1
SEN EY Nebî![³⁷¹⁰] Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde ol! (Açıktan) inkâr edenlere ve ikiyüzlü davrananlara uyma! Unutma ki Allah her şeyi bilendir, her hükmünde tam isabet edendir.[³⁷¹¹]
[3710] Allah Rasûlüne doğrudan hitap eden bu âyeti, nübüvvet ailesinden söz eden “tüm nebîlerden söz almıştık; senden, Nûh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan” şeklindeki 7. âyetle birlikte düşünmek gerekir. [3711] Aslında yapılması serbest olan bir davranıştan sırf toplumsal baskıdan çekinerek vazgeçmek ve o kolektif yanlışı sorgulamamak, bu ilâhî uyarının gerekçesini oluşturmaktadır. Benzer bir durum üzerine nâzil olan Tahrim sûresinin girişi ile bu sûrenin girişi arasındaki yakınlık dikkat çekicidir.
2
(Sadece) Rabbinden sana bildirilene uy! Çünkü Allah yaptığınız her bir şeyden haberdardır.
3
Ve yalnızca Allah’a dayan: zira dayanak ve savunucu olarak[³⁷¹²] Allah yeter.[³⁷¹³]
[3712] Vekîl için bkz: 17:2, not 9. [3713] Yani: toplumsal baskıya karşı “koruyucu otorite” olarak Allah yeter. Toplumun nesnesi olmak istemeyen, mutlaka daha üstün bir otoriteye dayanmalıdır. O Allah’tır. İnsan ancak o zaman toplum içerisinde özneliğini muhafaza edebilir.
4
ALLAH hiç kimse için bir bedende iki kalp[³⁷¹⁴] yaratmamıştır; aynen böyle, vücudunu annenizin vücudu gibi haram saydığınız eşlerinizi de hiçbir zaman sizin gerçek anneleriniz kılmamıştır;[³⁷¹⁵] yine evlatlıklarınızı da sizin gerçek çocuklarınız kılmamıştır:[³⁷¹⁶] bütün bunlar (düşünmeden) ağzınıza aldığınız boş laflardır; ne ki Allah yalın gerçeği söyler ve O hep doğru yolu gösterir.[³⁷¹⁷]
[3714] Veya: “iki akıl” ya da “iki vicdan”. Yani bir şey aynı anda hem hak hem bâtıl, hem beyaz hem siyah, hem soğuk hem sıcak olamaz. Bu sûre bağlamında bir kadının aynı anda hem eş hem anne olamayacağı vurgusunu taşır. Eğer meseleye Zeyd ve Zeyneb özelinde bakacak olursak, ‘evlatlığın’ aynı anda hem mahrem hem namahrem olamayacağı vurgusunu taşır. Eşyanın hakikati sabittir. İlâhî yasalar herkes için geçerlidir. Âyet, psikolojik açıdan çift kişilikli ve şizofren tavra işaret eder. [3715] Mücadile sûresinin ilk dört âyetinde ele alınan zıhar geleneğine atıftır. Bâtıl inanca dönüşmüş bu gelenek kadınları sorumsuz erkeklerin elinde inletiyordu. Çünkü zıhar yapılan kadın elbette onu yapan kocanın annesi olmuyor, fakat karısı da olamıyordu. Dahası bir başkasıyla da evlenemiyor çünkü evli sayılıyordu. [3716] Zımnen: Gerçeği kabullenin! Cümle, cahilliyye tebenni’sine atıftır. Mesela Hz. Ömer’in babası Hattab, Âmir b. Rebia tarafından; Salim, Ebu Huzeyfe tarafından; Mikdat b. Amr, Esved b. Abdiyeğus tarafından; Zeyd b. Harise, nübüvvetinden önce Hz. Muhammed tarafından evlat edinilmişti. Sahabe bu âyeti lafzî bir mânada anlamamış olmalı ki, âyet indikten sonra da Mikdat’ı öz babasına nisbetle “Mikdad b. Amr” diye değil, evlatlık alan Esved’e nisbetle “Mikdad b. Esved” künyesiyle anagelmişdir. Zeyd Suriye’de yerleşik Kelboğulları kabilesindendi. Bir kervanla yolculuk yaparken haramiler kervanı basıp onu esir alarak satmışlardı. Hakîm b. Hizam onu satın alarak teyzesi Hatice’ye hediye etti. Hatice de eşi Muhammed b. Abdullah’a hediye etti. O da usulüne uygun