1
Hâ-Mîm![⁴³⁶⁷]
[4367] Mukatta’ât harfleri için nüzul sürecinde ilk geçtiği 68:1’in 1 nolu notuna bakınız.
2
ÖZÜNDE açık ve hakikati açıklayıcı olan bu kitabın değerini bilin![⁴³⁶⁸]
[4368] Veya: “düşünün”. Hâ-Mîm’de zaten yemin mânası bulunduğu için, âyetin başındaki vav’a “değerini bilin” anlamı vermek daha uygun görünmektedir (Bkz: Elmalılı).
3
Ki zaten Biz onu, aklınızı kullanabilesiniz diye Arapça bir hitap kıldık.[⁴³⁶⁹]
[4369] Veya: “açık ve anlaşılır bir hitab”. ‘Arabiyyenin türetildiği ‘arab “açık ve anlaşılır lisanla konuşan” mânasına gelir. Kur’an’ın Arapça oluşu hem lafzen hem zımnen anlaşılabilirliği ifade eder (Bkz: 41:3, not 4).
4
Şüphe yok ki o, katımızda bulunan ana kitapta kayıtlıdır; elbet pek değerlidir o, sonuç itibarıyla tam isabet kaydeden hükümlerle doludur.
5
Siz haddi aşmış bir toplumsunuz diye bu uyarıcı vahyi sizden geri mi çekelim?[⁴³⁷⁰]
[4370] İsrâfın anlamı için bkz: 20:127, not 112 Burada harcanan değerin vahiy olduğu açık.
6
Hem öncekilere de çok sayıda nebî göndermiştik.
7
Ama kendilerine gönderilen her nebî ile alay etmiştiler.[⁴³⁷¹]
[4371] Hemen her elçinin inkârcı muhatapları, nebilerine karşı şu dört taktiği uygulamışlardır: 1) Suskunluğa mahkûm etme, 2) alaya alma, 3) iftira etme, 4) fiilî saldırı.
8
Sonunda, şunlardan daha güçlü kuvvetli oldukları (halde) onları da helâk ettik; öncekilerin meselleri daha önce geçmişti.[⁴³⁷²]
[4372] Veya: “geçmişten geriye kalan ibretlik bir anı oldular”. Tercihimiz, söz dizimiyle daha uyumludur. Daha önce geçmesinden maksat, bundan önce indirilen Fussılet 13-18. ve daha başka sûrelerde söz konusu kavimlerin helâk sürecinin anlatılmasıdır.
9
Eğer onlara sormuş olsaydın “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye, elbet onlar da[⁴³⁷³] “Mutlak üstün ve yüce olan, eşsiz bilgi sahibi yarattı!” derlerdi.
[4373] Zımnen: “aynen şu müşrik muhataplar gibi”. Helâk oldukları için artık kendilerine soru sorulamayan bu muhataplar, bir üstteki âyette helâk edildiği bildirilen toplumlar olmalıdır.
10
(İşte) yeri sizin için beşik yapan da, yolunuzu bulasınız diye orada sizin için yollar var eden de O’dur.[⁴³⁷⁴]
[4374] Zımnen: Düşünsenize bir; şu geçici dünyada yürüyeceğiniz yolu ihmal etmeyen Allah, sizi ebedî mutluluğa götüren yolu ihmal eder mi?
11
Gökten suyu bir ölçüye göre[⁴³⁷⁵] sürekli indiren de O’dur: Bunun sonunda Biz (nasıl) ölü toprağı yeniden diriltiyorsak, işte siz de (öldükten sonra) böyle çıkarılacaksınız.
[4375] Bir kader ile, yani: “bir yasa dahilinde”. Zımnen: Tesadüfen ve gelişigüzel değil.
