1
Sâd![⁴⁰⁴⁴] Şeref ve itibar kaynağı olan[⁴⁰⁴⁵] Kur’an şahit olsun![⁴⁰⁴⁶]
[4044] Anlamı her ne olursa olsun, Allah Rasûlü’nün vahyin bir tek harfini dahi zayi etmeden ulaştırdığının açık delilidir (Bkz: 68:1, not 1). [4045] Veya: “öğüt veren ve uyaran”; ya da “yüce ve anlamaya açık”. Zikr, vahyin insan diline dönüşümünü ifade eder. Mesela, Kur’an vahyi Arapça zikredilmiştir. Fakat asıl zikr “şeref ve itibar” anlamına gelir. Son vahyin “okumanın tüm olumlu anlamlarıyla sürekli okunan” mânasına gelen Kur’an adını alması da şeref ve itibarındandır. Zira şerefli ve itibarlı olan sık sık anılır ve dillerden, akıllardan, gönüllerden düşmez (Bkz: 43:44). [4046] Yemin vavı ile başlayan 16 sûrenin ilki olan 93:1’in ilk notuna bkz.
2
Ama nerde! İnkârda direnenler, (akletmek yerine) yersiz bir gurur ve tarifsiz bir cepheleşme içindeler.
3
Kendilerinden önce nice kuşakları helâk ettik; tam bu sırada imdat dilediler, fakat kurtuluşun vakti çoktan geçmişti.[⁴⁰⁴⁷]
[4047] Sadece burada gelen ve lâte hîne menâs deyimi, Türkçedeki “geçti Bor’un pazarı” deyimini andırır.
4
Ve onlar aralarından birinin kendilerine uyarıcı olarak gelmesine şaştılar; işte bu kâfirler şöyle dediler: “Bu, göz boyamak isteyen yalancının biri.
5
Bütün bu ilâhları tek bir ilâha indirgiyor ha?[⁴⁰⁴⁸] Bunun çok tuhaf bir görüş olduğunda hiç şüphe yok.”
[4048] Şirki doğuran tasavvurun yapısına dayanarak: “Tanrısal nitelikleri bir tek varlıkta mı topluyor?”
6
Onların liderleri öne atılarak (der ki): “Devam edin, ilâhlarınıza ısrarla sahip çıkın; yapmanız gereken tek şey budur!
7
Biz en son (din olan Hıristiyan) inancında bile bunu duymadık;[⁴⁰⁴⁹] bu desteksiz bir uydurmadan başkası değildir;
[4049] O günün dünyasında muasır uygarlığı ve dini (el-milletu’l-âhirah) Bizans ve Pers temsil ediyordu. Türleri farklı olsa da, iki milletin inancı da şirke ve zulme saplanmıştı.
8
ne yani, aramızdan ilâhî mesajın indirileceği bir o mu kaldı?” Ama hayır, onlar asıl Benim uyarıma karşı şüpheyle yaklaşıyorlar; dahası, belli ki onlar henüz azabımı tatmamışlar.
9
Yoksa, mutlak kudret ve lütuf sahibi Rabbinin rahmet hazinelerinin tasarrufu onların elinde mi?
10
Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin mülkiyeti onlara mı ait? Haydi o zaman, tüm araçlara sarılsınlar da, (göklerin tahtına) çıkıp kurulsunlar bakalım!
11
Onlar, bozguna uğramış müttefiklerin döküntülerinden oluşmuş (başıbozuklar) ordusu…[⁴⁰⁵⁰]
[4050] “Savaş döküntüsü” tüm zamanlarda Allah’a karşı savaş açanların bu savaşı kaybettiklerini îmâ eder. 15. âyet bu âyetin devamı mahiyetindedir. Aradaki âyetler bir tür parantez içi açıklama sayılmalıdır. Zira bu âyetler geçmişte kendileri gibi inananların akıbetini ele almaktadır.
12
Onlardan önce Nûh ve ‘Âd kavmi ve yüksek sütunlar[⁴⁰⁵¹] sahibi Firavun da gerçeği yalanlamıştı;
[4051] Veya: “dikili taş anıtlar”.