bir ilan yaparak onu evlat edindi. O artık “Muhammed’in oğlu Zeyd” diye anılmaya başlamıştı. Âyet kimsesiz veya bakıma muhtaç bir çocuğun bakımını üstlenmeyi asla yasaklamaz, nesebin karışmasıyla sonuçlanacak yöntemleri yasaklar. Zira gerçek nesebini sonradan öğrenen evlatlıklar, benliklerinde büyük bir yıkım hissederler. Çünkü aidiyet duygusu kişiliği ayakta tutan temellerdendir. Amaçlardan biri de ileride doğabilecek telafisi zor nesep sorunlarının daha baştan önüne geçmektir. Kişinin gerçek nesebinin birtakım gerekçelerle tezyif edilmesi, sadece akrabalık bağlarının adresini değil, evlilik yoluyla kurulacak muhtemel bağların adresini de şaşırtacaktır. Bu kendisine nikâhı düşen birini yasak kapsamına sokarken, nikâhlanması yasak olan birini de o kapsamdan çıkarabilir. Bir başka mahzuru da, başta miras hukuku olmak üzere doğabilecek hukukî sorunlardır. Çözümü mümkün olan bu sorunlara yol açmadan muhtaç bir çocuğu alıp yetiştirmenin Allah’ın razı olduğu sâlih amellerin başında geldiğini asla unutmamak gerekir. Evlat edinilen çocuk ile ilgili çıkabilecek mahremiyet sorunlarını aşmak için şer’i kapılar konulmuştur. Erkek çocuk için oldukça esnek olan süt anneliği müessesesi, kız çocuk için de Nisâ 23’te sonradan alınan eşin yanında getirdiği önceki kocasından olma kız çocuğu (oğulluk) için konulan “hanede yetişme” (fî hucûrikum) şartı, ulemamızın üzerinde durması gereken çözümler için yol göstericidir (4:23’ün ilgili notuna bkz). [3717] Zımnen: Siz bir şeye öyle dediğiniz için o öyle olmaz. Bir şey neyse odur. Siz onu bilmeseniz ya da yanlış bilseniz ya da kasten onun mahiyetine müdâhale etseniz de o odur. Zımnen: Eşyanın yerini Allah tayin etmiş ve her şeyi yerli yerinde yaratmıştır: onun yeriyle oynamayın! Aslında İslâm öncesi Arap insanının zamana sunî müdâhalesi olan nesi uygulaması, yine bazı hayvanları yaratılış amacı dışına çıkararak kutsallık atfı yoluyla hakikate müdâhale etmesi hep bu tür uygulamaların farklı alanlardaki tezahürüdür (9:37 ve 5:103).
5
(Şu halde evlatlıkları) babalarına nisbet ederek çağırın,[³⁷¹⁸] bu Allah katında daha hakkaniyetli bir davranıştır; eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, zaten unutmayın ki onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır;[³⁷¹⁹] bu konudaki yanılgılarınızdan dolayı size bir vebal yoktur; fakat asıl kalbinizdeki kasıt (belirleyicidir): zaten Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.[³⁷²⁰]
[3718] Bu ilâhî tavsiyeyi sahabe lafzî mânaya indirgememiş olacak ki Ebu Huzeyfe tarafından evlatlık edinilen Salim’e “Ebu Huzeyfe’nin mevlası Salim” dedikleri halde, Esved b. Abdiyeğus tarafından evlat edinilen Mikdad’ı, asıl babasına nisbetle “Mikdat b. Amr” diye değil “Mikdat b. Esved” diye çağırmaya devam etmişlerdir. [3719] Yani, evlatlıklarınızla ilişkinizi onların gerçek neseplerini yok sayarak gerçeği gizlemeyin! Onun kimliğini ve aidiyetini tezyif etmeyin! Bunun ileride doğabilecek mahzurlarını düşünün (4. âyetin notuna bkz). [3720] İmam Şafii bu âyetten evlat edinmenin hükümsüz olduğu sonucunu çıkarmıştır. Fakat İmam Ebu Hanife, bu âyetin evlat edinmeyi hükümsüz kılmayıp sadece hukukî düzenleme getirdiği kanaatindedir.
