Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Rum 1 / 60
1
Elif-Lâm-Mîm!
M.İslamoğlu 30:1
2
RUMLAR yenilgiye uğradılar,[³⁵⁵⁷] [3557] Şaz bir kıraatta bu ve müteakip âyetteki edilgen ve etken çatı tersine döndürülerek ğalebeti’r-rûm… seyuğlebûn (Rumlar galip geldiler… bu galibiyetlerinin ardından yenilecekler) şeklinde okunmuştur. İtibar görmeyen bu okuyuş, Bizans-Müslüman çatışması özelinde açıklanmıştır (Ebüssuud; krş: Zemahşerî). Buna göre Bizans, Müslümanları yenilgiye uğrattığı Mute’den bir kaç yıl sonra ilk kez Yermuk yenilgisini tatmıştır. Daha sonra da, İstanbul’un fethiyle tarih sahnesinden silinene dek geri çekilişi sürecektir. Bu okuma tercih edildiğinde dahi, bu âyetlerin gayba ilişkin mucizevî haber değerinden hiçbir şey eksilmez. Ne var ki bu tür bir okuma, metnin iç ve dış bağlamıyla uyuşmaz. Tercihimiz, ortak kabul görmüş tek okumadır (Taberî).
M.İslamoğlu 30:2
3
(üstelik) en yakın yerde;[³⁵⁵⁸] ama onlar, bu yenilgilerinin ardından yeniden galip gelecekler; [3558] Yani: “Bizans’ın merkezinde”. Persler, Bizans’la aralarındaki kadim rekabette Bizans’ı 7. yüzyılın başlarında Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’da kesin yenilgiye uğratarak geri çekilmeye mecbur bıraktılar (Meale Giriş’e bkz).
M.İslamoğlu 30:3
4
(hem de) bir kaç yıl içerisinde[³⁵⁵⁹] -tabi ki) mutlak karar, öncekinde de sonrakinde de Allah’a aittir-: (Şimdi müşriklerin sevindiği gibi) o gün de mü’minler sevinecekler;[³⁵⁶⁰] [3559] Bid‘ 3’ten çok 10’dan az olan rakamlar için kullanılır. [3560] Vahiy, bozulmuş da olsa kitaplı bir dine mensup olan Hıristiyanlarla düalist bir şirke dayalı Zerdüştîler arasındaki savaşta, mü’minlerin birincilerden yana duruşlarını onaylıyor.
M.İslamoğlu 30:4
5
Allah’ın yardımı sayesinde…[³⁵⁶¹] O tercih edene/tercih ettiğine yardım eder: zira O her işinde mükemmel olan, sonsuz merhamet sahibidir. [3561] Bu mucizevî ihbar aynen gerçekleşti. Bu âyetlerin inişinin üzerinden 9 yıl geçmişti ki, Pers karşısında tarih sahnesinden silinmekle yüz yüze gelen (girişe bkz.) Bizans, hiç beklenmedik bir biçimde yeniden toparlandı ve karşı saldırıya geçti. İmparator Heraklius liderliğinde yapılan bu karşı hücum sonucunda Bizans ordusu 624’te Zerdüşt’ün doğduğu yere (Azerbaycan) girerek tüm Zerdüştîlerin merkezî ateş tapınağını yerle bir etti. Bizans’ın bu ilk büyük zaferi Bedir’le aynı aya denk gelmişti (Ramazan/ Ocak). 627’de Ninova’da Pers ordusu ölümcül bir darbe aldı. 628’de Pers başkenti düştü. I. Hüsrev bir iç darbeyle devrildi ve 18 oğlu öldürüldü. Kendisi hapiste öldü. O dönemde Hıristiyanlar akidevi mânada “kâfir” sayılmıyorlardı. Zira henüz kendilerine ulaşan bir davet yoktu ve dolayısıyla onlar da inkâr etmiş değillerdi.
M.İslamoğlu 30:5
6
(Bu) Allah’ın kesin[³⁵⁶²] vaadidir. Allah vaadinden dönmez; ne var ki insanların çoğu (bunu) bilmezler: [3562] Mutlak ve yalın halde gelen tümleç, anlama “kesinlik” katmaktadır (İbn Âşûr). Başta Gibbon olmak üzere tüm Bizans otoriteleri, Bizans’ın bir daha belini doğrultacağına hiç kimsenin ihtimal vermediğini söylerler.
