Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Nisa 1 / 176
1
EY insanlık![⁷¹³] Sizi bir tek canlı varlıktan[⁷¹⁴] yaratan, ondan da eşini[⁷¹⁵] yaratan ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın var eden Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! Kendisi adına birbirinizden (hak) talebinde bulunduğunuz Zât’a ve bu insanlık bağına[⁷¹⁶] karşı sorumluluk duyun. Kuşkusuz Allah, üzerinizde daimî bir gözetleyicidir.[⁷¹⁷] [713] Nida için bkz: 2:21, not 28. [714] Buradaki nefs-i vahide, iki anlama gelebilir: 1) A’râf 11, Nisâ 1 ve Hucurât 13 ışığında, Âdem’in de kendisinden yaratıldığı ilk organik bileşiğe (hücre) delâlet eder. Kur’an’da nefs 16, nufûs 2 ve enfus 153 yerde gelir. Hepsinde de anılan şeyin maddî ve mânevi unsurlarıyla birlikte “kendisi, zâtı, özü” mânasına gelir. Her can ölümü tadar. Nefis tatmin, rıza, yalvarma, korku, yatışma, fedakârlık, hile, haset, pişmanlık ve vesvese ile nitelenir. İman ve küfür, hidayet ve dalalet, günah ve takvâ, ödül ve ceza ile alâkalı kullanılır. Kur’an cisim ve ceseti hiç âhiretle alâkalı kullanmazken nefsi âhiretle alâkalı olarak sık kullanır. 2) İnsanoğlunun kadın olsun erkek olsun bir tek özden yaratıldığına delâlet eder. (Ebu Müslim el-Isfahani’den nkl: Râzî, Mefâtîh). [715] Zevc için bkz: 42:11, not 12. “Ondan da eşini” ibaresi, “onun cinsinden” şeklinde eşin de aslı olan biyolojik kökenin bölünerek çoğalmasına delâlet edebilir (Krş. Ebu Müslim’den nkl. Râzî). Geleneksel tefsir bu ibareyi Eski Ahid ışığında okuyarak Âdem’in eşinin Âdem’in bedeninden yaratıldığını söyler. Bunu teyiden de, mecaz olduğu açık olan “Kadın kürek kemiğinden yaratılmıştır” rivayetini nakleder (Buharî, Enbiya 2). Oysa “kadın kürek kemiği gibidir” versiyonu, sözün mecaz olduğunu izaha yeterlidir (Müslim, Radaa 18). [716] Lafzen: “rahimlere”. Bu bağlamda erhâm, tüm insanlığın birbiriyle olan kan bağına delâlet eder. Bu bağ tek tek tüm insanların gözetmesi gereken “insanlık” ortak paydasını temsil eder. İnsanlığa karşı sorumluluk ile Allah’a karşı sorumluluk birlikte gelmiştir. Bizim “İnsanlık bağı” olarak tercüme ettiğimiz erhâmın tekili olan rahim organı için Allah Rasûlü şöyle buyurur: “Rahim, Rahmân’dan bir daldır” (Buharî, Edeb 81:13). Bir bakıma kadın rahmi, ilâhî rahmetin insandaki tecellilerinden biridir. [717] Zımnen: aynı ana babadan gelenlerin birbirlerine soy sopla övünmeleri anlamsızdır.
M.İslamoğlu 4:1
2
O hâlde yetimlere mallarını verin; değersizi değerliyle değiştirmeyin.[⁷¹⁸] Onların mallarını kendi mallarınıza katıp da boğazınıza geçirmeyin. Çünkü bu büyük bir vebaldir.[⁷¹⁹] [718] Zımnen: Âhiret saadetini, dünyanın geçici servetiyle takas etmeyin. Çift çağrışımlı bu cümlenin vurgusu şudur: “haramı helâlle, pisi temizle, meşru olanı gayrı meşru olanla değiştirmeyin!” (Taberî ve Râzî). [719] Hûb, aslen “sahibini cürüm işlemek zorunda bırakan ihtiyaç” demektir. Bu ve bir sonraki âyet, tarihi bağlamın da teyit ettiği gibi, yetimleri olan dul şehit hanımlarıyla evlenip onları himaye etmekle ilgilidir.
