Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Ahkaf 1 / 35
1
Hâ-Mîm![⁴⁴⁹⁸] [4498] Mukatta’ât hakkında ayrıntılı bir tahlil için iniş sürecinde ilk geçtiği 68:1, not 1’e bakınız.
M.İslamoğlu 46:1
2
BU kitabın indirilişi, her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet sahibi Allah katındandır.[⁴⁴⁹⁹] [4499] Krş: 35:2, not 5; 36:2, not 2.
M.İslamoğlu 46:2
3
Biz gökleri, yeri ve o ikisi arasındakileri, ancak gerçek bir anlam ve amaç[⁴⁵⁰⁰] uğruna -ama sınırlı bir ömürle- yarattık;[⁴⁵⁰¹] ne ki inkâr eden kimseler uyarıldıkları hakikatten yüz çeviriyorlar.[⁴⁵⁰²] [4500] Bi’l-hakk ibaresinin bu anlamı için bkz: 21:18, not 19. Bir önceki sûreye atıf: “Ölürüz zira (bir kez) hayata gelmiş bulunuruz; ve bizi sadece Dehr/Zaman yok eder” (45:24). [4501] Ecelin musemmen, lafzen sınırlı bir ömrü ifade etse de, belirsiz gelmesi hasebiyle bu süreyi kimsenin bilemeyeceğine delâlet eder (Bkz: 11:3, not 7). Zımnen: Yaratılmış olan sonludur, sonsuzluk Allah’a mahsustur. [4502] Şirkin temelinde yatan Allah’ın müdahil olmadığı alan fikri, hayatın anlamlı ve amaçlılığını zımnî inkâr anlamına gelmektedir. Bu da maddeyi tanrılaştırıp onu sonsuz ilan eden bir sapmaya yol açmaktadır.
M.İslamoğlu 46:3
4
De ki: “Allah’ın astlarından kabul edip de dua ettiğiniz kimselere hiç göz attınız mı?[⁴⁵⁰³] Gösterin bana, onlar yeryüzünün neresinde neyi yaratmışlar? Yoksa onların gökler(in yönetimin)de bir payı mı var? Hadi, bundan önce (inmiş) ilâhî bir kelâm veya bir bilgi notu[⁴⁵⁰⁴] getirin bana, eğer iddianızda dürüstseniz!’ [4503] Dûn, hem “aşağı” hem de “yakın” anlamına gelir. Allah’a izafetle kullanıldığı her yerde, şirk koşan aklın, Allah ile şirk koştuğu kişi ve nesneler arasında “ast-üst” hiyerarşisi olduğu yönündeki saplantısını ifşa eder. [4504] Veya: “Bir bilgi kırıntısı” (Ferrâ. Krş: 35:40).
M.İslamoğlu 46:4
5
Allah dururken, Kıyamet Günü’ne kadar (duaya) karşılık veremeyecek kimselere, dahası kendisine dua edildiğinin dahi farkında olmayan kimselere yalvarıp yakarandan daha şaşkın ve sapkın biri olabilir mi?
M.İslamoğlu 46:5
6
Bütün insanlar toplandıkları zaman, (tapınılan kimseler) berikilere can düşman olacaklar ve onların tapınmalarını ısrarla reddedecekler.
M.İslamoğlu 46:6
7
Evet ne zaman âyetlerimiz onlara bütün açıklığıyla tebliğ edildiyse, inkâr eden kimseler ayaklarına kadar gelen hakikat için “Bu ayan açık bir sihir!” dediler.[⁴⁵⁰⁵] [4505] Âyetleri sihir saymakla ilgili bkz: 43:30. Bu âyette sihr ile hakk birbirinin karşıtı olarak kullanılıyor. Şu halde sihr’in mânalarından biri de “gerçek olmayan”dır. Bu âyet, ilk inkârcı muhatapların vahyin gücünü tersinden itiraf ettiklerini gösterir. Zira, eğer etkilenmeselerdi “sihir” demezlerdi.
M.İslamoğlu 46:7
8
Yoksa “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurmuş olsaydım, Allah’tan bana gelecek hiçbir (cezayı) başımdan savamazdınız. (Allah) öksesine düştüğünüz bu iftiranın nedenini bilmektedir; benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter: mutlak bağış sahibi, sonsuz merhamet kaynağı O’dur.’[⁴⁵⁰⁶] [4506] Bir yandan Rasul’e yapılan büyük iftirayı -ki bu Allah’a da iftiradır- dile getirirken, öte yandan Allah’ın sonsuz merhametini hatırlatmak. “Ya Rab! Rahmetinin büyüklüğüne akıl sır ermez” demekten başka ne denir ki!
