1
BU ilâhî mesaj, her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden Allah katından indirilmedir:[⁴¹⁰⁰]
[4100] Burada Allah için kullanılan ‘Azîz ve Hakîm sıfatları, aynen Kur’an için de kullanılır. Dahası burada bu iki sıfat el-kitâbı da niteleyebilir. Bu da Kur’an’ın şuurlu bir özne oluşuna delâlet eder. Zımnen: Vahiy kendisine özne muamelesi yapanın öznesi olur ve onu inşâ eder. Zira vahiy gerçek bir mürşid-i kâmildir.
2
bu ilâhî mesajı gerçek bir amaçla[⁴¹⁰¹] elbette Biz indirdik; şu halde, sadece Zâtına hasredilmiş saf ve samimi bir borçluluk bilinciyle Allah’a kulluk et![⁴¹⁰²]
[4101] Bu ve 5. âyette geçen bi’l-hakk, “amaçsızlık” anlamına da gelen bâtılın zıddıdır (Bkz: 14:19, not 20). Ba edatının sebebiyye vurgusuyla mâna şöyle olur: “hakikati beyan nedeniyle..” [4102] Dîn, köküne nisbetle “Allah’a borçluluk bilincini” ifade eder (Bkz: 107:1, not 1).
3
Değil mi ki böyle bir borçluluk bilincinin en saf ve samimi olanı, sadece Allah’a has kılınanıdır! O’ndan başkalarını sığınacak otorite edinenler, “Biz bunlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!” (derler).[⁴¹⁰³] Şu kesin ki, tartıştıkları her hususta Allah onlar arasındaki hükmü verecektir: çünkü yalanı tabiat haline getiren hiçbir nankörü, Allah asla doğru yola yöneltmez.
[4103] Bu âyet tarih boyunca tüm şirklerin sahte mazeretini ortaya koyar. Esasen şirk Allah’ın ulaşılamaz oluşu düşüncesinden neşet eder. Buradan anlaşılan, şirke bulanmış inanç sahiplerinin şirk nesnelerini birebir Allah yerine koymadıkları gerçeğidir. Şirk koşulanların sadece “aracı” olduğunu onlar da itiraf etmektedirler. Bu da “uzak” Allah tasavvurunun bir sonucudur.
4
Şayet Allah bir çocuk edinmeyi dileseydi, yarattıkları arasından elbet tercih ettiğini seçerdi. (Ama) O yüceler yücesi bundan münezzehtir: O mutlak otorite sahibi bir tek Allah’tır.[⁴¹⁰⁴]
[4104] Allah’a oğul isnadına dayalı tüm şirkler de yine aynı sapmaya varıp dayanır: Yetersizlik. Zira çocuk edinme, ölümlü olan insanın neslini sürdürme ve destek arama ihtiyacından kaynaklanır.
5
O gökleri ve yeri gerçek bir amaçla yaratmıştır; o geceyi gündüzün başına sarar, gündüzü de gecenin başına sarar;[⁴¹⁰⁵] yine O, her biri kendi mecrasında belirli bir süreye kadar akıp gidecek olan güneşi ve Ay’ı da bir yasaya bağlamıştır.[⁴¹⁰⁶] Değil mi ki, sadece O mutlak üstün ve yüce olandır, tekrar tekrar bağışlayandır.[⁴¹⁰⁷]
[4105] Kur’an’da gece-gündüz örneğinin geçtiği her yerde olduğu gibi, burada da hak-bâtıl, iman-küfür mücadelesinin tabiatı dile getirilmektedir. Tıpkı karanlığı güneş ve ayla etkisizleştirdiği gibi, küfür ve bâtılı da vahiyle etkisizleştirmeyi dilemiştir. [4106] “Belirli bir süreye kadar”: Evrenin mutlak ve sonsuz olduğu düşüncesini red içindir. Teshir sırrı için bkz: 22:37, not 58. [4107] Ğâfir, bağışlayıcılık niteliğine sahip olandır. Ğafûr bağışlayıcılık niteliğinin bir türü değil her türü kapsadığına delâlet eder. Fakat el-Ğaffâr tüm günahları bir seferliğine bağışlama niteliği olana değil, tüm günahları tekrar tekrar sınırsız kez bağışlama niteliği olana denir. Bu isimlerin üçü de Kur’an’da Allah için kullanılır. Bu durumda bu isimlerin üçü de Allah’ın günahkâr kullarındaki üç ayrı duruma mukabil olmalıdır. Birincisi olan Ğâfir zâlimin zulmüne, ikincisi olan Ğafûr zalûmün zulmüne, üçüncüsü olan Ğaffâr da zallâmın zulmüne karşılık olan ilâhî bağış ve affı ifade etse gerektir.