M.İslamoğlu 4:2
3
Ve eğer yetimlere,[⁷²⁰] âdil davranamamaktan korkuyorsanız, o zaman size helâl olan diğer kadınlardan (biriyle evlenin);[⁷²¹] (hatta) ikişer, üçer ve dörder...[⁷²²] Ama onlara âdil davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir taneyle ya da elinizin altındakilerle (yetinin)![⁷²³] Altına girdiğiniz sorumluluğu ihlal etmemeniz açısından en uygun yol budur.[⁷²⁴] [720] Veya: “dul kadınlara”. Bu “yetimler” ile evlenilen şehit hanımı dul kadınların getirdiği şehid çocuğu olan yetimler anlaşılmalıdır. Zira 6. âyet bunların büyüdüklerinde evlendirilmesinden söz etmektedir. Burada hitap evliyedir, bekâra değil. Onun için ikiyle (mesnâ) başlamıştır. Âyetin sonundaki vâhide ile eş üzerine alınan yetim sahibi ilk dul hanım (yani ikinci eş) kastedilmiş olsa gerektir. “Yetim” kavramı “dul hanımları” da kapsar. [721] Yeğeni Urve b. Zübeyr’in sorusuna Hz. Âişe’nin verdiği cevaptan yola çıkarak: “Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızları kendinize nikâhlamakla onlara karşı adâletsizlik yapacaksanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan biriyle evlenin…” Hz. Âişe’nin açıklamasına göre, mal sahibi yetim kızların velileri, malları için onlarla evlenmek istiyor, fakat vermeleri gereken mehri de vermek istemiyorlardı (Buhârî ve Müslim). Said b. Cübeyr, Katâde ve tabiinden diğerlerine göre bu cümlelerin anlamı şudur: “Nasıl yetimlerin haklarına tecavüz etmekten haklı olarak çekiniyorsanız, aynı şekilde evlenmeye niyetlendiğiniz kadınların hak ve çıkarları için de aynı özeni gösteriniz.” [722] Bu sayıların sınırlama mı, rakam mı ifade ettiği tartışılmıştır. Vav bağlacını seçim bildiren ev (veya) saymanın, İbn Hişam’ın dediği gibi lügatte bir delili yoktur. Her hâlükarda bu âyet, dul ve yetim kadın ve kızların mağduriyetini gidermek için, olağanüstü durumlarda birden fazla evliliğe cevaz vermiş, hatta teşvik etmiştir. Nitekim bu pasajlar da savaşın açtığı yaraları sarmak için inmiştir. Normal durumlarda vahyin tavsiyesi tek eşliliktir. Âyetin sonu buna delâlet eder. [723] Ev mâ meleket eymânukum için 24. âyetin notuna bkz. [724] Veya ‘avlin “çok çocuk” anlamından yola çıkarak: “Çok çocuğun sorumluluğunu üstlenmemek açısından daha uygundur”. Fakat bu, bağlamla uyumlu değildir (Krş: İbn Âşur). ‘Avl, ağır bir sorumluluk altına girmek” anlamına gelir (Râğıb). Bu kök “birini çekince diğeri ayakta kalamayacak kadar birbirine yaslanan iki veya daha fazla unsuru ifade eden ailenin türetildiği köktür. Bu hüküm erkeklerin azaldığı, dul ve yetimlerin çoğaldığı savaş şartlarında, bu dulları yetimlerinden ayırarak evlenmeyi engelleme amacına yönelik olabilir.
M.İslamoğlu 4:3
4
Kadınlarınıza mehirlerini, gönül rızasıyla karşılık beklemeksizin[⁷²⁵] verin! Ve fakat, kendi rızalarıyla bir kısmını size bırakırlarsa, onu da afiyetle yiyin! [725] Nihleten “karşılıksız ikram” anlamına gelir. Yani mehir herhangi bir şeyin karşılığı olarak nitelenemez.
M.İslamoğlu 4:4
5
Allah’ın koruyasınız diye sizin sorumluluğunuza bıraktığı malları, kârını zararını hesap etmekten aciz (mal sahiplerinin) eline terk etmeyin! Fakat bu mallarla onları yedirin, giydirin ve onlara (durumu) münasip bir dille izah edin!
M.İslamoğlu 4:5
6
Yetimleri, evlenme çağına gelinceye kadar (mallarına dair) sınayın; ama eğer aklen olgunlaştıklarını tesbit ederseniz, mallarını kendilerine geri verin! Büyüyüverecekler diye mallarını alelacele ve saçıp-savurarak yemeye kalkmayın: İhtiyacı olmayan kimse tenezzül etmesin, muhtaç olan da münasip bir biçimde yararlansın! Mallarını kendilerine iade ettiğinizde, onlar adına şahitler bulundurun! Hesap sorucu olarak Allah yeter.
M.İslamoğlu 4:6
7
ANA-BABA ve akrabanın bıraktıklarında erkeklerin bir payı (zaten) vardır. Ana-baba ve akrabanın bıraktıklarında, az ya da çok, kadınların da bir payı olmalıdır; (Allah tarafından) farz kılınan bir paydır bu.[⁷²⁶] [726] Kur’an daha önce mirastan hepten mahrum edilen kadına mirastan pay vererek devrim çapında bir uygulama başlatmaktadır. “Az ya da çok” ifadesi 32. âyetin de ışığında 11. âyetteki ikiye bir nisabının mutlak olmadığının en güzel delilidir. Bu ibarenin açılımı “şimdilik az olur, gelecekte şartlar uygun hâle gelince çok olur” şeklinde de anlaşılabilir. “Allah tarafından farz kılınan”, bu âyette yer almayıp 11. âyette yer alacak olan oran değil, kadına mirastan pay verilmesidir. Cahiliyye’de ölenin mirasına sadece erkek akrabası konardı. Nüzûl sebebi olarak şu olay gösterilir: Sa’d b. Rebi savaşta şehid olmuş geriye dul bir eş ve iki yetim bırakmıştır. Mirası geleneğe göre şehidin kardeşine kalmış, dul eş ve yetimler ortada kalmıştır. Dul eş de durumu Rasulullah’a şikâyet etmiştir (Ebu Dâvud, 2891; Tirmizî 2092).
