1
Hâ-Mîm![⁴⁴⁶⁴]
[4464] Mukatta’ât harfleri hakkında detaylı bir açıklama için, nüzul sürecinde ilk geçtiği 68:1, not 1’e bakınız.
2
BU kitabın indirilişi her işinde tek mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden Allah katındandır.[⁴⁴⁶⁵]
[4465] Krş: 35:2, not 5; 36:2, not 2
3
Elbet göklerde ve yerde inan(maya gönlü ol)anlar için sayısız mesajlar vardır.[⁴⁴⁶⁶]
[4466] Öncesi ve sonrasıyla birlikte zımnen: İnsan vahyin mesajlarını kâinat ve varlık kitabını okuyarak da alabilir. Yeter ki inanmaya gönlü olsun.
4
Hem sizin yaratılışınızda hem de O’nun yeryüzüne yaydığı diğer tüm yürüyen canlı türlerinde gönülden inanacaklar için tarifsiz mesajlar vardır.[⁴⁴⁶⁷]
[4467] Bu âyet “Canlılar içerisinden insanı seçkin kılan sebep nedir ki Allah insanla konuştu?” zımnî sorusunun cevabını teşkil eder. Vahiy kitabınınki iman âyetleri, varlık kitabınınki îkân âyetleridir. İman âyetleri marifete, îkân âyetleri ilme dayanır. Ancak, 5. âyetin ifade ettiği gibi varlığı bir kitap gibi okumak için aktif bir aklın varlığı şarttır. (Îman ve îkân için bkz: 2:4, not 9.)
5
Aklını kullanan bir topluluk için gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, Allah’ın semadan indirerek kendisiyle ölü toprağı dirilttiği rızık vasıtalarında ve rüzgârları çeşitli kılmasında da sayısız mesajlar vardır.
6
İşte bunlar, Allah’ın hakikati sana kendisiyle aktardığı âyetlerdir: Peki, Allah ve O’nun âyetleri de değilse, kimden (gelen) hangi habere inanacaklar?[⁴⁴⁶⁸]
[4468] Zımnen: Allah’a da inanmıyorsa, kişinin neye inandığının ne önemi var?
7
Kendini aldatarak günaha gömülenlerin topuna birden yazıklar olsun![⁴⁴⁶⁹]
[4469] Effâk, “yalanda sınır tanımayan”dır. Yalan sınırı aşınca bizzat sahibini aldatır. “Kendisini aldatarak” karşılığının gerekçesi budur.
8
(Bu tip) Allah’ın kendisine okunan âyetlerini işitir de, sonra onu hiç işitmemiş gibi küstahça bir direnişi sürdürür: artık böylesini elem verici bir azap ile müjdele!
9
Üstelik bu tipler, âyetlerimizden bir şeyler öğrendikleri zaman başlarlar onunla alay etmeye.[⁴⁴⁷⁰] İşte böylelerini aşağılayıcı bir azap beklemektedir:
[4470] Yani: ya âyetlerimizi işitmezler ya da işittiklerini alay konusu ederler. Kişi küçümsediği ve önemsiz gördüğüyle alay eder. Eğer alay edilen şey vahiy ve onun taşıdığı haberlerse, bu alayın yöneldiği makam doğrudan vahyin sahibi olan Allah’tır. Allah’la alay edecek kadar küstahlaşan biri, iflah olmaz bir hastalığa yakalanmış demektir.
10
cehennem hemen peşlerindedir. Ne kazandıkları şeylerin ne de Allah’tan başka edindikleri dostların onlara en ufak bir yararı dokunur: zira onları korkunç bir azap beklemektedir.
11
(Allah’ın âyetlerini izlemek…)[⁴⁴⁷¹] İşte hidayet budur; bir de Rablerinin (kevnî ve vahyî) âyetlerini yok sayanlar var: işte onların hakkı, (bu) akıl almaz bayağılaşmadan dolayı[⁴⁴⁷²] elem verici bir azaba mahkûm olmaktır.[⁴⁴⁷³]
[4471] Parantez içi açıklama 8 ve 9. âyetlere dayanarak yapılmıştır. [4472] Krş: “O aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder” (10:100; ayrıca bkz: 5. âyetin sonu ve 7:71, not 54). Riczindeki belirsizlik metne “akıl almaz” şeklinde yansımıştır. [4473] Zımnen: Allah’a kul olmamak, kula ve eşyaya kul olmakla sonuçlanan bir bayağılaşmaya yol açar. Zira insanın bedenini omurga, şerefini akıl, aklını iman ayakta tutar.