6
O sizi bir tek canlı varlıktan yaratmış, ondan da eşini meydana getirmiştir;[⁴¹⁰⁸] yine O her iki cinsten dört tür hayvanı[⁴¹⁰⁹] sizin yararlanmanız için emre âmâde kılmıştır;[⁴¹¹⁰] O sizi (de) annelerinizin karınlarında üç kat karanlığın göbeğinde birbirini izleyen yaratma aşamalarından geçirerek halk etmektedir.[⁴¹¹¹] İşte Rabbiniz olan Allah budur: mutlak hâkimiyet O’na aittir: O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Böyleyken, nasıl (gerçeğe) bunca mesafeli durabiliyorsunuz?
[4108] Buradaki nefs’in “Âdem” olduğunu söylemek yoruma açıktır. Dolayısıyla ondan yaratılan “eş”in Havva olduğunu söylemek de öyledir. Arapçada zevc her iki cins için de kullanılır. Nefs ise mânevî dişil bir kelimedir. Yahudi kültüründen Araplara geçen “Kadın kaburga kemiği gibidir, zorlarsan çabuk kırılır” anlayışı nüzul ortamında yaygın kabul görmüş, Efendimiz de “Kadın kaburga/kürek kemiği gibidir..” buyurmuştur (Buhârî ve Müslim). Tabii ki bölgede atasözü haline gelmiş bu sözün aslının Yahudi kültürüne ait olması sözün yanlış olduğu anlamına gelmez. Zira bu söz kadının hassas, nazik ve nazenin yaratılışına bir atıftır. Bu hadis öncekinin girdiği kaynaklara “Kadın kaburga/kürek kemiğinden yaratılmıştır” (Buhari 64:2, 3153) şeklinde de girmiştir ki, bu aynen “İnsanoğlu aceleci bir yaratılışa sahiptir” (21:37) veya “Allah sizi güçten yoksun yaratmıştır” (30:54) âyetine benzer bir kullanımdır ve elbette mecazdır. [4109] Lafzen: “..çiftlerin sekizi..” Deve, inek, koyun, keçi türlerinin erkek-dişi çiftleri kastedilmektedir. [4110] Buradaki enzele (Krş: 7:26), bir üst âyetteki sahhara ile benzer bir anlama sahiptir. [4111] Embriyolojik açıdan “üç kat karanlık”, rahim içinde olup cenini saran ve “amniyon, koriyon, decidua” denilen üç koruyucu zarı ifade eder.
7
Eğer nankörlük ederseniz, unutmayın ki Allah size asla muhtaç değildir; ama O kullarının nankörlüğünden razı olmaz; fakat şükredecek olursanız, işte O sizin bu tavrınızdan razı olur. Hiç bir yük taşıyıcı, bir başkasının yükünü yüklenip taşıyamaz.[⁴¹¹²] En sonunda dönüşünüz Rabbinizedir: o zaman size yaptıklarınızın (gerçek anlamını) bir bir haber verecektir: çünkü O gönüllerde gizleneni hakkıyla bilir.[⁴¹¹³]
[4112] Vizr için bkz: 20:87, not 68. [4113] Zatu’s-sudûr için bkz: 8:43, not 49.
8
Hem ne zaman insanoğlunun başına bir iş gelse, Rabbine yönelerek O’ndan yalvar yakar yardım ister; ama O’nun sayesinde bir nimete kavuşunca da, O’na önceden yalvardığını unutur ve başka varlıkları O’na eş ve denk saymaya başlar: böylece başkalarını da O’nun yolundan saptırır. (Bu gibisine) de ki: “Nankörlüğünle az bir süre keyif sür; ama şunu da iyi bil ki, sen ateşe lâyık birisin.”