M.İslamoğlu 4:7
8
(Miras) taksimi sırasında, (diğer) akraba, yetimler[⁷²⁷] ve yoksullar da hazır bulunurlarsa, onlara da bir şey verin; ve kendilerine gönül alıcı sözler söyleyin![⁷²⁸] [727] Buradaki yetimler kimlerdir? Elbette ilk akla gelmesi gereken 11. âyetteki taksimatta yer almayan ölen babalarına dedelerinden kalan pay hakkında hiçbir hüküm yer almayan “dede mahrumları”dır. Miras paylarının geçtiği 11. âyetten önce bunların zikredilmesi, adeta “yetimlerin hakkı her payın önünde gelir” mesajı taşır. Bu yüzden Ömer b. Abdülaziz ve bazı otoriteler dedenin yetimlere vasiyet yapmasının zorunluluğuna hükmedip, vasiyet yapmaması durumunda vasiyet yapmış gibi davranılacağı sonucuna varmışlardır. Buna da “zorunlu vasiyet” (el-vasiyyetu’l-vâcibe) demişlerdir. Her hâlükarda yetimlerin mirastaki hakkının diğerlerinden önce zikredilmesi, onların önceliğine delâlet eder. [728] Bu cümle sözün muhataptaki yankısıyla ilgilidir. Söz söylerken muhatabın duygularını gözetmeyi emreden bu âyet, sözün gönül okşayıcı ve hatır alıcı biçimde söylenmesini ister. Zira bu, iyi eylemi tamamlayan bir unsurdur. İyi eylem güzel sözün yakıtı, güzel söz iyi eylemin armağanıdır: “O’na sadece güzel sözler yükselir, o sözleri yücelten ise salih amellerdir” (35:10). Doğru olan nice eylem ve söz vardır ki, sırf çirkin üslûbu yüzünden ziyan olmuştur.
M.İslamoğlu 4:8
9
Artık korksun onlar ki; eğer kendileri, arkalarında korunmaya muhtaç çocuklar bıraksalardı, onlar için endişelenirlerdi. Allah’a karşı sorumluluk bilincini kuşansınlar da dosdoğru konuşsunlar.[⁷²⁹] [729] Söz söyleme sanatında bir önceki âyet üslupla ilgiliydi, bu âyetse sözün mahiyetiyle ilgilidir. Sözün aslı yoksa usulü ne kadar iyi olursa olsun o söz kıymetsizdir. Önce söz doğru-dürüst olmalıdır. Sedîd sıfatı sedd kökünden türetilmiştir. Bir boşluk dolduran, bir gediği tıkayan, lüzumuna binaen söylenen söze delâlet eder. Istılah olarak doğru sözü ifade eder. Bir söz ne kadar tumturaklı, ne kadar edebi ve belâgatlı olursa olsun hakikat içermiyorsa, o “laf” olmaktan öte gitmez.
M.İslamoğlu 4:9
10
Doğrusu, yetimlerin mallarını haksız yere boğazlarına geçirenler, karınlarını yalnızca ateşle doldurmuş olurlar. Zira, gelecekte çılgın bir ateşe çıra olacaklar.
M.İslamoğlu 4:10
11
ALLAH size, çocuklarınız konusunda (şunu) tavsiye eder: Erkek, iki kadının payına denk alır;[⁷³⁰] fakat ikiden fazla kadın varsa, onlara, bırakılan mirasın üçte ikisi verilir; sadece bir kadın varsa, o hâlde yarısını alır. Ve eğer (ölenin) çocuğu varsa, onun anne-babasından her biri mirasın altıda birini alır;[⁷³¹] ama eğer çocuğu yoksa ve anne-babası onun (tek) vârisiyse, işte o zaman annesi üçte birini alır. Eğer kız ve erkek kardeşleri varsa, o zaman annesine altıda biri verilmelidir; tabii ki yapmış olduğu herhangi bir vasiyyeti ya da borcu düşüldükten sonra. Ebeveynleriniz ve oğullarınız… Hangisinin yararlılık açısından size daha yakın olacağını asla anlayamazsınız. (Bu oranlar), Allah tarafından belirlenmiş paylardır: Kuşkusuz Allah her şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet kaydedendir. [730] Bu oranın hadd-i ednâ (en aşağı sınır) mı, hadd-i â’lâ (en yüksek sınır) mı veya hadd-i mutlak (asla değiştirilemez oran) mı olduğu; 1) miras oranlarının düzenlenmesinde ilâhî maksadın ne olduğuyla; 2) vahyin teşri yönüyle; 3) hükmün illete mebni olup olmadığıyla alâkalıdır. Miras oranlarında ilâhî maksat ilk âyetin de delâlet ettiği gibi adâlet ve hukukun tecellisi için kulluk ve insanlık sorumluluğunu yerine getirmedir. Mirası ellerinde tutan kadınlar değil erkeklerdir ve âyette onlar sorumlu davranmaya davet edilmektedir. “Kadına az ya da çok mirastan pay verin” diyen 7. âyet, bu hükmün teşri yönünün azdan çoğa doğru olduğunu gösterir (7. âyetin notuna bkz). 