M.İslamoğlu 30:6
7
onlar sadece bu dünya hayatının[³⁵⁶³] görünür yüzünü tanırlar, ama onlar (görünmeyen) öteki hayattan gafildirler.[³⁵⁶⁴] [3563] Veya: “hayatın en aşağı mertebesinin” (Tamlamanın açılımı için bkz: 87:16). [3564] Krş: “Onların bilgi ufku da işte bu (dünya ile) sınırlıdır” (53:30). Buradaki âhiret, hem bu dünya hayatının iç yüzünü hem de bu hayatın arka yüzü olan öte dünyayı çağrıştırmaktadır. Zımnen: Hayatın iç yüzünü görmek için, insanın iç gözünü kör etmemiş olması gereklidir.
M.İslamoğlu 30:7
8
Şimdi onlar kendi iç dünyalarında hiç muhasebe yapmazlar mı? Allah gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri asla bir amaç ve anlamdan,[³⁵⁶⁵] dahası sınırlı bir ömürden yoksun olarak yaratmamıştır. Ne var ki insanlardan bir çoğu Rablerine kavuşacaklarını inatla inkâr etmektedirler.[³⁵⁶⁶] [3565] Bi’l-hakk, yaratılışın anlamlı ve amaçlılığını ifade eder (Bkz: 14:19 ve 18:13, notlar 20 ve 15). Her şeyin bir amacı olsun da insan gibi bir şaheserin amacı olmasın mı? [3566] Bir önceki cümle ve notuyla ilişkisi açıktır: Âhireti inkâr, temelde insanın anlam ve amacını inkâr demek olan nihilizmdir. Bu, insan soyuna yapılabilecek en büyük kötülüktür.
M.İslamoğlu 30:8
9
Onlar yeryüzünde dolaşmıyorlar mı? Artık kendilerinden öncekilerin nasıl bir âkıbete uğradıklarını görselerdi bari: Onlar kendilerinden daha güçlüydü ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı;[³⁵⁶⁷] dahası onlar orayı, berikilerden çok daha fazla mamur ve müreffeh hale getirmişlerdi; üstelik, onlara da elçileri hakikatin apaçık belgeleriyle gelmişti: neticede onlara zulmeden Allah değildi, ama asıl onlar kendi kendilerine zulmettiler.[³⁵⁶⁸] [3567] Benzer bir âyet için bkz: 40:21. [3568] Emanete mutlak mülkiyet olarak baktılar ve emanete ihanet ettiler. İhanet ettikleri emanet sadece servet değildi, kendileri de bir emanetti: Şahit olmaya gelmişlerdi; sahip olmaya yeltenince servete ait oldular. Sonuçta ne sahip olabildiler ne de şahit…
M.İslamoğlu 30:9
10
Nihayet böylelerinin akıbeti, Allah’ın âyetlerini yalanlamaları ve onları alaya almaları nedeniyle beterin de beteri oldu.
M.İslamoğlu 30:10
11
ALLAH insan neslini yoktan var ettiği gibi,[³⁵⁶⁹] sonra bu (yaratışı) tekrarlayacaktır: en sonunda hepiniz O’na döndürüleceksiniz. [3569] Halk farklı bir bağlamda hem “yaratılış” anlamına mastar, hem de “insan nesli, insanlık” anlamına isim olarak kullanılır (Bkz: 14:19, not 21).
M.İslamoğlu 30:11
12
Ve Son Saat’in gelip çattığı gün, suçlular tüm umutlarını yitirecekler:[³⁵⁷⁰] [3570] İblis ile aynı kökten gelen yublisu, “İblisleşecekler” çağrışımına sahiptir (Bkz: 6:44, not 33).
M.İslamoğlu 30:12
13
zira ortak koştukları varlıkların hiç birinden bir şefaat görememişlerdir; oysa ki onlar ortak koştukları varlıklar sebebiyle kâfir olmuşlardı.[³⁵⁷¹] [3571] Veya Ankebut 25 ışığında: “..onlar ortak koştukları varlıkları reddeder hale gelmişlerdi”. Ya da “(Putlar) bu ortaklarını reddetmişlerdi.”