M.İslamoğlu 46:8
9
De ki: “Ben rasullerin ilki değilim;[⁴⁵⁰⁷] bana ve size ne yapılacağını ben de bilmem;[⁴⁵⁰⁸] ben sadece bana vahyedileni izlerim ve ben sadece (vahyi) olduğu gibi beyan eden bir uyarıcıyım.”[⁴⁵⁰⁹] [4507] Veya: “Ben türedi bir rasul değilim”. Yani: risalet benimle başlamadı, ben bir zincirin halkasıyım; dolayısıyla söylediklerim de ilginç ya da hiç duyulmamış şeyler değil. İbn Abbas, Mücahid, Katâde âyeti böyle anlamışlardır (Taberî). Sözün özü: Hakikat ne eskidir ne yenidir; eskimezdir. [4508] “Bana da size de ne yapılacağını ben de bilmem” cümlesi, “falanca geleceği biliyor” türünden tüm iddiaları mahkûm eden Kur’anî bir ilkeyi dile getirir. Bu âyetin Rasulullah’ın şahsiyetini inşâ edici rolünü şu rivayet güzel açıklar: Seçkin bir sahabi Medine’ye hicretinin ardından yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak konuk olduğu evde vefat eder. Evin sahibesi Ümmü’l-‘Alâ “Allah sana rahmet etsin ey Ebu Sâib! Ben şahidim ki Allah sana kesinlikle ikram edecektir!” der. O sırada orada bulunan Rasulullah şu tepkiyi verir: “Allah’ın elçisi olduğum halde, yarın bana ne muamele edileceğini vallahi ben bile bilmiyorum” (Buhârî ve İbn Hanbel). Ferrâ bu âyeti, Kureyş’in Allah Rasûlü’ne karşı suikast hazırlıkları bağlamında ele alır. [4509] “Uyarıcı”nın sıfatı olan mubîn, şu âyet ışığında anlaşılmalıdır: “İşte sana da bu uyarıcı vahyi indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın” (16:44). Ayrıca beyyene fiilinin “eksiksiz iletme, duyurma” anlamında kullanıldığı yerler için bkz: 2:159; 3:187; 5:15.
M.İslamoğlu 46:9
10
De ki: “Düşünsenize bir: ya bu (mesaj) Allah katından gelmiş de buna rağmen siz onu inkâr ediyorsanız; üstelik İsrâiloğullarından bir şahit onun/kendisinin benzerine[⁴⁵¹⁰] şahitlik yapmış ve ona inanmışken, siz kalkıp küstahça başkaldırmışsanız? Unutmayın ki Allah haddini aşan bir topluma rehberliğini bahşetmez.”[⁴⁵¹¹] [4510] Eğer zamirin Allah Rasûlü’nü gösterdiğini düşünürsek çeviri “onun benzeri bir (rasul)” olur, yok eğer vahyi gösterdiğini kabul edersek “onun benzeri bir (mesaj)” olur. Zamirin üç muhtemel mercii içerisinden tercihimiz Hz. Mûsa’dır. Bu, âyetin iç bağlamıyla uyumludur. Eski Ahid’deki kimi metinler de bunu tasdik eder: “Rabbiniz Allah aranızdan bir elçi çıkaracaktır; sizin kardeşiniz, bana benzeyen” (Tesniye 18:15). “Ben onlar için senin kardeşlerin arasından sana benzeyen bir elçi çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım; ve ona emredeceğim, her şeyi onlara söyleyecek” (Tesniye 18:18-19). Ayrıca 12. âyetin muhtevası da tercihimizi teyit eder. İnkârcı muhataplar bu tür meydan okumalara karşı çareyi toptan inkârda bulmuş olmalılar ki şöyle söyleyebiliyorlar: “Allah’ın kimseye bir şey indirdiği yok” (6:91). Âyetteki “şâhid” ile, Yahudi iken hicretten sonra Medine’de müslüman olan Abdullah b. Selâm’ın kastedildiğini söyleyenler vardır. Bu kabul edilemez. Zira bu sûre tartışmasız Mekkidir. [4511] Zalimîn kelimesine verdiğimiz bu anlam için bkz: 21:29, not 37.