32. âyetteki iktisâb bizce hükmün illeti olarak okunmalıdır. O günkü gelir kalemlerinin başında savaş ganimetleri, diyet ve kan bedeli gelir. Bunlar erkekler yoluyla kazanılır. İkiye bir nisabını mü’minlerin annesi Ümmü Seleme de illete mebni bir hüküm olarak okur ve bunu şöyle ifade eder: “Erkekler savaş yapıyorlar fakat kadınlar savaşamıyor; sonuçta bize de mirasın ancak yarısı düşüyor.” (Yağzu’r-ricâl ve la tağzu’n-nisâ’ ve innema lenâ nısfu’l-mirâs. İtkân I, 98). Bu durumu, bu âyetin inişinden sonra yaşanan şaşkınlıktan da anlıyoruz. Taberî’nin nakline göre biri Rasulullah’a gelir ve der ki: “Ya Rasulallah, kıza yarım mı verelim? Kız ata bile binemez, savaşamaz..” Bütün bu veriler ışığında bu oranın hadd-i mutlak olmadığı, en yüksek sınırı değil en aşağı sınırı oluşturan illete mebni bir oran olduğu sonucuna varılır. Gerek miras oranlarının illet, hikmet ve maksadını anlamaya yönelik bu yorumumuz, gerekse buna benzer meseleye yeni bir açılım getiren daha başka yorumlarımız, sadece murâd-ı ilâhîyi anlama çabamızın bir ürünü olarak anlaşılmalıdır. İslâm’ı çağa uydurma veya uyarlama gibi bir derdimiz yoktur. Böyle bir yaklaşım sağlıklı da değildir. [731] Geriye kalan üçte iki diğerleri arasında paylaştırılır; ebeveyni hayatta olanın mirasından kardeşler pay alamaz.
M.İslamoğlu 4:11
12
Eğer çocukları bulunmuyorsa, eşlerinizin miraslarının yarısı size aittir. Fakat eğer onların çocukları varsa, ettikleri vasiyet[⁷³²] ve borçlarından sonra kalan malların dörtte birini alacaksınız. Eğer çocuğunuz yoksa, kalan mallarınızın dörtte biri eşlerinize aittir. Fakat eğer çocuğunuz varsa, ettiğiniz vasiyet ve borçlardan sonra, kalanın sekizde birini alacaklar. Eğer erkek ya da kadın birinci dereceden bir mirasçıya sahip değilse;[⁷³³] kız ya da erkek kardeşi de varsa, her birine altıda bir düşer. Fakat erkek ve kız kardeş birden fazlaysalar, edilen vasiyet ve borçtan sonra üçte birini alırlar.[⁷³⁴] Her iki durumda da, (mirasçılara) zarar verilmemelidir.[⁷³⁵] Bunlar Allah’ın size tavsiyesidir; zira Allah her şeyi bilendir, (bu kurallar hususunda) hilim ve hoşgörü sahibidir. [732] Vasiyet kişinin serveti üzerindeki hakkıdır. Ne ki, âyetin sonunda “vârise zarar verilmemelidir” emriyle kayıt altına alınmıştır. Nebevî uygulamada zarar vermeyen miktar üçte bir olarak belirlenmiştir. [733] Veya: “Ölen kimseye birinci dereceden yakınlığı olan bir vâris değilse”. Kelâle, “kılıcın kör olan ağzı, bıçağın sırtı, keskin görmeyen göz” mânasından türetilmiştir. Yûrasu meçhul fiil vuriseden geliyorsa “miras bırakana” delâlet eder. Eğer ef’ale babından geliyorsa yûrasu “miras alana” delâlet eder. Birinci tercihte “birinci dereceden mirasçıya sahip olmayan kimse” mânasına gelir. İkinci tercihte “miras bırakana birinci dereceden yakınlığı olmayan vâris” mânasına gelir. Yûrasuyu bazıları yerisu şeklinde malum, bazıları da yuverrisu şeklinde tef’il babından okumuşlardır. Notun başına aldığımız alternatif mâna ile çeviri içinde verdiğimiz mâna metin açısından birbirine eşit mesafededir. Hatta eğer geleneğin miras paylaşımındaki olumsuz rolünü hesaba katarsak, alternatif mâna öncelik kazanır. Zira bu okuyuş “gelin” ve “nişanlıyı” da hesaba katan bir okuyuştur. Allah Rasûlü’nün “Allah her hak sahibine hakkını vermiştir” açıklaması da bunu teyit eder. [734] “Erkek ve kız kardeş” ile sadece anne bir kardeşler kastedilir. Bunda ittifak edilmiştir. Öz kardeşlerin hakkındaki hüküm sûrenin sonundadır. [735] Gerçek dışı ve sırf vârisi mahrum bırakmayı amaçlayan borçlar. “Zarar vermenin” sınırına dair âyetin ilk notuna bkz.
M.İslamoğlu 4:12
13
Bütün bunlar Allah tarafından çizilen sınırlardır. Kim Allah’a ve Rasulü’ne uyarsa, Allah onları içerisinde yerleşip kalacakları zemininden ırmaklar akan cennetlere koyar; işte muazzam başarı da budur.