12
O’NUN kanunu sayesinde orada gemiler yol alabilsin diye, yine O’nun lutfundan payınıza düşeni elde edip[⁴⁴⁷⁴] de şükredebilesiniz diye denizi sizin için bir yasaya bağlayan Allah’tır.[⁴⁴⁷⁵]
[4474] İbteğâ için bkz: 17:42, not 59. [4475] Veya lâm harfinin sıla anlamıyla: “emrinize âmâde kılan”. Allah’ın, akıl ve iradeye özel ikramı olan teshîr için ilk kullanıldığı 38:18, not 12’ye bkz.
13
Yine O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından (bir bağış olarak) emrinize âmâde kılmıştır.[⁴⁴⁷⁶] Elbet bütün bunlarda da düşünen bir toplum için sayısız mesajlar vardır.
[4476] Bunu hem eşyaya yasalar koyarak hem de insanı eşyanın yasalarını keşfedecek üstün bir kabiliyetle donatarak yapmıştır.
14
Söyle iman edenlere: Allah’ın Günleri’nin[⁴⁴⁷⁷] geleceğini arzu etmeyenleri (şimdilik) bağışlasınlar;[⁴⁴⁷⁸] çünkü O bir toplumu (ancak) ısrarla yaptıklarından dolayı cezalandırır.[⁴⁴⁷⁹]
[4477] Yani: “Bugünün bir de yarını var” anlamında. Bu ibare, “Zira o (iyi ve kötü) dönemleri, biz insanlar arasında döndürür dururuz” (3:140) âyeti ışığında anlaşılmalıdır (Krş: 14:5, not 6). [4478] Daha sonra gelen meşru savunma ve savaş izni veren âyetlere dayanarak parantez içinde “şimdilik” kaydını düştük. [4479] Zımnen: Sırf mutlak bilgisine dayanarak değil, suç işlendikten ve suçta ısrar edildikten sonra cezalandırır. Bu ifade 23. âyeti açıklar. İbn Abbas’ın âyeti mü’minlere uygulanan işkence ve baskı bağlamında yorumlaması, dönemin tabiatına uygundur (Taberî ve Kurtubî).
15
Kim bir iyilik yaparsa, o kendi lehine yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, kendi aleyhine yapmış olur.[⁴⁴⁸⁰] En sonunda dönüp geleceğiniz yer Rabbinizin huzurudur.
[4480] Bir önceki âyete ve açıklamasına bkz.
16
DOĞRUSU Biz İsrâiloğullarına da vahyi, iktidarı ve nübüvveti vermiş, onlara iyi ve temiz rızıklar bahşetmiş ve onları (vahyi hayata taşımakla görevlendirip kendi zamanlarının) tüm toplumlarından üstün tutmuştuk.
17
Dahası onlara (tevdi edilen) görevden dolayı açık işaretler vermiştik.[⁴⁴⁸¹] Ne ki onlar durdular durdular da, kendilerine bilgi geldikten sonra -sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden- ayrılığa düştüler:[⁴⁴⁸²] Şu kesin ki, Rabbin Kıyamet Günü ayrılığa düştükleri her konuda onlar arasında hüküm verecektir.
[4481] İlk akla gelen anlamları “iş, dünyevî iktidar, yasa, buyruk, öneri” olan el-emrin bu bağlamdaki en uygun karşılığı, verilen “görev”, yani “misyon” olmalıdır (Bkz: 28:44, not 52). [4482] Tevrat gelinceye kadar tek millet idiler. Tevrat gelince daha bir bütünleşeceklerine paramparça oldular. Bu ve buna benzer âyetlerin verdiği bir başka mesaj da şudur: Vahiy, samimi olanla samimi olmayanı ayrıştıran bir tabiata sahiptir. Vahyin sıfatı olan Furkân’ın hakkı bâtıldan ayıran mânası yanında, “samimi olanı samimi olmayandan ayrıştıran” mânası da vardır.
18
Son olarak seni de, (değişmeyen) evrensel buyruğun parçası olan (değişken) bir şeriat üzere kıldık:[⁴⁴⁸³] o yolu izle, sakın ha (kendini) bilmezlerin keyfî yargılarına uyma!
[4483] el-Emr, değişmez ilâhî yasaları temsil eden “evrensel buyruk”tur. Her yerde, her zaman ve mekânda aynıdır. Fakat o evrensel buyruktan bir parça olan şerîat, değişken ve tarihseldir. Mesela Musa ümmetine veya Muhammed ümmetine göre değişmiştir. (Benzer bir ibare ve tahlili için bkz: 42:52, not 67.) Şeri‘at teriminin türetildiği şir‘a, kişiyi suyun kaynağına ya da kaynağa giden ana yola götüren tâli yol demektir. Yani insanı hayata (suya) bağlayan yola çıkaran tali yol. Kelime burada tüm peygamberlerin ortak kaynağına kendi zaman ve zeminlerinden açılan özgün yol ve yöntemleri ifade eder. “Şeriat” terimi sonradan, dinin kaynağı olan vahiylerden elde edilen pratik kurallar bütününe isim olmuştur.