M.İslamoğlu 46:10
11
Bir de, inkârda direnenler imanda sebat edenler için şöyle derler: “Eğer o (mesajda) bir hayır olsaydı, şunlar[⁴⁵¹²] ona bizden önce koşmazlardı.” Bu söylemle amaçlarına ulaşamayınca da,[⁴⁵¹³] ister istemez şöyle diyecekler: “Bu kadim bir sahtekârlık türüdür.”[⁴⁵¹⁴] [4512] Yani: Soylulara mensup olmayan sıradan insanlar. [4513] Veya: “Onunla hidayete ulaşamayınca da”. [4514] Âyetin verdiği ders açıktır: Bir hakikatin istismarcılarını bahane ederek hakikate tavır koymak, istismarcıları istismar etmektir.
M.İslamoğlu 46:11
12
Ne ki bundan önce de (izleyeni inşâ eden) önder bir özne[⁴⁵¹⁵] ve ilâhî bir rahmet olan Musa’nın kitabı vardı; ve bu (Kur’an) da zulmedenleri uyarmak ve iyilere[⁴⁵¹⁶] müjde vermek için (önceki vahiyleri) tasdik etmek üzere Arapça olarak indirilmiş ilâhî bir kelâmdır. [4515] İmâmın bu anlamı için bkz: 17:71, not 92. [4516] Allah Rasûlü’nün beyanıyla: “Allah’ı görür gibi davrananlara” (Krş: 2:58).
M.İslamoğlu 46:12
13
Elbet “Rabbimiz Allah’tır” diyenler ve sonra da tahriklere aldırmadan emredilen yolda sabır ve sebatla yürüyenler[⁴⁵¹⁷] için, ne gelecek endişesi vardır, ne geçmiş korkusu;[⁴⁵¹⁸] [4517] Yani: “Bilginin zirvesi olan tevhid ile eylemin zirvesi olan istikameti birleştirenler”. İstikamet için bkz: 42:15. [4518] Havf ve huzn için bkz: 2:38, not 68 ve 10:62, not 83.
M.İslamoğlu 46:13
14
işte onlar yaptıklarının bir ödülü olarak cennetliktirler, orada daimi kalıcıdırlar.
M.İslamoğlu 46:14
15
BİZ insana anne babasına karşı iyi davranması talimatını ilettik: çünkü annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz ayı buldu.[⁴⁵¹⁹] Nihayet tam olgunluğa erişip kırk yaşına ulaştığında[⁴⁵²⁰] (salih bir evlat) “Rabbim!” der, “Bana ve ana babama sevk ettiğin nimetler için şükretmemi ve rızanı kazanacak iyi ve yararlı işler yapmamı nasip eyle; ve bana bağışladığın neslimi de ıslah eyle: işte ben yüzümü Sana döndüm ve artık ben Sana teslim olanlardan biriyim!”[⁴⁵²¹] [4519] Anneliğin Allah katındaki değerine atıf. Krş: 17:23-24, 31:14-15, ilgili notlar. Emzirme süresini 24 ay olarak bildiren Lokman 14 ile birlikte düşünüldüğünde, vahiy gebeliğin son altı ayında cenine nefs adını vermektedir. Murselât 23’te de belirtildiği gibi belirlenen kesin süre olan 266 günden altı ay çıktığında 86 gün kalmaktadır. Gebeliğin ilk 86 gününe vahiy daha başka isimler vermektedir (Bkz: 22:5 ve 23:14). [4520] Bu âyet, kendisinden önce inmiş şu âyetin tefsiri gibi okunabilir: “Size, aklını başına almaya gönüllü birine yetecek kadar uzun bir ömür vermemiş miydik?” (35:37) Hz. Mûsa ve Allah Rasûlü’ne vahyin 40 yaşında gelmiş olması da bir tesadüf olmasa gerek. Nasıl ki bedenin olgunluk yaşı 23 ise, aklın temsil ettiği düşüncenin olgunluk yaşı 33, gönlün temsil ettiği duygunun olgunluk yaşı da 40 sayılmıştır. [4521] Duanın üç unsuru veriliyor: 1) Nimete şükredecek bir bilinç, 2) bu bilince uygun eylemler, 3) kişinin öldükten sonra yaşayan ameli sayılan iyi nesiller.
M.İslamoğlu 46:15
16
İşte bunlar, yaptıklarının en iyilerini kabul edip kötülüklerinin de üstünü çizeceğimiz kimselerdir: Verilmiş olan söze sadâkatin bir gereği olarak, cennet ehli arasındaki yerlerini alacaklar.