M.İslamoğlu 4:13
14
Kim de Allah’a ve Rasulü’ne isyan eder ve O’nun çizdiği sınırları ihlal ederse, O onu içerisinde yerleşip kalacağı ateşe sokar; zaten onun hakkı da alçaltıcı bir azaba duçar olmaktır.
M.İslamoğlu 4:14
15
HAYASIZLIK sergileyen kadınlarınıza gelince:[⁷³⁶] aranızdan onlar için dört şahit gösterin! Ve eğer bunlar onun için şahitlik yaparlarsa, ölüm gelinceye ya da Allah onların lehine[⁷³⁷] bir kapı açıncaya kadar evlerde hapsedin![⁷³⁸] [736] Ölenin malının paylaşılmasıyla ilgili hükümlerin ardından, yoksulluğun azdırdığı zinanın hükümleri geliyor. Fâhişeten ile ilgili bkz: 4:22, not 36 ve 65:1, not 5. [737] “Onlara bir kapı açılıncaya kadar” ile sopa ve taşlamanın kastedildiği yorumunu Ebu Müslim şu gerekçeyle reddeder: “Bu yorum doğru değildir; çünkü sopa ve taşlama onların lehine değil aleyhinedir.” Âyetteki lehunne ibaresinin “onların lehine” anlamına geldiğine ise “kişinin kazandığı kendi lehine” (2:286) âyetini delil gösterir (Nkl: Râzî). [738] Ebu Müslim, bu âyette sözü edilen “fuhuş yapan kadınlardan” maksadın, lezbiyen ilişkiye (sihâk) giren kadınlar olduğunu, zinanın cezasının daha sonra açıklandığını ifade eder (Nkl: Râzî). Bu tür kadınların cezası evlerine hapsedilmeleri, eğer bu tür bir ilişkiden vazgeçerlerse özgürlüklerine kavuşturulmaları, vazgeçmezlerse ömür boyu evlerinde tutulmaları hükmü getirilmektedir.
M.İslamoğlu 4:15
16
Ve aranızdan bu işi yapan her iki erkeği de cezalandırın! Eğer o ikisi tevbe eder ve durumlarını düzeltirse, onları cezalandırmaktan vazgeçin! Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, sınırsız merhamet sahibidir.[⁷³⁹] [739] Ellezâni ilgi zamiri, hem çift sayıya hem de erkek cinsine delâlet eder. Bu kullanımdan yola çıkarak âyetin kendi cinsi ile livata eden erkeklerle ilgili olduğu rahatlıkla söylenebilir. “Galibiyet kuralınca buna kadın da girer” itirazı yapılabilirse de, bir önceki âyette müstakil olarak kadınlardan söz edilmesi bu itirazı geçersiz kılar. Bu âyet Mücâhid’e, Ebu Müslim’e ve ona katılan Râzî’ye göre eşcinseller içindir. Ebu Hanife’nin “Livâtada had yok, tazir vardır” hükmü de bu yorumla paralellik arzeder.
M.İslamoğlu 4:16
17
Doğrusu, Allah katında kabul gören tevbe, yalnızca bir cahillik ederek kötülük işleyen ve sonra vakit geçirmeden Allah’a yönelenlere mahsustur.[⁷⁴⁰] İşte Allah da onları affa yönelecektir; zira Allah her şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet edendir. [740] Günahı savunmak günahı yüceltmektir. Günahı yüceltmek, günah işlemekten bin beterdir.
M.İslamoğlu 4:17
18
Oysa ne ölüm gelip çatıncaya kadar (ısrarla) günah işlemeyi sürdürerek son anda “İşte şimdi tevbe ediyorum!” diyen birinin tevbesi kabul görecektir, ne de inkârında direnerek ölenlerin tevbeleri...[⁷⁴¹] Bunlar, evet bunlar için elem verici bir azap hazırladık.[⁷⁴²] [741] Allah katında kabul gören tevbenin niteliğinden söz eden bu âyet, Mekkî sûrelerden olan Nahl sûresinin 119. âyetiyle aynı konuyu işlemektedir. Bizim, mecazı da devreye sokarak “bir cahillik ederek kötülük işleyen” diye çevirdiğimiz ibare, kişinin yaptığı işin sonunun nereye varacağını düşünmeden, şehvet, öfke ve hevasına yenilmesi durumunu ifade eder. Zira bunlar aklı perdeler, bilinci dumura uğratır ve kişiye tedbirini şaşırtır. Böylesi bir hâlde “işlenen kötülük” ise “bir cahillik ederek işlenen kötülük” denilmeyi hâk eder. [742] Bu tür bir tevbeye Firavun’un ölümün zoruyla giderayak yaptığı iman itirafını dile getiren Yûnus 90’dan yola çıkarak “Firavun imanı” veya “Firavun tevbesi” adı verilmiştir. Zoru görünce iman ile, zorla iman aynı şeydir.