19
Çünkü onlar, Allah’tan gelecek hiçbir şeyi senden savamazlar! Unutma ki zalimler[⁴⁴⁸⁴] hep birbirlerinin evliyasıdır; Allah ise muttakilerin velisidir.
[4484] Bir öncesiyle bağlantılı olarak: Kendini bilmeyen değerini bilmez, değerini bilmeyen kendine kıyar, kendine kıyan zalimdir (21:29, not 37; 21:65, not 67).
20
Bu (vahiy) insanlık için bir bilinç kaynağıdır; gönülden inananlar için de bir rehber ve bir rahmet menbaıdır.
21
Yoksa kötülüğün peşinde seğirten tipler, kendilerini -hayatlarında olsun ölümlerinde olsun- iman edip salih amel işleyenlerle aynı kefeye koyacağımızı mı sandılar? Ne berbat hüküm veriyorlar![⁴⁴⁸⁵]
[4485] Âyetteki “kötülük” ile “ölüm”, “iyilik” ile “hayat” eşleştirilmiştir. Zımnen: Kütülük ölümdür; belki başka iyilikleri de öldüren ölümcül bir virüstür. İyilik ise hayattır; belki başka iyiliklere hayat veren bir tohum gibidir. (Benzer bir âyet için bkz: 29:4 )
22
Ama Allah gökleri ve yeri gerçek bir amaç uğruna yarattı ki, hiç kimseye haksızlık yapılmadan her insan kendi kazandığının karşılığını görebilsin.
23
TANRISI olarak keyfî kanaatini benimseyen ve Allah’ın kişiyi, (fıtrî) bir bilgiye rağmen (sapmayı tercih ettiği için) saptırdığı,[⁴⁴⁸⁶] kulaklarını ve kalbini mühürlediği, gözlerinin üzerine de tarifsiz bir perde çektiği malum tipleri gözünde canlandırabilir misin?[⁴⁴⁸⁷] Artık onu Allah da ulaştırmazsa, kim doğru yola ulaştırabilir? Hâlâ düşünüp ders almayacak mısınız?
[4486] ‘Alâ ‘ılmin, öznesi insan olarak okunduğunda bu anlama gelir. Sapmayı tercih eden insanın kendisine rağmen saptığı “ilim”, Allahu a’lem insanın vicdanına ve fıtratına yaratılıştan nakşedilmiş olan hakikate yatkınlık bilgisidir. Bu ibare Allah’ın bir toplumu ısrarla yaptıklarından dolayı cezalandıracağını söyleyen 14. âyetle birlikte okunmalıdır. Sözdiziminde bu ibarenin rolü, öznesi birden fazla olan men yeşâ’ ibarelerine benzemektedir (Bkz: 24:21, not 24). Her iki ibare ve ait oldukları metin şu âyet ışığında anlaşılmalıdır: “(Allah) yoldan çıkmışlardan başkasını kesinlikle saptırmaz” (2:26). [4487] Âyette çizilen tipin nüzul ortamındaki karşılığına ilişkin Mukâtil (Bu rivayeti Mukâtil’in kendi tefsirinde göremedim) şu olayı nakleder: Ebu Cehil bir gün Velid b. Muğire ile tavaf etmektedir. Söz Allah Rasûlü’ne gelir ve Ebu Cehil şöyle der: “Vallahi ben onun sözünde sadık olduğunu biliyorum!” Muğire “Peh!” der, “Bunu neye dayanarak söylüyorsun?” Ebu Cehil: “Onu daha yeni yetme bir delikanlıyken “sadık” ve “el-emin” diye adlandıran bizdik; fakat aklı kemale erip olgunluk yaşına geldiğinde tuttuk onu “Yalancı, hain” diye adlandırdık.” Muğire “O zaman ona iman etmene mani olan nedir?” deyince, Ebu Cehil: “Kureyş dilberlerinin benden Ebu Talib’in yetimine tâbi olmuş biri olarak söz etmeleridir. Bu yüzden sonsuza kadar Lat ve Uzza’ya tâbi olacağım!” (İbn Âşûr) Eğer sahihse, bu rivayet âyete verdiğimiz alternatif anlamı destekler.