M.İslamoğlu 46:16
17
Ne ki, (kendisine imanı telkin eden) ana babasına “İkinize de yuh olsun! Ne yani, benden önce bunca nesil gelip geçtiği halde (hiçbiri dirilmemişken) bana diriltileceğimi mi söylüyorsunuz?” diye çıkışan da var.[⁴⁵²²] Ana-baba da Allah’ın yardımına sığınarak (şöyle der): “Yazıklar olsun sana! Şuna kesinlikle inan ki, Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” Bunun üzerine şöyle der: “Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”[⁴⁵²³] [4522] Bu âyetin Hz. Ebubekir’in henüz Müslüman olmamış olan oğlu Abdurrahman hakkında indiği görüşü doğru değildir. Âyet cins içindir (billezi kâle) ve bir sonraki âyetin girişindeki “işte onlar” çoğul ibaresi âyetin bir şahsa atfedilemeyeceğinin delilidir (Krş: Ebu Hayyan). [4523] Zımnen: Engin şefkat ve merhametiyle insanların mânevî babası olan Rasûl’ün davetini reddetmek, anne babaya nankörlükten bin kat daha beter bir cürümdür.
M.İslamoğlu 46:17
18
İşte onlar, haklarında ilâhî yasanın gerçekleştiği kimselerdir;[⁴⁵²⁴] kendilerinden önce geçip gitmiş görünür görünmez-bilinir bilinmez iradeli varlıklara dahil olmuşlardır:[⁴⁵²⁵] Şüphesiz kaybeden de onlar olacaktır. [4524] “Onlar”, yani inkârcı aklın “benden önce bunca nesil gelip geçti” sözüyle kastettikleri. “İlâhî yasa” diye çevirdiğimiz “malum söz”, ölüm yasası olarak anlaşılabilir (Krş: Ferrâ). [4525] el-Cinn ve el-ins’i çevirimiz için bkz: 6:112 not 94.
M.İslamoğlu 46:18
19
Her birinin yaptıklarıyla uyumlu bir derecesi bulunacaktır: sonuçta[⁴⁵²⁶] onlar, kendilerine haksızlık edilmeden, yaptıklarının karşılığını eksiksiz alacaklar. [4526] Lâm’ın “akıbet” vurgusuna dayanarak.
M.İslamoğlu 46:19
20
İşte inkârda ısrar edenlerin ateşe takdim edilecekleri o gün (denilecek ki): “Siz sahip olduğunuz tüm güzellikleri bu dünya hayatında tükettiniz ve onları kısa vâdeli bir hazza dönüştürdünüz. Artık Bugün yeryüzünde haksız yere küstahça böbürlendiğiniz[⁴⁵²⁷] ve yoldan çıktığınız için onur kırıcı bir cezaya çarptırılacaksınız.” [4527] Zımnen: Kendi kendisine dahi yetmeyen insanın, başkalarına da yettiğini sanma yanılgısı.
M.İslamoğlu 46:20
21
VE ‘Âd kavminin soydaşı[⁴⁵²⁸] (Hûd’u) hatırla! Hani o, şu kum tepeleri arasında yaşamış olan kavmi -ki ondan önce de sonra da nice uyarıcılar gelip geçmişti-[⁴⁵²⁹] şöyle uyarmıştı: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin! Aksi halde ben dehşet verici bir günün azabına uğramanızdan korkarım!” [4528] Krş: 89:6, not 9. [4529] Veya: “mazi ve istikballerine dair gelip geçmiş uyarıları görerek”.
M.İslamoğlu 46:21
22
Onlar da, “Sen bize ilâhlarımızı yalanlatmak için mi geldin? Eğer sözüne sadıksan, haydi tehdit ettiğin şeyi getir!” dediler.
M.İslamoğlu 46:22
23
O, “Kesin bilgi Allah katındadır; ve ben sadece bana verilen mesajı size iletiyorum; şu da var ki ben, sizi kendini bilmez[⁴⁵³⁰] bir toplum olarak görüyorum” dedi.[⁴⁵³¹] [4530] Veya: “kendine yabancılaşmış”. Gerekçesi için bkz: 3:154, not 128 ve 7:199, not 62. [4531] Kendi bâtıl inancı için delile ihtiyaç duymayanın, hakka inanandan delil istemesi kendini bilmezliğin daniskasıdır.
M.İslamoğlu 46:23
24
Derken, yüklü bir bulutun vadilerine doğru yaklaştığını gördüler ve “Bu bize yağmur getiren bir buluttur” dediler. Aksine o gelmesini acele istediğiniz şeydir: içinde elem verici bir azabı barındıran bir belâ kasırgası...