M.İslamoğlu 30:13
14
Ve Son Saat’in gelip çattığı gün, safların ayrılacağı bir gün olacaktır:
M.İslamoğlu 30:14
15
Artık, iman eden ve imana uygun iyi işler işleyen kimseler tarifsiz bir mutluluk bahçesinde, ruha safa veren bir mûsikî ile mest olacaklar;[³⁵⁷²] [3572] Veya: “sevince gark olacaklar”. Ravda için bkz: 42:22. Burada ve Zuhruf 70’te geçen yuhberûnun türetildiği el-hubûrun lügat mânası “şiddetli sevinç” ya da “insana neşe ve sevinç taşıyan şey”dir (Lisân ve Tâc). Veki’ bu kelimeyi “cennet şarkıları dinlerler” şeklinde açıklamıştır. Zemahşerî bunu tefsir sadedinde, Allah Rasûlü’nün cennette müzik ve şarkı dinlemeye ilişkin bir soruya verdiği olumlu cevabı nakleder (Krş: Zeccâc). Cennetliklere koro halinde müzik dinletisi hakkında hadisler vardır (Tirmizî, Sıfatu’l-Cenne, 24). Müzik hakkında lehte ve aleyhte tüm hadisleri değerlendiren mütekâmil bir risale için bkz: İbn Hazm, el-Ğınâu’l-Mulhî (Resâil içerisinde, Beyrut, 1987).
M.İslamoğlu 30:15
16
ama inkâr eden, âyetlerimizi ve âhiret buluşmasını yalanlayan kimselere gelince: işte böyleleridir azabın içerisinde (yaptıklarıyla) yüzleşecek olanlar.[³⁵⁷³] [3573] Muhdarûnu çevirimiz için bkz: 34:38, not 53.
M.İslamoğlu 30:16
17
ŞU HALDE akşama ulaştığınızda ya da sabah kalktığınızda, yüceler yücesi Allah’ı anın;[³⁵⁷⁴] [3574] İbn Abbas’a atfedilen bir yoruma göre “akşam” ve “yatsı” birlikte kastedilmiştir (Taberî). Tesbih, bilinen vakitlerle birlikte kullanıldığında doğrudan namaza delâlet eder. Aksi halde bu emrin hayatta namaz dışında bir karşılığı bulunmamaktadır.
M.İslamoğlu 30:17
18
Göklerde ve yerde her tür sena ve övgüye lâyık tek varlık O olduğuna göre, öğleyin ve akşama girerken de (O’nu anın).[³⁵⁷⁵] [3575] Lafzen: “akşama girerken ve öğleyin”. Bu şekilde formüle edilme gerekçesi fasıladan kaynaklanmış olabilir. İbn Abbas’a göre ‘aşiyyen “ikindi namazına” işaret etmektedir (Taberî). Tâhâ 130 ve Hûd 114, Allah Rasûlü’nün beyanî sünnetinin de delâlet ettiği gibi yıllar öncesinden beş vakit namazı emretmişti (Adı geçen âyetlerin ilgili notlarına bkz). Dilsel olarak 5 vakte delâlet eden âyetlerden yıllar sonra gelen bu âyet gibi iki vakte ve Bakara 238 gibi tek vakte delâlet eden âyetler, gündelik hayatın dağdağası içinde beş vakit arasından gevşeklik eğilimi gösterdikleri vakitler konusunda İslâm cemaatini uyarma amacı taşımaktadır.
M.İslamoğlu 30:18
19
O ölüden diriyi meydana getirir, diriden de ölüyü meydana getirir;[³⁵⁷⁶] ve ölü toprağa can verir: işte siz de böyle çıkarılacaksınız. [3576] Hz. Nûh’un oğlu Ken‘an diriden çıkmış ölüdür, Azer’in oğlu Hz. İbrahim ölüden çıkmış diridir.
M.İslamoğlu 30:19
20
Sizi toprak türünden[³⁵⁷⁷] yaratması, O’nun kudret delillerinden biridir; sonra siz (bir süreç içinde) beşer olarak gelişip kişilik kazandınız.[³⁵⁷⁸] [3577] Belirsiz formun “tür” vurgusuyla (İtkân II, 291). [3578] Beşerin lügat mânasına dair ayrıntılı not için bkz: 15:28. İntişârın içerisinde, “aynı türe ait bireylerin kendilerini gerçekleştirmesi, şahsiyet kazanarak farklılaşması” anlamı zaten vardır. Zımnen: En basit varlıktan bir şaheser çıkaran Allah böyle bir şeyi anlamsız ve amaçsız yapar mı? Toprağın bir amacı olsun da, insanın bir amacı olmasın mı?