24
Bir de kalkıp dediler ki: “Hayat sadece dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz, zira (bir kez) hayata gelmiş bulunuruz;[⁴⁴⁸⁸] ve bizi sadece Dehr/Zaman yok eder.”[⁴⁴⁸⁹] Ama onlar bu hususta hiçbir bilgiye sahip değiller, onlar sadece (önyargıya dayalı bir) zanna sahipler.[⁴⁴⁹⁰]
[4488] Takdim-tehire gerek yoktur. Konuşan öznenin ilkel nihilizmi dikkate alındığında, vav’ın tefsiriyye vurgusu taşıdığı anlaşılır. Yani: Bir kez doğmuş bulununca, ister istemez zamana maruz kalarak ölüp gideriz. (31 nolu nota bkz; ayrıca krş: 78:3, not 4.) [4489] Dehr, “uzun mu uzun, hesaba gelmeyen mutlak zaman”. Bunu söyleyen Dehrî’nin zihninde “yaratılmamış ve sonradan olmayan âlemin öncesi ve sonrası olmayan ömrü”. Bu itikada Dehrîlik adı verilir. İlkel bir materyalizmdir. Bu inanca sahip olanların bir kısmı deist idiler. Bu âyetten yola çıkarak, bunu söyleyen Dehrî’nin âlemin sonsuz olduğuna ve içinde reenkarnasyon inancını barındıran ‘sonsuz döngü’ye (samsara) inandığını, yeniden dirilişi ve âhireti inkâr ettiğini anlıyoruz. Zamanı özne gören bir mantık, zamanın nesnesi olmaya kendini mahkûm etmiştir. Yani: Hayatın ölümle sonuçlanması sadece zamanın doğası gereğidir, dolayısıyla dirilmek için ölmek gibi bir ilâhî müdâhale söz konusu değildir. Zamana taptığına dair bir bilgiye sahip olmadığımız bir kısım Mekkelilerin tasavvurunda zaman, varoluşun tek makul açıklamasıdır. Materyalistin maddeye yüklediği anlamı, bu akıl zamana yükler. Bu söylemin temelinde yaratılışın tesadüf olduğu düşüncesi yatar. Bu akıl Allah’ın varlığını değil ama O’nun zamana müdahil oluşunu ifade eden rububiyyetini inkâr etmiş, onun yerine ‘mutlak’ zamanı (dehr) ikame etmiş görünmektedir. (Bu düşüncenin nüzul dönemindeki temsilcilerine dair bir açıklama bkz: 78:3, not 4.) [4490] Bu âyet mücerret inkârın içi boş önyargılara dayandığının delilidir.
25
Ve ne zaman âyetlerimiz bütün açıklığıyla önlerine konulsa, tek cevapları şöyle olur: “Eğer doğru söylüyorsanız atalarımızı getirin!”[⁴⁴⁹¹]
[4491] “Âhiret varsa babamı getir” diyen akıl, âhireti dünyada arayan şaşkın akıldır.
26
De ki: “Hayatınızı bahşeden, ardından ölümünüzü takdir eden Allah’tır. En sonunda sizi geleceğinde kuşku olmayan Kıyamet Günü bir araya getirecektir; fakat insanların çoğu bunun (kaçınılmaz bir sonuç olduğunu) bilmiyorlar”[⁴⁴⁹²]
[4492] Âhiret kaçınılmazdır: zira seçim iradenin, ödül ve ceza seçimin kaçınılmaz bir sonucudur.
27
Ama göklerin ve yerin mülkü Allah’a aittir. Ve o saatin geldiği gün, işte o gün, varlığı anlam ve amacından soyutlayanlar kaybedecekler.[⁴⁴⁹³]
[4493] Mubtılûn, “iptal edenler” anlamına gelir. Tam anlamıyla günümüzde hayatın anlam ve amaçtan yoksun olduğunu savunan “nihilizm” adlı dünya görüşüne tekabül eder. Zımnen: Böyleleri zaten kaybetmiştir; zira anlamsız olarak gördüğü hayat için ödül beklemesi abes kaçardı.
28
Ve o gün her toplumu zillet içinde diz çökmüş bir halde göreceksin; her toplum kendi hesabını (görmeye) çağrılacak: “Bugün yapageldiğiniz her şeyin karşılığını bulacaksınız.
29
İşte bunlar Bizdeki kayıtlar; aleyhinize (de) olsa tüm gerçeği size o anlatır: çünkü Biz, yaptığınız her şeyi vaktiyle kayda geçirmiştik.”
30
Öte yandan, iman eden ve erdemli davrananlara gelince: Rableri onları rahmetine nail edecektir: Bu, işte budur göz kamaştırıcı zafer!
Sonraki 7 ayet →