9
Yoksa (böyle biri), gece vakitlerinde secde ve kıyamda durup kendisini ibadete adayan, Âhiret kaygısı taşıyan ve Rabbinin rahmetini arzulayan kimseyle hiç aynı tutulur mu? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[⁴¹¹⁴] Ne var ki, sadece aktif akıl sahibi olanlar bundan ders çıkarabilir.”
[4114] “Bilgi neyi bilmektir?” sorusunun cevabı. Bu âyet vahye göre bilmenin yönünün ahlâktan bilgiye doğru olduğunu gösterir. Zira âyetin başı eyleme işaret eder ve ahlâk eylemden ayrı düşünülemez. Bu durumda âyetin açılımı şudur: “Hiç haddini bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” İlim, “veri ve data” anlamındaki malumattan farklıdır. İlim, türetildiği alamet mastarının da gösterdiği gibi bir “işaret”tir. Bir bilginin mutlak hakikate hangi açıdan referans olduğu bilindiğinde o “ilme” dönüşmüş olur. Kur’an âlimi bilgisi üzerinden değil, bilginin ahlâkî değeri üzerinden tanımlamış ve değerlendirmiştir: “Allah’a kulları içinde yalnızca (bunun hikmet ve amacını) bilenler hakkıyla saygı duyarlar” (35:28). Kur’an’ın altın neslinden seçkin sahabi İbn Mes’ud’un şu sözü, bu âyetin bir tefsiri gibidir: “İlim çok rivayet/malumat sahibi olmak değildir, ilim Allah’a olan saygıdan tir tir titremektir (haşyet)” (İbn Hibban, Ravdatu’l-’Ukalâ, h. no: 9). Allah Rasûlü, sahibinde ahlâkî bir değere dönüşmeyen bilgiyi “faydasız bilgi” olarak nitelendirmiş ve bundan Allah’a sığınmıştır (Hakim, Müstedrek). Bu âyet de bütün bu verileri desteklemektedir. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” sorusuna “Neyi bilenlerle bilmeyenler?” diye karşı bir soruyla mukabele edenin alacağı cevap âyetin başıdır: Bu bilgi sahibinin vicdanını harekete geçirip onun iç dünyasını imar edecek, insanı gece yarısı sıcak yatağından kaldırıp Rabbinin huzurunda secdeye vardıracak bir bilgidir. Bu bilgi sorumluluk ahlâkından (takvâ) neşet edip, sahibini sorumlu davranışa (el-âmelu’s-sâlih) sevkeden bir bilgidir. Bu bilgi varlık sancısından yola çıkıp, sahibine kendini doğuracak bir ben idrakini kazandıran bilgidir. “Ben” (eşhedu) diyerek başlayan kelime-i şahadet, ancak o zaman sahibini “Allah’ın şahidi” kılar.
10
(Ey Rasul!) De ki: “(Allah şöyle buyurur): Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; akıbet, bu dünyada iyilik yapanları (öte dünyada) güzellikler beklemektedir; iyi bilin ki Allah’ın arzı geniştir: şüphesiz sabredenlere, karşılıkları hesapsız verilecektir.”
11
De ki: “Elbet ben, dini Allah’a has kılarak O’na aracısız kulluk etmekle emrolundum;
12
bir de, Allah’a teslim olanların önderi olmakla emrolundum.”
13
Duyur: “Eğer ben Rabbime isyan etmiş olsaydım, korkunç bir günün azabından dehşete düşmem gerekirdi.”
14
İlan et: “Ben, dinimi yalnız Allah’a has kılarak O’na aracısız kulluk ederim.
15
Artık siz de, O’nu bıraktıktan (sonra) neyi tercih ederseniz ona kulluk edin!” Uyar: “Gerçek şu ki, asıl hüsrana uğrayanlar, Kıyamet Günü hem kendilerini hem de yakınlarını hüsrana uğratanlardır:[⁴¹¹⁵] bakın bu, işte bu değil midir açık kayıp?
[4115] Allah insanı bizzat kendisine zimmetlemiştir. Bu yüzden insanın en büyük emaneti kendisidir. Hasirû enfusehum, “kendini kaybetmeyi” ifade eder. Kendini kaybedenin kazanacağı hiçbir şey yoktur.