M.İslamoğlu 30:20
21
Yine sizin için kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhameti yerleştirmesi de O’nun kudret delillerinden biridir: Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.[³⁵⁷⁹] [3579] Karşıt cinslerin yaratılış amacının çarpıcı beyanı: Bedende başlayıp onu aşarak ruhu kucaklayan sevgi, bu sevginin sonucunda hayat tohumunun toprağını bularak mahlukat ağacının en soylu meyvesi olan insana dönüşmesi. Bu sayede cinsellik süflî bir arzu olmaktan çıkıp ulvî bir hizmet halini alır. Tıpkı kâinat nasıl cazibe ipliği sayesinde kaostan kurtuluyorsa, insan da meveddetten kaynaklanan bu cezbe sayesinde soyu tükenerek yok olmaktan kurtulur. Zevciyyet ve sükunetin halk fiili ile gelmesi, bunların mutlak Zat’tan mümkin zata yansıyan zati bir tecelli olduğunu gösterir. Sevgi ve merhametin ca‘l fiili ile gelmesi ise bu ikisinin kulun fiiline bağlı olduğunu gösterir (halk ve ca’l fiilleri arasındaki fark için bkz: 78:9, not 9). Dolayısıyla bu sonuncuların verilmesi için insanî gayret şarttır. Meveddet ve rahmet, kadın ve erkeği birlikte tutan iki unsurdur. Sevgi tekâmül ettirilmezse, cinsellik tükenince o da biter. Fakat rahmet cinsellik bittikten sonra da sürer.
M.İslamoğlu 30:21
22
Yine gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O’nun kudret delillerinden biridir: Şüphesiz bunda (farklılığın değerini) bilenler için[³⁵⁸⁰] mutlaka alınacak dersler vardır.[³⁵⁸¹] [3580] Lafzen “âlimler için”. Zımnen: Yaratılıştaki farklılığın hikmetini fehmedenler âlim olabilirler. Yaratılıştaki farklılıklar, ilâhî esmanın mahlûkat üzerindeki tecellileridir. Bu farklılıkları/ihtilafları, cahiller tefrikaya âlimler vahdete dönüştürürler. Bu farklılıkların zenginlik olduğunu fark edemeyenler, ihtilaflar üzerinden verilen âyet ve işaretleri okuyamamışlar demektir. [3581] Bu âyet açıkça şunu söyler: Dillerin ve renklerin farklılığı Allah’ın birer âyetidir. Dolayısıyla herhangi bir renge ve dile karşı kökten bir saldırı, Allah’ın bir âyetine saldırıyla eş anlamlıdır.
M.İslamoğlu 30:22
23
Yine geceleyin ve gündüzün uyuyabilmeniz ve O’nun lutfundan (payınıza düşeni) arayabilmeniz de O’nun kudret delillerinden biridir:[³⁵⁸²] Şüphesiz bunda da (varlığın) sesine kulak veren herkesin alacağı bir ders mutlaka vardır.[³⁵⁸³] [3582] Uyku nimetinin değerini bu nimetten mahrum kalmayan asla takdir edemez. [3583] Bütün bu âyetleri, ancak varlığın sesini işitebilecek bir gönül kulağına sahip olanlar algılar.
M.İslamoğlu 30:23
24
Sizlere korkuyla ümidi bir arada yaşatmak için çakan şimşeği göstermesi de, gökten bir su indirip onunla ölü toprağa hayat vermesi de O’nun kudret delillerinden biridir: Şüphesiz bunda da akleden bir topluluk için alınacak bir ders mutlaka vardır.[³⁵⁸⁴] [3584] Kur’an’da nerede yağmurdan söz edilirse, orada zımnen vahiyden söz ediliyor demektir. Burada da öyle: Tıpkı çöle düşen yağmurun çölü göle çevirmesi gibi, çöle dönmüş gönüllere düşen vahiy de orayı dirilterek eşkıyadan evliya çıkarır. Ebu Zer’in hayatı, bunun en çarpıcı örneğini oluşturur.