12
Ve bütün (varlığı) çift kutuplu ve zıddıyla yaratan O’dur; başta gemiler ve hayvanlar olmak üzere, bindiğiniz her şeyi var eden O’dur:[⁴³⁷⁶]
[4376] Gerek yaratılma, gerekse insan tarafından icat ve inşâ edilme sûretiyle olsun, her taşıt Kur’an’ın inşâ ettiği tasavvura göre Allah’a izafe edilir. Allah’ın verdiği ile yapma, gerçekte Allah’a ait bir “yapma”dır.
13
Bu sayede sırtlarına kurulup hükmedesiniz; ve onlara hükmettiğiniz her zaman da, Rabbinizin nimetini anıp şöyle diyesiniz: “Bütün bunları bizim yararımıza bir yasaya bağlayan[⁴³⁷⁷] Allah’ın şanı ne yücedir; aksi halde bizim gücümüz buna asla yetmezdi.
[4377] Veya lâm harfine sıla işlevi yükleyerek: “bizim emrimize veren” (Açıklama için bkz: 14:32, not 29).
14
Nihayet şu kesin ki biz, elbet Rabbimize döneceğiz!”
15
AMA kalkarlar, kullarından birilerini Allah’tan bir parçaymış gibi telakki ederler:[⁴³⁷⁸] Şu bir gerçek ki, (bunu yapan) insan katmerli bir nankörlük içindedir.[⁴³⁷⁹]
[4378] Veya söz diziminin izin verdiği gibi: “O’nun uluhiyetinden bir parçayı, O’nun yarattığı bazı varlıklara yakıştırırlar” (Râzî). Birincisi Kilisenin şirk türünü, ikincisi Mekke’nin şirk türünü çağrıştırmaktadır. Tercihimiz bağlamla uyumludur. Zımnen: Yaratılışın çift/zıt kutupluluğu yasasını anlamazlar, ontolojik olarak birinin varlığı diğeri üzerinde yükselen bu kutuplardan her birini bağımsız varlıklar gibi algılarlar. Parça-bütün ilişkisini doğru kuramazlar. [4379] Lafzen: “açık seçik bir nankörlük”. Sûrenin girişindeki el-kitâbu’l-mubîn inkârın karşılığıdır. Nankörlüğün mubîn olması, “katmerli” oluşuna delâlet eder.
16
Yoksa O, yarattıklarından kız olanları kendisine ayırdı da, erkekleri size mi bıraktı?[⁴³⁸⁰]
[4380] Kur’an burada cinsiyete ilişkin bir hükümde bulunmuyor, sadece cinsiyet ayrımcılığı yapan müşriklerin Allah inancındaki temel çelişkiye dikkat çekiyor.
17
Ama onlardan birine Rahmân’a lâyık gördüğü (kız çocuğu) müjdelenince, suratı kapkara kesilir ve içini öfkeyle karışık bir hüzün kaplar (ve şöyle der):[⁴³⁸¹]
[4381] Benzer bir ibare ve açıklaması için bkz: 16:58, not 58. Kâbil kompleksiyle, kendi beğenmediğini Allah’a lâyık görür.
18
“Ne! Süs püs içinde büyütülen, bir husumet sırasında kendisini dahi savunmaktan aciz biri daha mı?”[⁴³⁸²]
[4382] Veya: “..kendini belli belirsiz bir çatışmanın içinde bulur.” Çıkarcı aklın maddî yararı önceleyen çarpık insan tasavvuru. Kur’an’ın kınadığı bu aklın güzelliğe hiçbir değer biçmemesi, bedevi niteliğinden kaynaklansa gerektir.
19
Onlar, melekleri, Rahmân’ın kulları olan o varlıkları dişi birer varlık olarak tasavvur ettiler: Yoksa onların yaratılışına tanık mı oldular? Onların bu (yalancı) şahitlikleri kaydedilecek ve (bu yüzden) sorgulanacaklar.