16
Onları, üstlerinden ateş tabakaları kuşatacak, altlarından da (ateş) tabakaları…” İşte bu yolla Allah kullarının kalbine korku salıyor.[⁴¹¹⁶] Ey kullarım! Bana karşı sorumluluğunuzun şuurunda olun!
[4116] Neden “korku salıyor”? Zira Allah insanın hasmı değil dostudur. İnsanın korkusunu istismar etmeyen yegâne mercidir. İnsanın korkusunu yine insanın kendi lehine kullanır; zira O’nun insanın korkusundan elde edeceği hiç bir çıkar yoktur.
17
Putlaştırılmış azgın kişilere[⁴¹¹⁷] kulluğa yanaşmayan ve Allah’a yönelen kimseler var ya, işte asıl müjdeyi onlar hak ediyor: şu halde bu kullarımı müjdele!
[4117] Tağut, “tuğyanı otorite kılan” anlamına gelir. Bir sonraki âyetin zıddı olduğu düşünülürse “gücün sözünü, sözün gücüne hâkim kılan otoriteler” demektir. Tekili ve çoğulu bir olan tâğût’un burada çoğul kullanıldığı ya‘buduhâdaki zamirden anlaşılmaktadır.
18
O kullar ki, sözün tamamını dinlerler ve en güzeline uyarlar:[⁴¹¹⁸] İşte Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kimseler bunlardır; ve işte onlar, aktif akıl sahipleridir.[⁴¹¹⁹]
[4118] Sözün gücünün ve düşünceye saygının bundan daha iyi bir ifadesi olamaz. [4119] el-Elbâb: Her ne kadar tekili zor söylendiği için çoğul kullanıldığı söylense de (İtkân II, 301), bizce bu kelimenin hep çoğul gelmesi tasavvur da dahil tüm akletme süreçlerini kapsadığı içindir. Tasavvur terimlerle oluşur, terim ve kavramların anlamları da toplumsal mutabakat yoluyla oluşur. Lebbe hem “gerekli ve sabit olana”, hem de “bir şeyin en kaliteli haline ve en değerli yanına” delâlet eder. Akla bu yüzden lubb denilir. Burada çoğul geldiğine göre sadece akla değil, başta akletme yeteneğinin çıkış noktası olan tasavvur olmak üzere akletme sürecinin tamamını ve bu sürece dahil olan akleden kalp, fıtrat, vicdan, muhayyile gibi yetileri ifade etse gerektir.
19
Ne o, hakkında azap vaadi gerçekleşmiş olan kimseyle (böyle olmayan) kimse bir olabilir mi? Şimdi, ateşin göbeğine düşmüş birini sen kurtarabilir misin?
20
Öte yandan Rablerine karşı sorumlu davrananlar, altından ırmakların aktığı üst üste inşâ edilmiş yüce cennet köşklerine sahip olacaklar. Bu Allah’ın vaadidir: Allah vaadinden asla dönmez.[⁴¹²⁰]
[4120] Allah sözünden dönmez; ya insan? Zımnen: Şirk koşarsan fıtrat sözleşmesine ihanet etmiş olursun ey insan!
21
(EY İNSAN!) Görmez misin ki Allah yağmuru gökten indirdi; ve onu yeryüzünde kaynaklar halinde akıttı; sonra da onunla farklı renklerde bitkiler çıkardı; ve nihayet onları kuruttu: artık sen onları sararmış görürsün; en sonunda onu da çer çöpe çevirecektir. İşte bütün bunlarda aktif akıl sahipleri için alınacak bir ders mutlaka vardır.[⁴¹²¹]
[4121] O ders şudur: Vahiy yağmurdur. Yağmur her daim ve her yerde yeşertir. Fakat, yağmur da toprak da mevsimlerin yasasına tâbidir. Hakikat solmaz ve eskimez, fakat onun canlandırdığı insan bilinci solar ve unutur. İşte o anlarda zikr olan vahiy hakikati tekrar hatırlatır.
22
Ne o! Yoksa Allah’ın gönlünü İslâm’a açtığı ve böylece Rabbinden bir ışık[⁴¹²²] üzere olan kimse, Allah’ı hatırlamaktan uzaklaşıp kalpleri katılaştığı için kendisine yazık eden kimseyle bir tutulur mu?[⁴¹²³] Böyleleri apaçık[⁴¹²⁴] bir sapıklık içindedir.