M.İslamoğlu 46:24
25
Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir etmekte: nihayet, (harap olmuş ) haneleri dışında gözle görülen hiçbir şey kalmamıştır. Biz, günaha gömülen bir toplumu işte böyle cezalandırırız.
M.İslamoğlu 46:25
26
Doğrusu onlara orada, size burada vermediğimiz kadar güç ve kudret vermiştik. Onları da işitme, görme ve akletme yetileriyle donatmıştık. Ne var ki işitme, görme ve akletme yetileri başlarından belâyı savmaya yetmedi; çünkü onlar Allah’ın mesajlarını bile bile inkâr etmiştiler: nihayet alay ettikleri şey onları çepeçevre kuşatıp yok etti.[⁴⁵³²] [4532] Hâka bihim için bkz: 11:8, not 18.
M.İslamoğlu 46:26
27
Doğrusu, çevrenizdeki ülkelerden birçoğunu da (işte böyle) yok ettik; ama (ondan önce) belki vazgeçerler diye mesajlarımızı her tür anlatım tarzını kullanarak açıklamıştık.
M.İslamoğlu 46:27
28
Bari kendilerini O’na yaklaştırsın diye Allah dışında ilâhlık yakıştırdıkları, onlara yardım etselerdi ya! Ne gezer! Onları tanımadılar bile: Bu onların kendi uydurdukları şeylerle kendilerini kandırmalarının sonucuydu.[⁴⁵³³] [4533] Casiye (45) sûresinin 7. âyetindeki effâk kelimesine düştüğümüz nota bkz.
M.İslamoğlu 46:28
29
BİR ZAMANLAR, cinlerden[⁴⁵³⁴] bir grubu Kur’an dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Nihayet o (vahye) kavuşur kavuşmaz “Sükûnetle dinleyin!” demişler, (okuma) biter bitmez de kendi toplumlarının yanına uyarıcı olarak dönmüşlerdi.[⁴⁵³⁵] [4534] Krş: 18. âyet. Karşıtı olan ins’le birlikte gelmediği bu gibi yerlerde “uzak, tanınıp bilinmeyen varlıklar” anlamına gelir. Cin hakkında bkz: 7:179, not 145; nüzul ortamının cin tasavvuru hakkında bkz: 34:12, not 19. [4535] Olay kaynaklarda çok farklı ve yer yer çelişkili rivayetlerle yer almıştır. Kimi kaynaklara göre, Rasulullah’ın Taif dönüşü Nahle vadisinde, gecenin bir vaktinde namazda Kur’an okurken gerçekleşmiştir (İbn Kesir). Bazı rivayetlerde Rasulullah’ın bu “görünmez” veya “uzak” varlıkların oradaki varlığından vahiy gelinceye kadar haberdar olmadığı, onları görmediği kaydedilir (Buhârî ve Tirmizî). Aynı kaynaklarda bunların Yahudi dinine mensup Yemen taraflarında bir şehir olan Nasîbeyn cinleri olduğu ifade edilir. Bu âyetler, insan ve cinlere kendilerinden elçi gönderildiğini ifade eden En‘âm 130 ve ilk inkârcı muhatapların cin tasavvurunu aktaran Sebe’ 41 ışığında anlaşılmalıdır (34:41’in 59 nolu notuna bkz). 72. sûrede daha ayrıntılı yer alan bu ‘müteşabih’ olayı aktaran âyetler de, kelimenin tam anlamışla ‘müteşabih’tirler. Nasıl ki İsrâ sûresinin ilk âyetindeki “isrâ”, aynı sûrenin 60. âyetinin de delâletiyle, Allah Rasûlü’nü o zor zamanlarda teselli etmek için gösterilen bir “rüya” ise, bu müteşabih âyetlerin anlattığı olay da, Mekki davetin en zor zamanlarına tekabül eden bu âyetlerin indiği zaman diliminde, Allah Rasûlü’ne verilmiş ilâhî bir teselli armağanı olarak değerlendirilmelidir. Allahu a’lem.
M.İslamoğlu 46:29
30
“Ey kavmimiz!” demişlerdi, “Biz Musa’dan sonra indirilen ve kendisinden önceki vahyi tasdik eden bir ilâhî mesaj dinledik: o vahiy (kendisine uyanı) hakikate ve dosdoğru bir yola yöneltiyor.
M.İslamoğlu 46:30