1
Ey insan![³⁹²⁵]
[3925] Mukâtil, bu yorumu ibârenin tek karşılığı olarak verir. Habeş dilinde ve Tayy lehçesinde bu kelime “ey insan” anlamına gelir. Bu görüşü İkrime, Dahhâk, Said b. Cübeyr gibi Kûfe ve Hasan gibi Basra okulunun önde gelen otoriteleri savunmuşlardır. Bu ibârenin mukatta‘ât’a dahil olduğu görüşü yanında, Allah’ın ya da Kur’an’ın bir adı (Malik ve Katâde) olduğu yorumları da yapılmıştır (Taberi). Tercih ettiğimiz yoruma göre, Kur’an’da Allah Rasûlü için kullanılan “Ey Rasul” ve “Ey Nebi” dışındaki tek form “Ey insan!” ifadesidir. Ki Said b. Cübeyr bu nidadaki “insan”ın Allah Rasûlü olduğu kanaatindedir. Bu ise hem insan olmanın değerine, hem de Allah Rasûlü’nün insanlığına bir göndermedir.
2
Hikmetle (muhatabını inşâ eden)[³⁹²⁶] bu Kur’an’a andolsun
[3926] Hakîm kalıbı mübalağa ile ism-i faildir ve dolayısıyla canlı ve bilinçli özneler için kullanılır. Kur’an’ın muhatabını inşâ eden kurucu bir özne oluşuna atıftır. Parantez içi açıklamamız hakîmin bu niteliğine dayanmaktadır. (35:31’deki ellezi ile krş.)
3
ki sen, elbette gönderilen elçilerden birisin.[³⁹²⁷]
[3927] Bir tek bu âyette dört tekit vardır: İsim cümlesi, yemin, inne ve lâm. Bir cümledeki bu dört pekiştirme, Nebi’yi inkârın aslında dört inkâr olduğunu gösterir: Rasulü inkâr Kur’an’ı, Kur’an’ı inkâr âhireti, âhireti inkâr Allah’ı inkâr demektir.
4
Dosdoğru bir yol üzeresin.[³⁹²⁸]
[3928] Bir sonraki âyetin delâletiyle: “Rabbimin bana yol göstermesi sayesinde” (34:50).
5
(Çünkü bu vahiy) her işinde mükemmel olanın, en merhametli olanın katından indirilmiştir:
6
bu sayede ataları uyarılmamış, dolayısıyla haktan gafil kalmış bir topluluğu uyarabilesin.[³⁹²⁹]
[3929] Veya mânın ilgi zamiri anlamına dayanarak: “ve böylece ataları uyarılmış, fakat kendileri haktan gafil kalmış bir topluluğu uyarabilesin” (Râzî). Tercihimizi hem Kasas 46 hem de nüzul ortamının tarihsel gerçekliği doğrulamaktadır. Bu âyet görev alanının kapsamını değil başlama noktasını gösterir (Krş: 26:214). Elbet görev evrensel, kapsam tüm insanlıktır (34:28).
7
Doğrusu, onlardan birçoğu hakkındaki söz tahakkuk etmiştir: artık iman etmezler.[³⁹³⁰]
[3930] Çoğunluğun akletmeyeceği, iman etmeyeceği ve şükretmeyeceğine dair ilâhî bilgi (Msl: 7:187; 25:50; 40:61).
8
Zira (sanki) Biz onların boyunlarına, çenelerine kadar uzanan demir halkalar geçirmişizdir de, başlarını bir türlü eğememektedirler.[³⁹³¹]
[3931] Müteakip âyetlerin de gösterdiği gibi, inkârcıların dünyadaki halini tasvir eden bu âyet onların küstah ve kibirli tavırlarının mecazî bir anlatımıdır. Parantez içi açıklama, metnin sembolik tabiatına dayanmaktadır. Boyun halkaları aynı zamanda köleliği temsil eder. Zaten mukmehûn, hem başkaldırı hem de zillet ve utancı içeren çift kutuplu bir anlamaya izin verir. Zımnen: Allah’a kul olmamak için başkaldırırlar, fakat benliklerinin kulu-kölesi olurlar.
9
Yine (adeta) önlerinden ve arkalarından birer set çekmiş ve gözlerini perdelemişizdir de, artık görememektedirler.
10
Şu halde sen onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için fark etmez: iman etmezler.
11
Ne ki sen, sadece ilâhî uyarıya tâbi olan ve idraki aşan bir hakikat olmasına rağmen, O rahmet kaynağına derin bir ürpertiyle saygı duyan kimseyi[³⁹³²] uyarabilirsin: o halde bu gibileri sınırsız bir mağfiret ve tarifsiz güzellikte bir ödülle müjdele!