[4122] Vahyin sıfatı olan nûr, kaynağı görünmeyip eşyayı görünür kılan ışıktır. [4123] İbn Mes’ud aktarıyor: Bu âyeti Nebi okuduğunda “Allah kişinin gönlünü İslâm’a nasıl açar?” diye sordum. Şöyle cevap verdi: “Nûr (akleden) kalbe girer, kalp aydınlanır ve arınır” (Râzî). [4124] Mubîn, “açık ve açıklayıcı” (Bkz: 12:1, not 2). Yani: örtülemeyecek kadar açık ve sapıtma sebeplerini tüm unsurlarıyla gözler önüne seren bir sapıklık.
23
Allah, öğretilerin en güzelini, birbiriyle benzeşen[⁴¹²⁵] ikişerlilerden oluşan bir kitap olarak indirmiştir:[⁴¹²⁶] (öyle bir hitap ki), Rablerine karşı derin bir saygıyla titreyenlerin ondan dolayı tenleri ürperir; ardından Allah’ı(n sonsuz rahmetini) hatırlayınca kalpleri ve tenleri yatışır. İşte bu Allah’ın hidayetidir: tercih edeni/tercih ettiğini bununla doğru yola ulaştırır.[⁴¹²⁷] Allah’ın saptırdığı kimse,[⁴¹²⁸] artık asla yol gösterici bulamaz.
[4125] Mesânî, Kur’an’ı anlamanın anahtarıdır ve “ikişerliler” anlamına gelir. “İkişer” anlamına gelen mesnânın çoğuludur. Kur’an’da anlamı kapalı ve yarım olan müteşabih âyetlerin açık ve tam anlamlarına nasıl ulaşacağımızın formülü, Kur’an’ın “ikişerli sisteminde” gizlidir. Kur’ani hakikatler ve hükümler, bazı yerlerde bir bütün halinde ve açık seçik olarak gelir. Bu âyetlere muhkem denir. Bazı hükümler ise konuları birbirine benzeyen âyet veya pasaj çiftleri halinde gelir. Bu bazen aynı surenin içinde iki âyet veya pasaj olabileceği gibi, bazen de ayrı surelerin içinde iki âyet veya pasaj olabilir. Adeta bir hüküm cümlesinin yazıldığı kâğıdın iki ayrı yere saklanması gibi bir şeydir bu “ikişerliler” sistemi. Onları bulmak için: 1) Kur’an’ı tertîl üzere “sindire sindire” okumalı (73:4). 2) Muks üzere, yani “üzerinde dura dura” okumalı (17:10). 3) Te’vîli, yani müteşabih âyeti muhkem hedefe çevirmeyi bilmelidir (3:7). Bunları yapabilmek için de Kur’an’ın üç özelliğini akılda tutmak şartır: 1) Muneccemen indirilmiştir (53:1). Yani “Söz öbekleri” halinde peyderpey, necm necm indirilmiştir. “Söz öbekleri” olan necmlerinin/paragraflarının ‘burçlarını’ bilmek gerekir. 2) Mufassal kılınmıştır (6:114). Yani “anlam öbekleri” halinde tasnif edilmiştir. 3) Kur’an kur’an bölünüp işlenmiştir (17:10). Yani “konu konu” işlenmiştir. Kur’an’ın bu özelliklerini göz önünde bulunduran herkes, bir âyetteki kapalılığın, o âyetin anlam eşi ile birlikte okunduğunda açıldığını hayranlıkla görecektir. “Kur’an Kur’an’ı tefsir eder” ilkesinin açılımı da budur. Eğer böyle yapılmaz da, kitaba uymak yerine kitabına uydurmak isteyenlerin yaptığı gibi parçacı bakılırsa, bir tek anlamın pay edildiği âyet çiftlerinin her ikisinin anlamı da yanlış olacaktır. Âl-i İmran 7’de muhkem-müteşabih eşleştirmesi yapılırken, burada müteşabih-müteşabih (mesânî) eşleştirmesi yapılmıştır. Oradaki özellikle âhiret ve gayp gibi muhkem âyetlere başvurularak anlaşılacak müteşabihlerdir. Buradaki ise ahkâm ve muamelat