6
Nebî inananlara kendi öz varlıklarından daha öncelikli gelir;[³⁷²¹] (o onlara baba gibi olduğundan) eşleri[³⁷²²] de onların anneleridir. Böyle olduğu halde, Allah’ın yasasında yer aldığına göre akraba olanların birbirleri üzerindeki hakları mü’minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidir;[³⁷²³] ancak, geri kalan dostlarınıza da iyi davranmak durumundasınız: zaten bu da yasada kayıtlıdır.[³⁷²⁴]
[3721] Yani: Onun mü’minler üzerindeki hakkı, mü’minlerin kendileri üzerindeki hakkından önceliklidir. Rasulullah şöyle buyurur: “sizden biri beni kendisine öz varlığından, malından, evladından ve herkesten daha çok sevmedikçe gerçek imana ulaşamaz” (Buhârî). [3722] İbn Mesud, Übey b. Ka’b ve İbn Abbas bu âyeti hep ve huve ebun lehum tefsîrî ibâresiyle birlikte okurlardı. Parantez içi açıklamamızın gerekçesi budur. Hasan, Katâde ve İkrime de bu açıklamayla birlikte okumuşlardır (Taberî). Bu âyet, “Dahası, sizin ne Allah Rasûlü’nü üzmeniz, ne de ölümünden sonra onun eşleriyle evlenmeniz ebedîyen helâl değildir” (53) âyetiyle birlikte anlaşılmalıdır. [3723] Veya minin beyaniyye vurgusuyla: “birbirine akraba olan mü’minler ve muhacirler (kâfir akrabalardan ve hicret etmeyip Mekke’de kalmış mü’min akrabalardan) daha önceliklidirler” (Krş: 8:72-75; bkz: İbn Âşûr). [3724] Bu âyet miras ve vasiyetle sınırlanırsa, “kayıtlı yasa” ile 4:7-13 ve 33. âyetlerde yer alan hükümler anlaşılır.
7
HANİ bir zaman da tüm nebîlerden söz almıştık;[³⁷²⁵] senden, Nûh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan… İşte bütün bunlardan sapasağlam bir söz aldık;
[3725] Bu âyet, “Sen ey peygamberler ailesinin ferdi” diye başlayan 1. âyete atıftır.
8
ta ki O, sözlerine sadık kalanların sadâkatlerine buldukları karşılığın hesabını sorabilsin:[³⁷²⁶] zira O, inkârcılar için elem verici bir azap hazırlamıştır.
[3726] Peygamberler ve ümmetlerinden karşılıklı sorulacak hesap için bkz: 7:6.
9
Siz ey iman edenler! Sayısı belirsiz ordular üzerinize geldiğinde Allah’ın size olan nimetini hatırlayın;[³⁷²⁷] onların üzerine bir bela kasırgası[³⁷²⁸] ve görmediğiniz (semavî) ordular gönderdik:[³⁷²⁹] ama Allah yapıp ettiklerinizi görmekteydi.
[3727] H. 5. yılın Şevval ayında gerçekleşen Hendek savaşına atıf. Kaynaklar müttefik düşman ordularının sayısını 24 bin olarak verir. Bir koldan Yahudi Kaynuka ve Nadîr oğulları, bir başka koldan Ğatafan kabileleri (Süleym, Amir, Fezare/Hanife, Mürre, Eşca‘, Sa‘d, Esed oğulları), bir koldan da Kureyş Medine’ye saldırıya geçti. Buna karşılık 3000 kişiden oluşan Medine savunması şöyleydi: Mü’minler Sel’ dağını arkalarına alarak Uhud istikametindeki kuzeybatıya hendekler kazdılar. Doğu ve güneybatı tarafları kayalık olduğu için geçit vermiyordu. Müslümanların müttefiki Kurayza ihanet etti. Sa’d b. Ubade yollanıp Kurayza’nın ihanetinin kesinleştiği öğrenildi. Ğatafan’dan Eşca’a mensup Nuaym b. Mes’ud Müslüman oldu ve Rasulullah’tan görev istedi. Rasulullah ondan şer ittifakını bozmasını talep etti. İhanet eden Kurayza ile Kureyş’in ittifakını bozmayı başardı. Bu “Allah’ın nimeti” idi. Düşmanı kaçırtan kasırga, dondurucu soğuk, hepsinden öte kalplerine düşürülen korku “Allah’ın nimeti” idi. Görünmeyen bir el mü’minlerin yüreğine cesaret ve metanet, düşmanların yüreğine korku ve kasvet salıyordu. [3728] Rîh’i bu şekilde çevirimizin gerekçesi için bkz: 30:51, not 60. [3729] Bu âyetin ilk notuna bkz.