[3932] Krş: 2:4; 50:33. Haşyet için bkz: 10:62, not 83.
12
Elbette Biz, evet ölüyü Biz dirilteceğiz; ve onların önden yolladıklarını da arkada bıraktıkları eserleri de Biz yazacağız: böylece her şeyi kaydeden tarifsiz ve çok gelişmiş bir ana (bellek)te kayıt altına almış oluruz.[³⁹³³]
[3933] İmâmin mubînindeki her iki kelime de belirsizdir. Buna rağmen mubîn “açık-seçik, apaçık” mânasındadır. İlk bakışta birbiriyle çelişir gibi görünen bu unsurlar, derin düşünüldüğünde hem Levh-i Mahfuz’un akıl sır ermeyen hem de hiçbir şeyi atlamayan yapısını ifade eder. (Benzer bir ibâre ve tahlil için bkz: 11:6, not 11). İmâm kelimesi, türetildiği umm kökünün de ele verdiği gibi, bir şeyin kendisinden neş’et ettiği “aslı” ve “ana”yı ifade eder. Kelimenin etimolojisinde “gelişmiş ve öncü” anlamları mevcuttur (bkz: 15:79; 17:71, ilgili notlar).
13
ONLARA, kendilerine elçiler[³⁹³⁴] gönderdiğimiz şehir[³⁹³⁵] halkını temsili bir örnek kabilinden naklet.[³⁹³⁶]
[3934] Ya da: “(elçinin) elçileri” anlamına “davetçiler”. Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderen Rasulullah’ın onu “Allah’ın Elçisi’nin elçisi” diye nitelemesine benzemektedir. Dolayısıyla murselûn “Allah’ın elçileri” değil “elçinin elçileri” anlamına da gelir. Kur’an’a göre aynı anda ve aynı topluma Musa ve Harun örneğinde olduğu gibi birbirini destekleyen iki elçi gönderildiği istisnaî durumlar olmuşsa da, üç elçiden ismen hiç söz edilmez (Krş: 14. âyet). Yok eğer tercih ettiğimiz gibi bu kelime “elçiler” olarak anlaşılırsa, bu durumda olayın Antakya’ya nisbeti kabul edilemez. Kitab-ı Mukaddes’te elçilerin Antakya’ya gönderilişine ayrıntı verilmeden değinilir (R. İşleri, 11). İbn Kesir Antakya olmasına şiddetle itiraz eder. Buna ilave bir itiraz da Antakya’nın ilk Hıristiyan olan şehir kimliğidir. Fakat bu, Antakya’da ilk anda böyle bir karşı koyuşun gerçekleşmediğine mesnet teşkil edemez. En doğrusunu Allah bilir. [3935] Katâde ve İkrime bu şehri Antakya olarak yorumlar. İbn Kesir bu tür yorumlara itiraz eder. Fakat pasajın devamı (20-32) Antakya merkezli okumayı destekler gibidir. Bu âyeti bir sonraki 14. âyetin ışığında okuyarak bu şehri dünya, elçileri de Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed olarak anlamak da mümkündür. [3936] Mesel, muhatapların ibret ve örnek almalarını amaçlayan bir anlatım tekniğidir. Tarihsel açıdan yaşanmışlık ifade etmesi zorunlu değildir. Mesel anlatımının darabe (vurdu) kökünden bir kelimeyle karşılanmış olması, anlatılan şeyin muhatabı üzerinde yumruk ve tokat etkisi yapama beklentisini îmâ eder. Dolayısıyla, kafaya vura vura hakikati anlatmayı çağrıştırır.
14
Bir zamanlar onlara iki elçi göndermiştik; ama ikisini de yalanladılar. Bunun üzerine (onları) bir üçüncüyle destekledik; ve onlar dediler ki: “Biz size gönderilmiş elçileriz.”
15
(Şehir halkı) dediler ki: “Siz de sadece bizim gibi beşer türüne mensupsunuz. O rahmet kaynağı da hiçbir şey indirmemiştir: siz sadece yalan söylüyorsunuz!”
16
(Elçiler) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki biz size gönderilmiş elçileriz.
17
Ve biz size açıkça tebliğ etmekten başka bir şeyle mükellef değiliz.”
18
(Şehir halkı) dediler ki: “Şüphesiz bize uğursuzluk getirdiniz. Eğer buna bir son vermezseniz, sizi öldüresiye taşa tutacağız; ve bizden size, canınızı yakacak bir kötülük illa ki dokunacak.”[³⁹³⁷]
[3937] Zımnen: hiçbir hak ve hukuku gözetmeksizin cezalandıracağız.