M.İslamoğlu 4:18
19
EY iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmaz.[⁷⁴³] Ve açık bir biçimde fuhuş işlemedikçe, verdiğiniz bir şeyi onlardan geri almak için onlara baskı yapmayın! Ve onlarla güzel bir şekilde geçinin; zira onlar size itici gelse bile, hoşlanmadığınız bir şeyde Allah bir çok hayır dilemiş olabilir.[⁷⁴⁴] [743] Yani, kadını bir meta gibi görüp miras yoluyla elde etmeniz. Cahiliyyede kadın miraslık bir meta gibi görülmekteydi, modern cahiliyyede ise teşhirlik bir meta gibi görülmekte. [744] Duygusal sebeplerle yuva dağıtarak kadını sokağa terk eden erkeği sorumluluğa davet.
M.İslamoğlu 4:19
20
Fakat eğer bir kadını bırakıp yerine başka bir kadın almak isterseniz, birincisine külçe külçe altın vermiş olsanız dahi hiçbir şeyi geri almayın.[⁷⁴⁵] Ona iftira ederek ve bu nedenle açıkça günaha girerek verdiğinizi geri almak olur mu hiç? [745] 3. âyetin sonundaki tek eş tavsiyesine dolaylı bir gönderme.
M.İslamoğlu 4:20
21
Birbirinizin mahremi olduktan ve eşiniz sizden sağlam bir taahhüt aldıktan sonra, onu nasıl geri alabilirsiniz ki?
M.İslamoğlu 4:21
22
Babalarınızın daha önce kadınlarla evlilik yaptığı türden evlilik(ler) yapmayın,[⁷⁴⁶] fakat geçmişte yapılanlar geçmişte kalmıştır.[⁷⁴⁷] Bu davranış kesinlikle yüz kızartıcı bir hayasızlık, çirkin bir günah, kötü bir gelenek idi.[⁷⁴⁸] [746] Akıllı varlıklar için kullanılan men yerine mâ ilgi zamiri kullanıldığı için, “babalarınızın daha önce evlilik yaptığı kadınlar” yerine, “babalarınızın daha önce kadınlarla evlilik yaptığı türden evlilikler” şeklinde çevrilmesi dil kurallarıyla daha uyumludur. Ebu’l-Kays’ın oğlu ölen babasının ardından “Malına vâris olduğum gibi eşine de sahip oluyorum” diyerek üvey annesine sahip olmak istemişti. Bu âyet bu çirkin cahiliyye geleneğini reddetmektedir. [747] Bu ve bir sonraki âyette yer alan bu tür ibareler, vahyin vakıayı yok saymadığının göstergesidir. Bu tür gayr-ı meşru evliliklerden olma çocukların mağdur edilmemesini, hak ve hukuklarının korunmasını ifade eder. [748] Âyetteki fâhişeten “akli kötülük”, makten “şer’i kötülük”, vesâe sebilen “örfi kötülük” olarak açıklanmıştır (Râzî). Makten ile bir önceki notta açıklanan çirkin cahili gelenek kastedilse gerektir.
M.İslamoğlu 4:22
23
Anneleriniz,[⁷⁴⁹] kızlarınız,[⁷⁵⁰] kız kardeşleriniz,[⁷⁵¹] halalarınız, teyzeleriniz; erkek ve kız kardeşlerinizin kızları; süt anneleriniz ve süt kardeşleriniz;[⁷⁵²] eşlerinizin anneleri; kendileriyle gerdeğe girdiğiniz eşlerinizden doğmuş olup sizin kendi hanenizde bakım ve velayetini üstlendiğiniz[⁷⁵³] (sulbünüzden olmayan) kızlarınız,[⁷⁵⁴] size haram kılınmıştır; fakat gerdeğe girmemişseniz bir mahzur yoktur; ve öz oğullarınızın eşleri de size haramdır;[⁷⁵⁵] aynı anda iki kız kardeşi almanız da öyle. Fakat geçmişte olanlar geçmişte kalmıştır; çünkü Allah tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. [749] Öz-üvey, meşru-gayr-ı meşru yoldan tüm anneler ve büyükanneler girer. [750] Kişinin kızları ve onların çocukları. [751] Öz veya üvey, fark etmez. Fakat üvey kız kardeşin yine üvey olan kız kardeşi yasak kapsamı dışındadır. [752] Yani bebelik çağında (bir hadise göre en az beş kez) süt emen. Formül şudur: Emenin emzirene nefsi haram, emzirenin emene nesli haramdır. [753] Hucur (t. hacr veya hicr) mekâna delâlet eder ve mecazen “yetiştirme ve büyütme” vurgusunu da taşır (İbn Âşûr). Tercihimiz kelimenin her iki anlamını da görür. Buradaki ve rabâibukumullâtî fi hucûrikum ibaresi, büyütülmek maksadıyla evlatlık alınan anasız-babasız veya analı-babalı ‘yetim’, öksüz ve kimsesizlerin evlat edinilmesi sırasında oluşabilecek mahremiyet problemlerini aşmada bir çıkış yolu olarak görülebilir. [754] Eşin önceki kocadan olma kızının yasak kapsamına girmesi için “aynı evde, bir arada” yetişmiş olma şartı öngörülmektedir. Bu şartın dışında kalanların yasak kapsamına girmediği görüşünü İbn Hazm, Hz. Ali ve Hz. Ömer’e nisbet eder (el-Muhallâ). Bir mekânda yetişmenin (fî hucûrikum) mahremiyet açısından, aynı çatı altında ebeveynin öz kızları gibi birlikte yaşama hükmüne mesnet teşkil etmesi manidardır. Aslında âyetin ikinci kelimesi olan “kızlarınız” öz ve üvey kızların hükmünü açıkladığı için, “yanınızda yetişen kızlarınız” ile öz ve üvey kızlar dışında birileri kastedilmelidir. Bununla herhangi bir sebeple ailenin yetiştirmek için alıp bakım ve terbiyesini üstlendiği evlatlık kızların kastedilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Eğer durum böyle ise, kimsesiz çocuklara sahip çıkıp onların himayelerini üstlenme konusunda yaşanan mahremiyyete ilişkin sıkıntıları aşmada bu âyet bir çıkış yolu sunabilir. İnsanî kaygılar ve zaruri durumlar nedeniyle evlat gibi alınıp aynı hücrede (evde) büyütülen çocukların kendilerini bir ebeveyn gibi yetiştiren insanlarla aralarındaki gündelik mahremiyet hukuku, âyette geçen “velayetini üstlendiğiniz (sulbünüzden olmayan) kızlarınız” hükmüne mülhak sayılabilir. Allahu alem. (Evlatlık ile ilgili ayrıntılı bir açıklama için bkz: 33:4, not 7). [755] Zımnen: Evlatlıkların eşleri hariç.
