1
BÜTÜN ÖVGÜLER, gökleri ve yeri bir çekirdeği yarar gibi ilk baştan var eden;[³⁸⁷³] melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur.[³⁸⁷⁴] O mahlukatın kapasitesinde tercih ettiği artışı gerçekleştirir:[³⁸⁷⁵] çünkü Allah her şeye güç yetirendir.
[3873] Fâtır, hem yoktan var etmeyi, hem yaratma sürecinin başlama noktasını hem de “bir çekirdeği yarma” anlamıyla içindeki gizli potansiyeli açığa çıkarmayı ifade eder. (Lügat anlamı için bkz: 30:30, not 36.) Zımnen: Hamd, varlık çekirdeğinin kabuğunu çatlatıp içindeki varlık ağacını yeşerten Allah’a mahsustur. [3874] “Kanat” anlamına gelen cenâh (ç: ecniha), kuş kanadı için değil, daha çok manevi varlıkların güç ve iktidarını gösteren bir semboldür. Arap dilinde maksûsu’l-cenâh (kanadı kırpık, kanatsız) demek, “iktidarsız, güçsüz” demektir (Tâc). Hindli âlim Muhammed Ali, âyette geçen “ikişer, üçer, dörder” ile, namazların rekatlarına atıf yapıldığı görüşündedir. Buna göre, insan ruhu namaz ile yücelmekte, ikişer, üçer, dörder rekatlı namazlar insanı manevi olarak yücelten kanatlar hükmüne geçmektedir (The Holy Qur’ân). Bazı yorumculara göre bu “iki, üç ve dört” yerine kullanılmıştır (Taberi). Buradaki rakamlar aritmetik değerler olarak algılanmamalıdır. Bir sınır da ifade etmezler. Devamındaki cümle bunu ortaya koymaktadır. İbn Mes’ud kanalıyla gelen bir haberde Allah Rasûlü Cebrail’i altı yüz kanatlı olarak tasvir eder (Buhârî ve Müslim). Bununla, meleğin taşıdığı vahyin mânevî ağırlığı da ifade edilmiş olabilir (Krş: 73:5). Muhtemel tüm yorumlar, meleklerin mânevî varlıklar olduğu gerçeğini gözetmek zorundadır. [3875] Krş: “O doğru yola yönelenlerin hidayetini artırır ve onlara korunma gücü bahşeder” (47:17). Bir önceki cümleyle birlikte düşünüldüğünde, melekler de dahil Allah’ın yaratıkları üzerindeki aktif ve muazzam müdâhalesini, dahası bu müdâhaleyi sayısız yollarla uygulayacağını gösteren bir ibâre.
2
Allah’ın insanlar için açacağı rahmet kapısını kimse kapatamaz; O kapattıktan sonra da onu kimse açamaz:[³⁸⁷⁶] zira O her işinde mükemmeldir, her hükmünde tam isabet kaydedendir.[³⁸⁷⁷]
[3876] Veya bu ifadenin ilk muhatabı Allah Rasûlü özelinde: “Allah rahmetiyle birinin önünü açarsa onu kimse kapatamaz; o birinin önünü kapatırsa kimse açamaz.” [3877] el-Aziz ismi, genellikle muhataba ilâhî öğüt verilip yapılanların zararı beyan edildikten sonra gelir. Söz konusu zarardan etkilenenin Allah değil insan olduğu îmâsını içerir. Zaten sûrenin 15. âyeti de bu gerçeği dile getirir. el-Aziz ile birlikte kullanılan el-Hakîm ismi insanın Allah’ı yanlış anlama ihtimali olan bağlamlarda gelir ve zımnen şu mesajı taşır: Onun hükümlerinin neden ve sonuçlarını kavrayamasanız da O’na güvenin!