10
Hani onlar önünüzden ve sizin ardınızdan üzerinize gelmişlerdi;[³⁷³⁰] işte o an gözlerin yuvalarından fırladığı, yüreklerin ağızlara geldiği bir andı; öyle bir hal ki, Allah’ın ne yapacağı hakkında binbir çeşit zanna kapılıyordunuz.
[3730] Lafzen: “üstünüzden ve sizin alt tarafınızdan..” Müslümanlar, müttefik düşman orduları ile kendilerini arkadan hançerleyen Kureyzaoğulları arasında sıkışıp kalmışlardı.
11
İşte o anda ve orada mü’minler sınanmışlar, şok bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.[³⁷³¹]
[3731] Bu durum Hendek savaşının en kritik günlerinde yaşanmıştı. Hatta bunlardan birinde Kureyş’ten bir müfreze hendeği geçmiş, Hz. Ali komutasındaki bir müfreze de onlara karşı koymuştu. Düşman, mü’minleri ok ve taş yağmuruna tutmuş, herkesin yüreği ağzına gelmişti. İlk defa o gün Rasulullah ve mü’minler namazlarını eda edememişler, gün bitiminde Rasulullah hepsini birlikte kıldırmıştı.
12
O sırada ikiyüzlüler ve kalplerinde hastalık olanlar diyordu ki:[³⁷³²] “Allah ve Rasulü bizi yalnızca boş vaadlerle avuttu.”[³⁷³³]
[3732] Bu zümre ile ilgili genel bir okuma için bkz: 74:31, not 24. [3733] Bu âyet şu olayla birlikte düşünüldüğünde daha iyi anlaşılır: Hendekler kazılırken Selman ve Huzeyfe’nin de aralarında bulunduğu gurup kendi paylarına düşen yerde hendek kazarken bir kaya çıkmıştı. Tüm çabaları sonuçsuz kalmış, kaya değil balyoz kırılmıştı. Allah Rasûlü’ne durum haber verildi. Olay yerine gelerek balyozu aldı ve kayaya vurdu. Her vuruşta kayanın bir parçası kopuyor ve kıvılcımlar saçılıyordu. Rasulullah o kıvılcımlara işaretle Pers, Bizans ve Yemen saraylarının ümmetinin eline geçeceğini müjdeliyordu. İşte içinde bulunulan zor zamanla bu müjde arasında makul bir bağlantı kuramayan hasta kalpliler, bunu “boş vaad” olarak gördüler.
13
Yine o sırada onlardan bir tayfa da çıkmış, “Ey Yesripliler! Sizin yurdunuz yuvanız elden gidiyor, derhal (eve) dönün!”[³⁷³⁴] demişti; yine bir başka gurup da evleri korumasız olmadığı halde “Evlerimiz korumasız” diyerek Nebî’den izin istemişlerdi; oysa onların maksatları cepheden kaçmaktı.
[3734] Bu sadece “eve dönün” anlamını değil, “eski kimliğinize dönün” ya da “dâvâdan dönün” imasını da içeren bir ayartma çağrısıdır.
14
Eğer şehrin her yanından üzerlerine hücum edilseydi ve onlardan da fitne çıkarmaları istenseydi, onlar bunu bir an bile duraksamadan yaparlardı.
15
Oysa ki onlar, daha önce kaçmayacaklarına dair Allah adına söz vermişlerdi: ama (olsun), nasıl olsa Allah’a verilen sözün hesabı sorulacaktı.[³⁷³⁵]
[3735] 4. âyet ışığında, “Bir göğüste iki kalp olsaydı insan nasıl davranırdı?” sorusunun cevabı.
16
De ki: “Eğer ölümden ya da öldürülmekten kaçtıysanız, kaçmanızın size hiçbir yararı yok; zira böyle bir durumda bile, sadece kısa vâdeli bir haz elde etmiş olacaksınız.”