M.İslamoğlu 4:23
24
Meşru şekilde hakkını vererek sahip olduklarınızın[⁷⁵⁶] dışında, bütün evli kadınlar (da haramdır). Bu Allah’ın size talimatıdır. Bunların dışındakilerin tümü, mal varlığınızdan bir kısmını vererek istemeniz, gayr-ı meşru bir ilişkiyle değil de evlilik bağı yoluyla almak şartıyla size helâldir. Kendilerinden yararlandığınız kadınlara mehirlerini bir yükümlülük olarak tastamam verin! Bu yükümlülüğün tesbitinden sonra, başka bir şey üzerinde uzlaşmanızda sizin için bir sorumluluk yoktur. Kuşku yok ki Allah her şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet edendir. [756] Mâ meleket eymânukumun tefsiri sadedinde Elmalılı şunları söyler: “Yemin” esasen “sağ el” olduğundan milk-i yemininiz demek, “ellerinizle meşru sûrette bihakkın kazandığınız milkleriniz” demektir ki daha çok “köle” ve “cariyeler” hakkında istimal olunur”. Bunların “eş”lerin dışında ikinci bir kategori olduğunu “eşleri ve sağ elleri altında bulunanlar” (33:50) âyetinden anlıyoruz. Bunlar kimlerdir? Ahzab 50. âyetten bunların “savaş esirleri arasından sağ elinin altında bulunan kimseler..” olduğunu öğreniyoruz. Demek ki, bunlar mutlak savaş esirleri değil, savaş esirleri arasından Allah Rasûlü’nün meşru bir biçimde sahip olabilecekleri idi. Buna örnek ararsak hemen iki örnek bulabiliriz: Safiye ve Cüveyriye. Bu iki annemiz savaş esiridirler, fakat Rasulullah onları “cariye” edinmeyip nikâhlamıştır. Sünnetteki uygulama budur. Kaldı ki Muhammed 4. âyet savaş esirlerinin köleleştirilmesini dışlamaktadır (Bkz. 47:4, not 8). Sıcak savaş dışında esir almak da yasaklanmıştır (Bkz. 8:67, not 72 ve 33:52, not 70).
M.İslamoğlu 4:24
25
Aranızdan her kimin durumu, hür bir mü’min kadın almaya elvermezse, o meşru şekilde sahip olduğunuz mü’min kızlardan birini alsın;[⁷⁵⁷] çünkü Allah sizi (toplumsal statünüzle değil) imanınızla değerlendirir;[⁷⁵⁸] (zaten insan olarak) siz birbirinize denksiniz.[⁷⁵⁹] O hâlde iffetini koruyan, fuhşa bulaşmayan ve dost da tutmayan kadınlarla sahiplerinin izniyle evlenin ve mehirlerini makul bir şekilde verin! Onlar evlendirildikten sonra iffetsiz bir davranışta bulunurlarsa, onları hür evli kadınlara verilenin yarısıyla cezalandırın![⁷⁶⁰] Bu, içinizden zorda kalınca günaha girme korkusu duyanlar içindir.[⁷⁶¹] Fakat sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır: Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir rahmet kaynağıdır. [757] Eldeki köle-cariye stokunu eritmek ve kölelik-cariyelik kurumunu bitirmek için vahyin tavsiyesi. Ayrıntılı bir açıklama için bkz: 47:4, not 8. [758] Kadın savaş esirleri konusundaki murad-ı ilâhîyi gösteren cümle budur. Onların imanı tüm sosyal haklarını elde etmenin gerekçesi sayılarak meselenin kökten çözümü için çıkış yolu olarak sunulmaktadır. İmanı takdir için krş: “Kim imanı inkâr ederse işte onun ameli boşa gitmiştir” (5:5). Bu âyettekine benzer bir formla (Allahu a‘lemu bimâ fî-enfusihim), aynı problemli bakış açısını bir yerde daha görüyoruz: Hz. Nûh’a inanan yoksul, ezilmiş ve horlanmış insanların ilâhî kelâm tarafından savunulması sırasında... (Bkz: 11:31). [759] Kalıbın açılımı: Biri olmadan diğerinin yapamadığı, birbirinin yerini tutmayan, hak ve sorumluluk açısından birbirine denk fakat aynı olmayan ikilisiniz (Krş: 3:195). [760] Hür evli kadın ve erkeğin zinasının cezası Nur sûresinin 2. âyetinde 100 celde olarak açıklanmıştır. Bu açıklama ışığında bu âyette dile gelen ceza 50 celdedir. [761] el-‘Aneti bu şekilde çevirimiz için bkz: 9:128, not 164.