3
Siz ey insanlar: Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın! Allah’tan başka sizi gökten ve yerden sürekli[³⁸⁷⁸] doyuracak bir yaratıcı mı var?[³⁸⁷⁹] O’ndan başka ilâh yoktur: şu halde, nasıl böylesine savruluyorsunuz?[³⁸⁸⁰]
[3878] Muzari formu “sürekli” anlamını içerir (Bkz: İtkân, II, 317). [3879] Zımnen: Haneye değil hanenin sahibine teşekkür edin! Bu teşekkür, Allah söz konusu olduğunda kulluktan başkası değildir. [3880] Tu’fekûn: “(birine) iftira etti” anlamındaki efekeden meçhul fiil: “İnançta haktan yola çıkıp bâtılda karar kılmak, sözde doğrudan yalana kaymak, eylemde güzelden başlayıp kötüye ulaşmak” manalarını verir (Râğıb). Kur’an’ın iniş sürecinde muhtemelen ilk kullanıldığı bu yerde kelime zihni bir savruluşu ifade eder. İlk neden ve son gaye arasındaki bağı kuramamak işte bu savruluşun sonucudur. “Rabbimiz!.. kalplerimizi saptırma!” (3:8) duası, bu tür bir savruluşa karşı mücadele edenlerin duasıdır.
4
Eğer seni yalanlıyorlarsa, unutma ki senden önce de birçok Rasul yalanlanmıştı: nihayet bütün işler (hesabı görülmek üzere) Allah’a döndürülür.
5
SİZ ey insanlar! İyi bilin ki Allah’ın vaadi gerçekleşecektir! Şu halde dünya hayatı sizi asla ayartmasın! Dahası aldatıcının hiçbir türü, sizi Allah ile aldatmasın![³⁸⁸¹]
[3881] Aynı ibâre ve parantez içiyle ilgili bir açıklama hakkında bkz: 31:33 not 43.
6
Şeytanın sizin düşmanınız olduğu kesin; o halde siz de onu düşman bilin![³⁸⁸²] O kendi yoldaşlarını, çılgın ateşin sakinleri olmaya çağırır.
[3882] Yani: Şeytanın hezimeti insanın azîmetine bağlıdır.
7
İnkârda direnenlerin hakkı, şiddetle cezalandırılmaktır. Ama imanda sebat eden ve o imanla uyumlu eylem üretenlere gelince: işte böylelerinin hakkı da sınırsız bir bağış ve muhteşem bir ödüldür.[³⁸⁸³]
[3883] Sınırsız bağış “imanın”, muhteşem ödül “sâlih amelin” karşılığıdır.
8
Ne yani, şimdi süslü püslü kötülüklerin albenisine kapılıp bir de onları güzellik gibi gören(in sonu, yukarıdaki) kimsenin sonuyla aynı olur mu? Hiç şüphe yok ki Allah tercih edeni/tercih ettiğini saptırır, tercih edeni/tercih ettiğini de doğru yola yöneltir:[³⁸⁸⁴] Şu halde onların (imana ermesi) için duyduğun özlem seni yıpratmasın;[³⁸⁸⁵] çünkü Allah onların neler yapmakta olduklarını çok iyi biliyor.
[3884] Âyetin başı çeviri gerekçemiz için yeterlidir; fakat ayrıntı için bkz: 10:25 not 44 ve 24:21, not 24. [3885] Benzer bir uyarı için bkz: 26:3 ve daha farklı bir metin için krş: 18:6.
9
ALLAH, rüzgârları elçi (gibi) gönderip peşi sıra bulutları tetikleyenin ta kendisidir; derken Biz onu çorak bir beldeye sevk ederiz; ve bu sayede onunla ölü toprağa can veririz:[³⁸⁸⁶] diriliş de işte böyle olacaktır.
[3886] Bu âyetin yeniden dirilişe telmih oluşu yanında bir başka çağrışımı daha var: Risalet rüzgârı vahiy rahmetiyle yüklü bulutları Necid çöllerinin göbeğine sürükleyerek küfürle çöle dönmüş yürekleri imanla göle çevirdi.
10
Kim kalıcı şeref ve itibar arıyorsa, iyi bilsin ki şeref ve itibarın kaynağı Allah’tır.[³⁸⁸⁷] O’na sadece güzel sözler yükselir, o sözleri yücelten ise sâlih amellerdir.[³⁸⁸⁸] Gizliden gizliye çirkin entrikalar tasarlayanlara gelince:[³⁸⁸⁹] onları şiddetli bir azap beklemektedir; bu gibilerin tuzakları da hiçe[³⁸⁹⁰] çıkacaktır.