17
De ki: “Eğer Allah sizi bir zarara uğratmayı dilese, sizi O’na karşı kim koruyabilir? Ya da size bir rahmet takdir etse (sizi bundan kim mahrum edebilir)?” Onlar kendileri için, Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilirler.
18
Doğrusu Allah içinizden (başkalarını savaştan) caydıranları da, kendileri muharebeye çok az katıldıkları halde, kardeşlerine “Haydi, katılın bize!” diyenleri de çok iyi bilir.
19
Size yönelik bir kıskançlık bu;[³⁷³⁶] öte yandan tehlikeyi hissettikleri zaman da sanki ölüm tarafından çepeçevre kuşatılmışlar gibi gözleri dönmüş bir halde sana (yalvarırcasına) baktıklarını görürsün; tehlike geçtiğinde ise, mal hırsıyla kıskançlık edip sivri ve keskin bir dille size hücum ederler. İşte bunlar inanmamışlardır; Allah da onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır: zira bu Allah için oldukça kolaydır.
[3736] Ya da: “(gûya) sizin üzerinize titremek ve sizi esirgemekmiş bu”.
20
Onlar, müttefiklerin (gerçekte) ayrılmadığını sanıyorlar; ama eğer müttefikler dönüp gelecek olsalar, bu kez de onlar çölde bedeviler arasına karışıp haberlerinizi (uzaktan) almayı tercih edecek kadar (sıvışmayı) isterler; hoş, eğer aranızda bulunmuş olsalardı da, göstermelik bir iki hareket dışında asla savaşmayacaklardı.
21
DOĞRUSU Allah Rasûlü sizler için, Allah’ın ve âhiret gününün ödülünü uman ve Allah’ı sürekli hatırda tutan herkes için güzel bir örnek teşkil eder.[³⁷³⁷]
[3737] Teessi (usve), taklit ve teşebbüh değil, birinin yaptığını onun maksadını gözeterek yapmaktır. Usve ilan edilen “model” kılınmıştır. Sadece üretilebilir olanlar model gösterilebilir. Elçiler örnek alınsın diye insanlar arasından seçilmişlerdir: yerde yürürler, iz bırakırlar ve izlenirler. Bu âyetin nüzul ortamıyla ilişkisi açık: Allah Rasûlü en kritik insanî durumlarda bile duruşunu bozmuyordu. Âlemlere rahmet olmak, bütün bir insanlığa model olmak demekti. Bu ise, iyilik artsın diye varlığını sadaka vermekti (Krş: 2:143).
22
Nitekim mü’minler müttefikleri gördüklerinde: “Allah ve Rasulü’nün bize vaad ettiği şey işte budur!” ve “Allah da doğru söylemiştir, Rasulü de…” derler. Dahası, bu onların yalnızca imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır.
23
Mü’minler içerisinde Allah adına verdikleri söze sadık kalan nice yiğitler var; onlardan kimi kendini adak olarak sunmuş[³⁷³⁸] kimi de sırasını beklemekte, fakat asla sözünden dönmemektedir.[³⁷³⁹]
[3738] Nahbın aslî anlamına istinaden. Şu âyet bu adanmışlığın talimatıdır: “De ki: Benim tüm istek ve arzum, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir” (6:162). [3739] Şu olay bu âyeti açıklayıcıdır: Bir gurup sahabe girdikleri her savaşta şehid oluncaya kadar çarpışacaklarına dair ant içmişlerdi. Onlardan ikisi olan Hz. Hamza ve Hz. Mus’ab Uhud’da şehid olmuşlar, geride kalanlarsa sözlerini asla bozmamışlardı (Zemahşerî).
24
Neticede Allah sözüne sadık kalanların sadâkatlerini ödüllendirmek, iki yüzlü davrananları da isterse cezalandırmak ya da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul etmek için (böyle yapmıştır): çünkü Allah zaten tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
25
Allah, kinleriyle birlikte küfre gömülenleri geri püskürtmüş, ellerine hiçbir şey geçmemiştir; zira Allah mü’minlere savaşta da yeter: ve zaten Allah eşsiz bir kuvvet, mutlak bir izzet sahibidir.