M.İslamoğlu 4:25
26
Allah (bütün bunları) size açıklamak, öncekilerin (doğru) hayat tarzlarına sizi yönlendirmek[⁷⁶²] ve size bağışıyla yönelmek ister; çünkü Allah her şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet edendir. [762] Cinsel ahlâkın korunmasının ruhbanlık değil evlilik yoluyla sağlanacağına işaret.
M.İslamoğlu 4:26
27
Allah size olanca bağışlayıcılığıyla yönelmek isterken, ayartıcı içgüdülerine esir olanlar sizin tamamen yoldan çıkmanızı isterler.
M.İslamoğlu 4:27
28
Ayrıca Allah yükünüzü hafifletmek ister; zira insan zayıf yaratılmıştır.
M.İslamoğlu 4:28
29
Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya da dayansa, birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin;[⁷⁶³] -tabî ki (meşru) ticaret hariç- ve kendinize kıymayın; çünkü Allah sizin için bir rahmet kaynağıdır. [763] Veya: “karşılıklı rızaya dayalı ticaret yoluyla da olsa…” Bu ibare çoğunluk tarafından şöyle anlaşılmıştır: “Birbirinizin mallarını, karşılıklı rızaya dayalı ticaret hariç, haksız yollarla yemeyin.” Ne ki, bu çeviride şu anlama problemleri ortaya çıkmaktadır: 1) “Karşılıklı rızaya dayalı ticaret” dışındaki meşru kazanç yolları tıkanmakta mıdır? Bu problemi haklı olarak Râzî de gündeme getirmiş ve “hibe, vasiyet, miras, sadaka, mehir ve hak edilmiş yasal tazminat” gibi kalemleri sayarak “ticaret dışında birçok mal edinme yollarının olduğuna” dikkat çekmiştir. 2) “Karşılıklı rıza” ticareti ticaret kılan vasıftır; dolayısıyla helâl ticarete ilave bir vasıf değil, ticaretin özüne ilişkin ayrılmaz bir vasıftır. Kur’an’da da meşru ticaret, bu vasıfla değil, hep yalın olarak gelir. Bu nedenle, cümle yalnızca ticarete hamledilmemelidir. 3) Meşru olmayan mal edinme yöntemlerinin başında faiz gelmektedir ve tüm faizli işlemler “karşılıklı rızaya” dayalı olarak gerçekleşmektedir. Bütün bu problemleri göz önüne alarak, “karşılıklı rıza”yı, sadece “ticarete” değil, istisna edatı öncesini de kapsayacak bir şekilde tüm cümleye şamil kılmamıza mani bir hâl bulunmamaktadır. Bunlardan ayrı olarak, Muhammed Esed, çoğunluğun anlayışına şu eleştiriyi getirmiştir: “karşılıklı anlaşmaya dayalı ticaretten doğan haksız kazançların “birbirinizin mallarını haksız yollarla heba etmeyin” şeklindeki genel yasaklamanın dışında tutulduğu intibaını vermektedir.” Bu problemi aşmak için de illa edatının ve anlamını, ya da yasak bildiren la ile kullanıldığında “ne…ne de…” anlamını öne çıkararak “Birbirinizin mallarını haksız yollarla —karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla da olsa- heba etmeyin” mânası vermektedir. Delil olarak da 27:10-11 âyetini göstermektedir ki, bunu ve 2:150 âyetini illânın “ne.. ne de..” kullanımı için Süyûtî de delil gösterir (İtkân II, 160). Ancak Esed, bu âyeti, gösterdiği delile uygun olarak çevirseydi anlamın şöyle olması gerekirdi: “Birbirinizin mallarını ne haksız yollarla, ne de karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla heba edin.” Tabiatıyla, böyle bir çevirinin doğru olmayacağı müsellemdir. Esed, istisna edatına hattâ anlamı vermektedir ki, Arapça’da illa edatının bu kullanımı bilinmemektedir.
M.İslamoğlu 4:29
30
Kim bunu düşmanca ve zulmetme kastıyla yaparsa, onu zamanı geldiğinde ateşe mahkûm edeceğiz; zira bu Allah için çok kolaydır.
M.İslamoğlu 4:30