[3887] Bu kaynakla ilişkisi oranında kişiler şeref ve itibar kazanırlar: “Şeref Allah’a, O’nun Rasulü’ne ve mü’minlere aittir” (63:8. Ayrıca krş: 4:139). Rasul ve mü’minler şereflerini O’na borçludurlar. İlâhî kaynağa nisbeti olmayan her tür şeref ve itibar sahtedir. [3888] Veya yerfa’uhûdaki zamirin Allah’ı göstermesi halinde: “bütün imana uygun eylem(ler)i de O yüceltir”. Yani: “sâlih amelleri de o kabul eder ve değerlendirmeye alır”. Buna göre zımnen: Kelâm ve onu üreten bilinç dolaysız, eylem dolaylı yükselir. Çünkü kelâm insanın alamet-i fârikasıdır, eylem ise her canlıyla paylaştığı ortak niteliktir. Tercih ettiğimiz anlâma göre ise söz ancak eylemle yücelir, değerini bulur. Bkz: “Yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında ağır (sonuçları) olan pek dehşetli bir davranıştır.” (61:3; krş: Ferrâ). [3889] “Çirkin entrikalar” ile ilgili krş: 43. âyet not 50. [3890] Yebûr tam da “hiç olmak, sıfıra çıkmak” mânasına gelir (25:18, not 25).
11
Ve Allah sizi topraktan yaratmıştır; sonra bir damlacık hayat suyundan... Sonra size (birbirinize) eş olacak cinsel bir kimlik vermiştir: hiçbir dişi ne O’ndan habersiz hamile kalabiliyor, ne de doğum yapabiliyor.[³⁸⁹¹] Dahası hiçbir hayat sahibi, O’nun kayıtlı yasası dışında[³⁸⁹²] ne ömrünü uzatabiliyor, ne de kısaltabiliyor: Hiç şüphe yok ki bu, Allah için çok kolaydır.[³⁸⁹³]
[3891] 9. âyette büyük kâinat olan âleme ilişkin deliller, bu âyette de küçük kâinat olan insana ilişkin deliller birlikte ele alınarak, söz Fussilet 53’te ifadesini bulan çift boyutlu ilâhî inşâya getirildi. [3892] Kitâbın “yasa” karşılığı ile ilgili bkz: 11:6 not 11 ve 27:75, not 74. [3893] Zımnen: ölümün ve hayatın yasalarını yalnız O koyar. Bununla beraber O koyduğu yasaların mahkûmu değil hâkimidir. Bu yasalar üzerinde tasarruf yapması O’nun için çok kolaydır (Tamamlayıcı bir not için bkz: 20:21).
12
Dahası (O’nun benzerler arasında farklılıklar yaratması da zor değildir): İki büyük su kütlesi (bile) aynı olmayabilir: şu biri tatlı, susuzluğu giderici, içimi kolay; o biri tuzlu, acı.[³⁸⁹⁴] Ne ki her birinden hem taze balık eti[³⁸⁹⁵] yersiniz, hem de takı olarak kullandığınız süs eşyaları çıkarırsınız. Bir de (Allah’ın) lutfundan nasibinizi aramanız ve şükretmeniz için, onun bağrında gemilerin denizi yararak yol aldıklarını görürsün(üz).
[3894] 10. âyetteki mekr görünüşle mahiyet arasındaki fark olarak anlaşılırsa, bu âyet ona bir atıftır. Fakat bu âyet sûrenin başındaki “O yaratıkların kapasitesinde, tercih ettiği artışı gerçekleştirir” ifadesi ışığında da anlaşılabilir. Bu durumda, 12 ve 13. âyetlerde verilmek istenen varlığın değişmez yasalarından biri olan “çeşitlilik” ve “çift kutupluluktur”. İman ve küfrün varlığına da muhatabın bu yasalar çerçevesinde yaklaşması îmâ edilmektedir. Zira gündüzün farkı geceyle, Âdem’in farkı şeytanla, Musa’nın farkı Firavun’la, İbrahim’in farkı Nemrut’la, imanın farkı küfürle daha iyi anlaşılmaktadır. Bütün bir yaratılmışlar âlemi farklılıkların içtimaına ve zıtların muhteşem uyumuna dayanmaktadır. Âyette tatlı ve acı su kütlelerinin misal verilmesinin hikmeti, vahyin çağrısına karşı insanların neden farklı tepkiler gösterdiğini açıklamak içindir. Zımnen: Her şey bu kadar farklı olsun da insanların hakikate karşı tavrı tek çeşit mi olsun? [3895] Zımnen: lezzetsiz suda lezzetli balık... Eşyadaki zıtların içtimaına ve farklılıkların muhteşem uyumuna atıf. Bu hakikat, 27. âyette açıkça dile getirilmektedir.