gibi, anlamın âyet çiftleri arasında pay edildiği müteşabihlerdir. Nitekim İbn Abbas da, buradaki müteşabihliği “âyetlerin birbirine benzemesi” olarak tanımlar. Mesânî özelliğinin işaret ettiği bir başka husus, Kur’an’ın baştan sona çift/zıt kutuplu sisteme sahip olmasıdır. Esasen bu, mahlukatın yasasıdır. Kur’an varlığı tefsir ederken varlığın yasasına uymuştur, o kadar. Mesânî özelliği, vahiy-olgu ikilisi üzerinden de okunabilir. Vahyin kaynağa bakan yüzü tenzîl, olguya bakan yüzü inzâl ile ifade edilir (Bkz: 12:2, not 3’ün sonu). Buna göre “benzeşen ikişerliler”, vahiy-olgu ikilisinin birbiri ile örtüşmesine yorulabilir. Allahu a’lem. [4126] Burada tüm Kur’an için kullanılan mesânî özelliği, Hicr 87’de daha özel bir anlamda gelir. [4127] Çevirimizin gerekçesi, men ile birlikte gelen yeşâ’ filînin çift özneyi (insan ve Allah) gören konumudur (Bkz: 24:21, not 24). Bu tür her ibâre; “O, doğru yola yönelenlerin hidayetini artırır” (47:17) âyeti ışığında anlaşılmalıdır. [4128] Bu ve buna benzer tüm ibâreler Bakara 26 ışığında anlaşılmalıdır.
24
Ne o! Yoksa Kıyamet Günü azabın en beterinden kendisini yüzüyle[⁴¹²⁹] korumaya çalışan kimse, (güven içindeki) kimseyle aynı olur mu? Zalimlere (o gün) “Daha önce kazandıklarınızı şimdi tadın bakalım!” denilecek.
[4129] Zımnen: “ellerini kullanamadığı için”. Bunun nedeni ise, ya azabın gözleri yuvalarından fırlatan ve sahibini panikleten dehşetinden elin kolun tutmaması (21: 97,103) ya da kelepçelenmiş olmasıdır (14:49 ve 38:38). Kendisini azaptan yüzüyle korumak, zımnen çaresiz kalmak ve korunamamak demektir.
25
Onlardan öncekiler de hakikati yalanlamışlardı; bunun üzerine, nereden geldiğini anlayamadıkları azap onları bulmuştu.
26
Sonunda Allah onlara bu dünyada onursuzluğu[⁴¹³⁰] tattırdı: ama âhiret azabı elbet daha beterdi; keşke bunu olsun bilselerdi.
[4130] Hizyin bu anlamı için muhtemelen ilk kullanıldığı yer olan 20:134’ün 127 nolu notuna bkz.
27
DOĞRUSU Biz (hakikati) bu ilâhî mesajda,[⁴¹³¹] belki düşünüp ders alırlar diye insanlara her türlü dolaylı anlatım tarzını kullanarak aktardık;[⁴¹³²]
[4131] Kur’an’ı bu şekilde çevirimiz için bkz: 10:15, not 26. [4132] Krş: 17:89 ve 18:54, not 66.
28
(ve onu) hiçbir çarpıklığa[⁴¹³³] meydan bırakmadan Arapça bir hitap olarak (indirdik): belki sorumluluklarını idrak ederler.[⁴¹³⁴]
[4133] ‘Ivec için krş: 18:1, not 1. [4134] Vahyin Arapça indirilmesi “açık ve anlaşılır bir dille indirilmesi anlamına gelmektedir (Bkz: 43:3, not 3 ve 16:103, not 116).
29
(Bu bapta) Allah size hepsi birbirine rakip birçok ortağın emri altında bulunan bir adamla, sadece bir kişiye bağlı bir adamın durumunu misal gösterir: bu ikisinin durumu eşit midir? Allah’a hamd olsun ki hayır, ama[⁴¹³⁵] onların çoğu bunu kavramaktan bile âcizdirler.
[4135] Buradaki bel edatı “..hayır, ama..” vurgusuna sahiptir.
30
Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler:
Sonraki 30 ayet →