13
Semud ve Lût kavmi, Eyke ahalisi de öyle… İşte bu hiziplerin[⁴⁰⁵²]
[4052] Artık mütearife haline gelmiş olan ve Ebu Hanife, Süfyan Sevrî, Şafi, Ebu Dâvud, Ahmed bin Hanbel gibi ulemanın dilinden nakledilen “küfür tek millettir” tesbitinin Kur’an’daki dayanağı.
14
hepsi de elçileri yalanladılar: Bu yüzden cezamızı hak ettiler.
15
Ve şu berikiler var ya; işte bunları bir tek belâ çığlığı beklemektedir: ilave bir nefes bile alamazlar.
16
İşte onlar, “Rabbimiz! Bizim hesabımızı Hesap Günü’nden önce, hemen şimdi kes!”[⁴⁰⁵³] diye (alay ederler).
[4053] el-Kıttaya verdiğimiz mâna Ebu Ubeyde’nin tercihine dayanmaktadır (Mecaz).
17
Sen onların bu tür laflarına karşı dirençli ol; güç ve kudret sahibi olan has kulumuz Dâvud’u hatırla! Çünkü o her daim Allah’a yönelirdi.[⁴⁰⁵⁴]
[4054] Dâvud’un sabrı ve güçlü kişiliği servet ve iktidarın ayartıcılığına karşı direnmesini sağlamıştı. Varlığa sabretmek yokluğa sabretmekten çok daha zordu. Güç ve serveti Allah’ın desteği, bunlardan mahrumiyeti Allah’ın desteğinden mahrumiyet olarak algılayan (8. âyet) Mekke aristokrasisine Hz. Dâvud hatırlatılarak, Allah Rasûlü’ne de tıpkı Hz. Dâvud’a verildiği gibi güç ve iktidar bahşedileceği îmâ edilmektedir. Bilindiği gibi sıradan bir nefer olan Hz. Dâvud’a, atadan kalan bir mirasla değil ilâhî bir yardımla hem iktidar hem de nebîlik verilmişti. İktidar ve nübüvvet hem dünya hem âhiret saadetini temsil ediyordu.
18
İşte bu yüzden, her sabah ve her akşam, onunla birlikte emrimize âmâde kıldığımız[⁴⁰⁵⁵] dağlar da kudret ve ihtişamımızı dillendirirdi;[⁴⁰⁵⁶]
[4055] Sahharnâ: “boyun eğdirdik, emre âmâde kıldık”. Sufunun sevâhir, “uysal ve söz dinleyen ata denir (Mekâyîs). Muhtemelen teshirin iniş sürecinde ilk geçtiği yer burasıdır. Teshir, hem yaratılıştaki anlam ve amaçlılığı hem de ilâhî hiyerarşiyi ifade eder (Bkz: 22:37, not 58). [4056] Yani: O Rabbine yüksek sesle ibadet ederken, yankılanan dağlar da sesine ses katardı.
19
katar katar dizilmiş kuşlar da:[⁴⁰⁵⁷] bunların hepsi her daim O’na yönelmişlerdi![⁴⁰⁵⁸]
[4057] Benzer bir ibâre: “kanat çırpan kuş katarı” (24:41). [4058] Krş: 21:79 ve 34:10-11, ilgili notlar.
20
Biz de onun iktidarını sağlama aldık; zira ona adâletle hükmedecek muhakeme ve anlaşmazlıkları sona erdirecek ikna yeteneği vermiştik.[⁴⁰⁵⁹]
[4059] Bu âyet meşru iktidarın zorbalık ve güç temerküzüne değil hikmet ve adâlete dayandığını ifade eder. Zira devletin imanı adâlettir. Kaynak dilde deyimsel bir ibâre olan fasle’l-hıtâb, Türkçe’deki “ağacı kesip takırtıyı tüketmek” deyimine yakın bir anlam taşır. Zımnen, Dâvud’un iktidarının bu iki yetenek sayesinde sağlamlaştırıldığını ifade eder. Bunlardan ilkinin “en isabetli hükmü verme, düşüncede ve eylemde bir şeyi yerli yerine koyma” anlamına gelen hikmet olması manidardır.