13
O, geceyi uzatarak gündüzü kısaltıyor ve gündüzü uzatarak geceyi kısaltıyor; yine O güneşi ve Ay’ı emre âmâde kılmıştır:[³⁸⁹⁶] her biri belirli bir süre için deveranını sürdürüyor. İşte sizin Rabbiniz, mülkün tamamı kendisine ait olan Allah’tır: O’ndan başka yalvarıp yakardıklarınız hurma çekirdeğinin zarı kadar bile bir şeye sahip değildir.[³⁸⁹⁷]
[3896] Teshîr için ilk kullanıldığı 38:18 not 12’ye bkz. [3897] Kıtmîr, hurma çekirdeğinin üzerindeki tartıya gelmeyecek hafiflikteki ince zara verilen isimdir. Vahyin “hiçbir şeye sahip değildir” demek yerine böylesi bir edebi üslubu tercih etmesi, vahyin sahibinin insan muhayyilesinin çalışma stilini dikkate almasıyla açıklanabilir.
14
Onlara yalvarsanız bile sizin yalvarıp yakarışınızı duymazlar; duysalar bile sizin imdadınıza yetişemezler: kıyamet günü de kendilerine yakıştırdığınız ortaklığı reddederler. (Ey insan!) Sana hiç kimse, her şeyden haberdar olan (Allah’ın) verdiği türden bir haber veremez![³⁸⁹⁸]
[3898] Ne deney, ne tecrübe, ne keşif, ne cin, ne melek; hiç kimse ve hiçbir şey...
15
Ey insanlık![³⁸⁹⁹] Allah’a muhtaç olanlar sizlersiniz! Allah’a gelince: O kendi kendine yeten sonsuz zenginlik sahibidir,[³⁹⁰⁰] (bilakis) her şey O’na hamd ile memurdur.
[3899] Nida ile ilgili bir açıklama için bkz: 2:21, not 28. [3900] el-Ğanî: muhtemelen Kur’an’ın iniş sürecinde ilk geçtiği yer burasıdır. Ğına, ihtiyaçtan fazlasına sahip olmayı değil, “kendi kendine yeterliliği” ya da “başkasına muhtaç olmamayı” ifade eder. Çölde yeterinden fazla varlık yük addedilirdi. Ancak Araplar yerleşik hayata geçtikten sonra bu kelime “servet biriktirme” anlamını kazanmıştır. Allah’ın el-Ğanî olması, O’ndan başka hiçbir varlığın kendi kendine yetmediği anlamına gelir.
16
İsterse sizi ortadan kaldırır ve yerinize yeni bir topluluk getirir:[³⁹⁰¹]
[3901] Ya da: “yepyeni bir yaratılışa sahip varlık türü getirir”. Halkın farklı anlamları ve benzer bir âyet için bkz: 14:19-20, not 21.
17
zira bu Allah’a asla güç gelmez.
18
Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenecek değildir; yükü ağır gelen kimse onu taşımak için yardım istese, yakını da olsa (bir başkası) onun yükünün bir kısmını dahi taşıyamaz.[³⁹⁰²] Şu bir gerçek ki sen, O idraki aşan bir hakikat olmasına karşın, Rablerine karşı derin bir ürperti duyanları ve kulluğun hakkını verenleri[³⁹⁰³] uyarabilirsin; hem kim arınırsa sırf kendisi için arınmış olur: zira bütün yollar Allah’a çıkar.