26
Yine O, geçmiş vahyin mensuplarından düşmana destek verenleri kalelerinden çıkarmış ve kalplerine korku salmıştır; (baksanıza), bir kısmını öldürüyor bir kısmını da esir alıyordunuz.[³⁷⁴⁰]
[3740] Kurayzaoğulları yıllardır iç içe yaşadıkları mü’minleri en zor zamanda sırtlarından hançerleyerek müşrik saldırganların yanında yer almışlardı. Müttefikler bölgeyi terk eder etmez Müslümanlar Kurayzaoğulları üzerine yürüdü. Onlar kalelerine çekilmişlerdi. Yaklaşık üç hafta süren sıkı bir kuşatma sonunda kendileri hakkındaki hükmü Medineli müttefikleri Sa’d b. Muaz’ın vermesi şartıyla teslim oldular. Rasulullah da bu şartı kabul etti. Sa’d onlar hakkında kendi kitaplarıyla hükmetti (Tesniye, 20:l0-14). Hz. Peygamber, hükmün Tevrat kaynaklı oluşunu şöyle dile getirdi: “Onlar hakkında yedi kat göğün ötesindeki hükümle hükmettin”.
27
Böylece O sizi onların arazilerine, yurtlarına ve mallarına mirasçı kıldı; dahası ayak basmadığınız bir nice toprağı da (vaad etti): zira Allah her şeye kadirdir.
28
SEN ey Nebî! Eşlerine de ki: “Eğer sizler bu dünya hayatını ve onun lüksünü istiyorsanız, gelin size dünyalığınızı vereyim ve sizi güzellikle (boşayıp) bırakayım;
29
yok eğer Allah’ı, Rasulü’nü ve âhiret yurdunun (mutluluğunu) istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyi davranışı tabiat haline getirenlere muhteşem bir ödül hazırlamıştır!”[³⁷⁴¹]
[3741] Bu âyetlerin indiği dönemde İslâm cemaati, savaş gelirlerinden paylarına düşenle refah standartlarını yükseltmişti. Fakat bu Rasulullah’ın hanelerine yansımadı. Onlar da, kendilerince haklı gerekçelere sığınarak, herkese düşen pay gibi pay istediler. Oysa Allah Rasûlü’nün gözettiği ilke yönetimi altındaki ortalama tabakanın standartlarında yaşamaktı. Eşleri refah paylarını artırmakta ısrar edince onları ayrılıp ayrılmamakta muhayyer bıraktı. Hz. Âişe “Allah Rasûlü’nü dünya nimetlerine tercih ediyorum!” dedi ve bunu diğerleri takip etti. Bazen eşleriyle ilişkileri kopma noktasına kadar gelen Rasulullah, eşlerine ömrü boyunca bir tek fiske dahi vurmadı.
30
Ey Nebî hanımları![³⁷⁴²] İçinizden her kim açık bir hayasızlık yaparsa,[³⁷⁴³] onun azabı ikiye katlanır:[³⁷⁴⁴] zira bu Allah için çok kolaydır.
[3742] Nebî hanımları için kullanılan nisa’ burada ve 32. âyette doğrudan Allah Rasûlü’nün nebîlik vasfına nisbet edilirken (nisae’n-nebî), ezvac hep zamir kullanılarak (ezvace-hu, ezvaci-ke) nisbet edilir (6, 28, 50, 53, 59 ve 66:1 ve 3). Bu ayrımdan yola çıkarak “Ey Nebi’nin hanımları!” diye başlayan talimatların gerekçesinin Rasulullah’ın nübüvvet makamından kaynaklandığı sonucuna varırız. Ezvâc’a “eş” nisâ’ya “kadın veya hanım” karşılıklarını tercih etmemiz de bu ayrımı vurgulamaya yöneliktir. [3743] Sınırlarının dışına çıkan ve değerinden taşra çıkan her şey fâhiş olarak adlandırılır. Mesela “cimri”ye de fâhiş denilir (Mekâyîs). [3744] Eğer bununla dünyevî ceza kastediliyorsa, Nûr 2’deki cezanın iki katı kastediliyor demektir. Azabın iki kat olması, Nebî’nin eşlerinin hem sosyal statüsünün yüksekliğine hem de örnek olmalarına bir atıftır. Örfte hür insanların cezası kölelerinkinin iki katı idi. Mamafih örnek kişinin suç işlemesi kötülüğü teşvik anlamına gelirdi ki, bu da suçun ikiye katlanması demekti.
Sonraki 30 ayet →