21
SEN dâvâcıların kıssasından haberdar oldun mu? Hani onlar duvardan tırmanıp özel odasına[⁴⁰⁶⁰] sızmışlardı.[⁴⁰⁶¹]
[4060] Mihrâb için bkz: 19:11, not 18. [4061] Zemahşerî, bu kıssadaki diyalogların tamamen “temsili” olduğunu, temsilî anlatımın etkili bir tarz olduğunu, kıssanın ahlâkî öğüdü üstü örtülü bir biçimde aktardığını dile getirir (Keşşaf; krş: Ebussuud).
22
Yanına aniden girdiklerini görünce Dâvud onlardan dolayı telaşa kapıldı.[⁴⁰⁶²] Onlar “Korkma!” dediler, “Biz (sadece) iki dâvâlıyız; birimiz diğerinin hakkına tecavüz etti: şimdi sen aramızda hakkaniyetle karar ver ve doğrudan ayrılma; bize de doğru yolu göster!
[4062] Fezi‘a için bkz: 21:103, not 103.
23
İşte bu benim kardeşim; onun doksan dokuz koyunu var,[⁴⁰⁶³] benimse yalnızca bir tek koyunum; buna rağmen o, “Onu da bana ver” dedi “ve söz düellosunda beni alt etti.”[⁴⁰⁶⁴]
[4063] Na‘ce, “dişi koyun” ya da “dişi sülün”. Bu “kadın”dan kinayedir (Ebu Ubeyde ve Zeccâc). Hasan Basri’nin de dediği gibi 99 rakamı çokluktan kinayedir. Yani: “sahip olabileceğinin en fazlasına..” Hz. Nûh’un davet ömrüyle ilgili benzer bir örnek için bkz: 29:14, not 20. [4064] Hz. Ömer’in müslüman oluşuna müşriklerin itirazı, bunun üzerine kıssada şu öykünün anlatılması: “Sizin yüz koyununuz varken, bendeki tek koyuna da göz dikiyorsunuz” (23).
24
(Dâvud) dedi ki: “Doğrusu bu kişi, senin koyununu alıp kendininkine katmakla sana zulmetmiş. Zaten toplumsal hayatı paylaşan insanlar (genellikle) birbirlerinin hakkına tecavüz ederler; iman edip dürüst ve erdemli davrananlar hariç: ama böyleleri, ne kadar da az.” Derken Dâvud, kendisini sınadığımıza[⁴⁰⁶⁵] kanaat getirdi; hemen Rabbinden af diledi ve baş eğip iki büklüm bir halde tevbe ederek O’na yöneldi.
[4065] Yani: “Uriyah’ın dul karısı Betşeba ile”. Kelâmcıların Kur’an’la uyuşmayan ‘peygamberlerin masumiyeti’ tezine uyarlama amaçlı “Bu dâvâ ile” alternatif anlamı tutarlı değildir. Zorlama yoruma dayalı sanığın savunması alınmadığı için âdil bir yargılama olmadığı; Hz. Dâvud acele karar verdiği, bundan dolayı Allah’a tevbe etmiş olduğu iddiası da öyle... Bu kıssa Eski Ahid’deki arka plan tamamen yok sayılarak anlaşılamayacağı gibi, oradaki versiyonu olduğu gibi kabul etmek de gerekmez. Bu kıssa ile sûrenin sonunda anlatılan İblis kıssası arasında bir karşıtlık ilişkisi vardır. Hatada ısrar etmeyenle hatada ısrar eden arasındaki fark Dâvud ve İblis kıssalarıyla verilmektedir.