20
Bir de onlar “Eğer Rahmân isteseydi asla biz onlara tapmazdık”[⁴³⁸³] dediler; ne ki onlar, buna dair bir bilgiye sahip değiller: onlar sadece zanna ve hurafeye dayanıyorlar.[⁴³⁸⁴]
[4383] Veya: “Eğer Allah dileseydi bizim onlara tapmamıza mani olurdu”. Savrulmuş aklın Allah’a iftira anlamına gelen kader inancı. [4384] Yahrusûn tam da bu anlama gelir (Bkz: 6:116, not 99). 22-23. âyetlerde dile getirilen atalar yolunu taklit, zan, hurafe ve spekülatif bilgiyi din haline getirmeleriyle sonuçlanmıştır. Oysa ki zan, hak ve hakikat adına hiçbir değer ifade etmez (10:36). Kur’an’da kendilerine “kahrolsun” denilen ender zümrelerden biri, “zan ve spekülatif bilginin peşine takılanlar” anlamına gelen bu harrâsûn zümresidir (51:10).
21
Yoksa Biz bundan önce onlara bir kitap göndermişiz de, bu tavırlarıyla ona sımsıkı sarıldıklarını mı iddia ediyorlar?
22
Ama hayır! Onlar, “Atalarımızı geleneksel bir inanç üzerinde bulduk;[⁴³⁸⁵] kesinlikle biz de onların izinden giderek doğru yolu bulabiliriz” diyorlar.[⁴³⁸⁶]
[4385] Ummetin türetildiği umm, hepsi de birbirine yakın olan dört kök anlama nisbet edilir: “Asıl, kaynak, toplum ve din”. Daha sonra “soy, zaman ve maksat” anlamlarını da kazanan kelime, hem olumlu hem olumsuz olarak kullanılır. Ümmet, başta “din” olmak üzere “tür, nesil, çağ, asır” anlamlarına kullanılmıştır (Mekâyîs). [4386] Lafzen: “dediler”.
23
İşte böyle: Biz senden önce hangi beldeye bir uyarıcı göndermişsek, oranın refah içinde şımarmış seçkinleri hep şunu söylediler: “Biz atalarımızı geleneksel bir inanç üzerinde bulduk; şu halde bize düşen onların izini takip etmektir.”
24
(O peygamberler de): “Ne yani, ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu göstersem de mi?” dedi(ler).[⁴³⁸⁷]
[4387] Âyetin başındaki kâle, Allah Rasûlü’ne hitaben “de ki” anlamına gelen kul olarak da okunmuştur. Müşrik akıl “hakikat sabık olanındır” der. Kur’an ise “Hayır, hakikat sadık olanındır” der.
25
Bunun üzerine, Biz de onlara yaptıklarının acısını tattırdık: Bak(ın) işte, hakikati yalanlayanların sonu nasılmış, gör(ün)!
26
HANİ İbrahim babasına ve kavmine demişti ki: “Bakın, sizin taptıklarınıza tapmak benden fersah fersah uzak olsun;[⁴³⁸⁸]
[4388] Kur’an “ille de atalar” diye tutturan inkârcı muhataplarına suçüstü yapıyor. Zımnen diyor ki: İbrahim sizin en büyük atanız, neden onun yolunu bıraktınız? Eğer iddianızda samimi olsaydınız, büyük atanız İbrahim’i örnek alır, onun gibi babanızın gittiği yolu sorgulardınız!
27
yalnız beni Yaratan hariç:[⁴³⁸⁹] zaten bana kılavuzluk edecek olan da O’dur.”
[4389] Bu ifade, İbrahim’in pagan kavminin “tanrılar tanrısı” sapık anlayışıyla da olsa, mutlak bir yaratıcıya inandıklarını gösterir.
28
Bunu, ardından gelenler arasında bâki kalacak bir söz olarak söyledi; belki (bu hak söze) dönerler diye.
29
Ama nerde! Ben, işte şunların ve atalarının, hakikat ve (o hakikati) apaçık ortaya koyan bir elçi gelinceye kadar safa sürmelerine izin verdim.
30
Ama hakikat ayaklarına kadar geldiği zaman da, “Bu bir sihirdir, biz bunu kesinlikle reddediyoruz” dediler.
Sonraki 30 ayet →