19
(Elçiler) dediler ki: “Uğurunuz/uğursuzluğunuz size bağlı. Ne yani, size öğüt verildi diye mi (böyle oldu)? Hayır, asıl haddi aşmış[³⁹³⁸] bir toplum olduğunuz için.”
[3938] Musrifûnu bu şekilde çevirimiz için bkz: 20:127, not 112.
20
Derken, şehrin en uzağından bir adam[³⁹³⁹] koşarak gelip “Ey kavmim!” dedi, “Elçilere uyun!
[3939] Veya: “Şehrin ileri (gelenlerinden) bir adam”.
21
Uyun sizden hiçbir karşılık beklemeyen bu kimselere; zira bunlar doğru yoldadırlar!
22
Hem ben, beni yaratıp fıtrat verene, dahası hepinizin huzuruna varacağı O Zâta neden kulluk etmeyecek mişim?
23
Onu bırakıp da başka ilâhlar edineyim, öyle mi? Eğer Rahmân bir zarar vermeyi dileyecek olsa (-ki dilemediği açık-),[³⁹⁴⁰] ne onların şefaati bana zerre kadar fayda verir ne de beni kurtarabilirler.
[3940] Parantez içi açıklamamızın gerekçesi cümlenin şartlı yapısıdır. Zımnen, “ama O kulunun zararını dilemez” sonucu çıkmaktadır (Bkz: 11:34, not 41).
24
Elbet o zaman ben, apaçık bir sapıklığa düşmüş olurum.
25
İşte artık ben sizin de Rabbiniz olana iman etmiş bulunuyorum: artık beni dinleyin!”[³⁹⁴¹]
[3941] Eğer “şehrin en uzağından gelen adam” bu sözü, toplum kendisini öldürmek için üzerine yürüyünce elçilere dönerek söylemişse açılımı şöyle olur: “İşte ben sizin Rabbiniz olan Allah’a iman ediyorum! Siz de benim (şehadetimi) duyun (ve bana şahit olun)!” Veya her iki tarafa birden söylenmiş olması da mümkündür (Râzî). Tercihimiz inkârcı kavme söylendiği yönündedir. Sözün sonu “Sözümü dinleyin, şeytana uymayın!” vurgusu taşır.
26
(En sonunda) ona “Sen cennetliksin!”[³⁹⁴²] denildi. Dedi ki: “Ah, keşke kavmim bir bilseydi
[3942] Lafzen: “Gir cennete!”
27
Rabbimin beni bağışladığını ve beni ilâhî ikrama mazhar olan kimseler arasına kattığını!..”
28
Ve onun ardından kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; zaten Biz daha önce de asla (bir ordu) indirmiş değiliz:[³⁹⁴³]
[3943] Âyetin sonu, bu konudaki ilâhî sünneti ifade etmektedir. Enfâl 9-12’de Allah’ın bin melekle yardımı bu ilâhî sünnet ışığında anlaşılmalıdır. Zaten söz konusu âyetlerde ilâhî yardımın “iç ferahlatıcı müjde ve moral destek” (8:10), “iç sükûnetin çepeçevre kuşatması” (8:11) ve “inananlara direnç ve destek vermek ve kâfirlerin yüreklerine korku salmak” (8:12) şeklinde gerçekleştiği beyan edilmiştir.
29
eğer bu gerekseydi, tek bir çığlık yeterli olurdu; o zaman da onlar sönmüş köz gibi kararıp küle dönerlerdi.[³⁹⁴⁴]
[3944] Zımnen: ama bu olmadı. Buradaki in kâne kalıbının işlevi şu âyettekine benzer: İn kâne lirrahmâni veledun (“De ki (ey rasul): “Rahmân’ın bir erkek çocuk sahibi olması söz konusu değildir.” 43:81 Krş: 21:17; 35:41). Zımnen: onları cezalandırmaya gerek yoktu. Eğer bunu isteseydik bir ordu değil, tek bir çığlık yeterli olurdu. Bu okuma klasik tefsir otoritelerinin Antakya ile irtibatlı yorumlarına izin verir. Zira Antakya’da söz konusu tarihlerde böylesine kitlesel bir helâke şahit olunmamıştır.
30
Ah, yazıklar olsun o kullara ki;[³⁹⁴⁵] ne zaman kendilerine bir elçi gelse, illa ki onu alaya aldılar!
[3945] Hem şefkat, hem acıma hem de hayret ifade eden bir kalıp (Bkz: İtkân III, 120)
Sonraki 30 ayet →