25
Ve Biz de bu (hatasını) bağışladık: elbet onu, Bizim katımıza yakınlık ve güzel bir son beklemektedir.[⁴⁰⁶⁶]
[4066] Bu pasajda anlatılan kıssa sonraki müfessirler tarafından peygamberleri masum kılan karakter temizliğinin doğuştan mı, yoksa ahlâkî bir gayret ve mücahede sonucunda mı gerçekleştiği tartışmaları ekseninde ele alınmıştır. İlk tefsir otoritelerinin kelâmî polemikten uzak tavrı bu konuda 20:121-122 ve 28:15-16’da belirginleşen Kur’anî prensibe daha uygun düşmektedir. Bu pasajın arka planını Mukâtil ve Taberî gibi müfessirler şöyle naklederler: Hz. Dâvud’un gönlü evinin damından zaman zaman gördüğü güzel bir hanıma meyleder. Araştırınca hanımın Uriyah adlı bir askerin eşi olduğunu öğrenir. Uriyah Hz. Dâvud’un emriyle gönderildiği bir savaşta ölmüştür. Hz. Dâvud dul eş ile evlenir ve bu evlilikten Hz. Süleyman olur. Eski Ahid’deki anlatım Hz. Dâvud’a iftira niteliğindedir. Bir peygambere zina isnat eden bu versiyon kesinlikle reddedilmelidir (II Samuel, 11:4-5). Hz. Ali bu iftirayı taşıyana iki kat iftira cezası tatbik edeceğini söylemiştir (Keşşaf). Kur’an burada hikâyenin iftiradan arındırılmış şeklini îmâ ederek, Hz. Dâvud’a gelen iki dâvâcı üzerinden ahlâkî bir öğüt verir. Zımnen: Doksan dokuzu elinde tutanlar, başkalarının elindeki bire göz dikmesinler!
26
(Ve nida ettik): “Ey Dâvud! Elbet sana yeryüzünde iktidarı Biz verdik: O halde insanlar arasında adâletle hükmet, heva ve arzuna kapılma ki, sonra seni Allah yolundan saptırır. Şu kesin ki Allah yolundan sapan kimseler, Hesap Günü’nü unutmalarından dolayı şiddetli bir cezaya çarptırılırlar.”
27
VE Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık;[⁴⁰⁶⁷] bu, küfürde direnenlerin zannıdır: yazıklar olsun (kendilerini mahkûm ettikleri) ateşten dolayı küfürde direnen o kimselere![⁴⁰⁶⁸]
[4067] Burada “amaçsızlık ve anlamsızlık” mânasındaki bâtıl, hakk’ın karşıtı olarak kullanılmıştır (Krş: 14:19, not 1). Anlamlılık ve amaçlılık yasası, varlığın belki de istisnası ve göreceliği olmayan tek yasasıdır. Zımnen: Göğün yerin bir amacı olsun da, insanın bir amacı olmasın mı? [4068] Kur’an’da dünya ve maddî varlık âlemi hem yerilir (oyun ve eğlence, tadımlık zevk, ziynet, zuhruf: sahte cazibe 24:39; 25:23), hem de övülür (23:115; 38:27 bu âyet, 44:38-39; 30:8, 95:6; 16:97). Birinciler dünyacıları dengeye çekmek, ikinciler çilecileri dengeye çekmek içindir. Hırs, tamah, dünyevîleşme ne kadar kötü ise miskinlik, tembellik, çilecilikle başkalarına yük olmak da o kadar çirkindir.
28
Hiç, iman eden ve salih amel işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir tutar mıyız? Hiç, sorumlu davrananları sorumsuz sapıklarla bir tutar mıyız?[⁴⁰⁶⁹]
[4069] “Sâlih amel” nasıl “ifsad”ın karşısına konulmuşsa, muttakûnun karşısına da fuccâr konulmuştur. Buna göre fuccâr sorumluluğun zıddı bir anlam taşımaktadır (Bkz: 83:7, not 2) . “Yarıp çıkmak”, “yırtmak” anlamına gelen fecr’den türetilen el-fucûr, “sorumsuz davranışlar sonucunda inanç ve erdem perdesinin tamamen yırtılması” olarak nitelendirilmiştir (Râğıb).
29
Sana mübarek bir kitab olan bu (Kur’an’ı) Biz indirdik ki, herkes onun mesajları üzerinde iyice düşünsün de aktif akıl sahipleri ders alsın diye.[⁴⁰⁷⁰]
[4070] Vahye göre ancak düşünenler akıl izan sahipleridir ve yalnız akıl izan sahipleri ders alır.
30
DÂVUD’A Süleyman’ı bahşettik: o ne güzel kuldu; çünkü o sürekli Bize yönelirdi.[⁴⁰⁷¹]
[4071] Zımnen: İktidar, ihtişam ve servet onu Allah’tan koparamamıştı.
Sonraki 30 ayet →