[3902] Hz. Âişe, “Ölü ailesinin ağlamasıyla azap çeker” hadisini bu âyete arzederek, kasıtsız olarak tahrif edildiği sonucuna varır ve reddeder (Buhari, Cenâiz, 32). Bu değerlendirmeye göre bunu kabullenmek, bir kimsenin bir başkasının sorumluluğunu yüklenmesi anlamına gelir. [3903] “Salâtı ikâme”yi bu şekilde çevirimiz için bkz: 20:14 not 16 ve ilk kullanıldığı 87:15, not 15.
19
Kaldı ki ne (gerçeği) görenle görmeyen bir olur,[³⁹⁰⁴]
[3904] Buradaki görme akleden kalple ilgilidir.
20
ne de aydınlıkla karanlıklar.
21
Dahası, ne serinletici gölgeyle kavurucu sıcaklıklar,
22
ne de (manen) dirilerle ölüler bir olurlar.[³⁹⁰⁵] Şu kesin ki Allah, tercih edene/tercih ettiğine işittirir, fakat sen mezardakiler (gibi manen) ölülere asla işittiremezsin:
[3905] Râzî, 19-22. âyetlerde sayılan unsurların söz diziminde sesin dikkate alındığı görüşündedir.
23
sen sadece adanmış bir uyarıcısın.
24
Şüphe yok ki Biz seni hakikate sadık bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik: zira hiçbir toplum yoktur ki içlerinden bir uyarıcı çıkmamış olsun.[³⁹⁰⁶]
[3906] Ya da bi’l-hakkın nâ zamirinden hal olduğunu varsayarak: “gerçek bir amaçla..”
25
Eğer seni yalanlıyorlarsa, unutma ki bunlardan öncekiler de, elçileri kendilerine hakikatin apaçık delilleriyle, hikmet yüklü sayfalarla[³⁹⁰⁷] ve aydınlatıcı vahiy ile geldiklerinde yalanlamışlardı.
[3907] Zuburun bu anlamı için bkz: 16:44, not 48.
26
En sonunda inkârda ısrar edenleri yakaladım: Artık Beni inkâr nasılmış gördüler![³⁹⁰⁸]
[3908] İnkârın mahiyeti için bkz: 22:44, not 65.
27
GÖRMEDİN mi ki Allah gökten suyu indirmiştir. Derken, onunla farklı renklerdeki meyveleri yine Biz çıkarmışızdır. Ve dağlardan aşan beyaz-kırmızı rengârenk yollar; ve (zıtların) hayranlık verici (uyumunu simgeleyen) siyahın her tonu…
28
Dahası insanlar, (vahşi) canlılar ve evcil hayvanlar da (uyumlu) bir farklılığın renklerini taşıyorlar. İşte (kullar da farklılıkta) böyledir[³⁹⁰⁹] ve Allah’a kulları içinde yalnızca (bunun hikmet ve amacını) bilenler hakkıyla saygı duyarlar: çünkü Allah çok üstün ve yücedir, tarifsiz bir bağışlayıcıdır.
[3909] Kezalike her iki cümleye de dahil olabilir.
29
Şüphesiz Allah’ın kelâmını tilavet edenler,[³⁹¹⁰] namazı istikametle kılanlar, ancak verdiğimiz rızıktan gizli ve açık Allah yoluna harcayanlar asla tüketilemez bir kazanç elde etmeyi arzulayabilirler;
[3910] Tilavet, “takip etmek, izlemek, yansıtmak” demektir. Dilin ve organların okumasıdır. Kırâet gibi entelektüel faaliyet değildir. Bu yüzden Kur’an okurken Allah’a sığınmayı emreden âyetlerde tilâvet değil kırâet kullanılır (16:98). Çünkü şeytan, Kur’an’ı anlama çabasına yönelik kıraeti —tilaveti değil- saptırır. Kırâet tek kelimede olur, tilâvet olmaz (Furûk).
30
neticede (Allah) onlara karşılıklarını tam olarak ödeyecek, üstelik kendisinden bir bağış olarak fazlasını da lutfedecektir: zira O tarifsiz bir bağışlayıcıdır, şükre ziyadesiyle karşılık verendir.
Sonraki 15 ayet →