M.İslamoğlu 30:24
25
Göğün ve yerin O’nun yasası sayesinde ayakta durması da O’nun kudret delillerinden biridir. En sonunda O size yerden (kalkmanız için) bir kez seslenecek; bunun üzerine siz de hemen ortaya çıkıvereceksiniz.
M.İslamoğlu 30:25
26
Göklerde ve yerde bulunan her varlık O’na aittir; hepsi de O’na gönülden boyun eğmektedir.[³⁵⁸⁵] [3585] Zımnen: Ya sen ey insan? Allah’a teslim olmuş bu uçsuz bucaksız kâinat içinde O’na başkaldıran bir varlık olmak seni rahatsız etmiyor mu?
M.İslamoğlu 30:26
27
Ve sadece O’dur yaratmayı başlatan, sonra bu (yaratışı) tekrarlayacak olan:[³⁵⁸⁶] Bu O’nun için çok kolaydır; zira göklerde ve yerdeki en güzel örnekler[³⁵⁸⁷] O’na aittir: mutlak üstünlük ve mutlak hikmet sahibi de yalnızca O’dur. [3586] Bu âyet, benzer bir mesajı taşıyan 11. âyet ve 10:34’ten daha kapsamlıdır. Halk için bkz. 14:19, not 21. [3587] Veya: “Göklerde ve yerde en güzel özellikler/nitelikler O’na mahsustur”. Buradaki “örnek” ile âyet 28’deki “örnek” arasında bir irtibat vardır. Burada kastedilen, açıktır ki “yaratış örneği”dir.
M.İslamoğlu 30:27
28
O size kendinizden bir örnek verir: Otoriteniz altında bulunan kimseleri, size verdiğimiz servet üzerinde (söz sahibi) ortaklar olarak görüp onlarla (otoritenizi) eşit olarak paylaşır; size denk (statüde) olanlardan[³⁵⁸⁸] çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz?[³⁵⁸⁹] İşte Biz, akleden bir topluluğa âyetlerimizi böyle açıklarız. [3588] Lafzen: “birbirinizden” (Bkz: 24:12, not 16). Bu bağlamda toplumsal statü denkliğine vurgu yapılmaktadır. [3589] Zımnen: Siz size emanet edilen üzerindeki tasarruf hakkınızı başkalarıyla paylaşmaya dahi yanaşmazken, Allah’ın mutlak otoritesini başkalarıyla paylaşmasını O’ndan nasıl beklersiniz? Ve Allah’a şirk koşmanın bu demeye geldiğini nasıl bilmezsiniz?
M.İslamoğlu 30:28
29
Hayır, (kendilerine) zulmeden kimseler bilgisiz ve bilinçsizce kendi arzu ve tutkularının peşine takılırlar. Artık Allah’ın (bu şekilde) saptırdıklarını kim doğru yola yöneltebilir ki? Üstelik onlar, herhangi bir yardıma mazhar da olamazlar.[³⁵⁹⁰] [3590] Bu âyet “Allah kimi saptırır?” sualinin cevabıdır: Bilinçsizce kendi arzu ve tutkularının peşine takılanları saptırır.
M.İslamoğlu 30:29
30
İMDİ sen, varlığını her tür sapmadan uzaklaşarak tümüyle doğru ve asıl dine,[³⁵⁹¹] Allah’ın insanlığın özüne yaratılıştan nakşettiği fıtrata çevir;[³⁵⁹²] (ta ki) Allah’ın yarattığında olumsuz bir değişme olmasın:[³⁵⁹³] işte, değerlere dayalı gerçek Din’in (amacı) budur ve fakat insanların çoğu bilmezler. [3591] Benzer bir âyet ve çevirimizin gerekçesi için bkz: 10:105, not 119. [3592] Fıtrat: “içinde gizleneni ortaya çıkarmak için yarıp açmak, yaratmak, meydana getirmek” mânalarına gelen fatr kökünden türetilmiş isimdir. “Damağı yardığı” için devenin azı dişinin çıkması da böyle ifade edilir. Ebu Ubeyde ve Ferra fıtratallah’ı sıbğatallah (2:138) ile açıklar. Buna göre Allah’ın insanı üzerinde yarattığı fıtrat, yaratılıştan her insanın özüne yerleştirilen iyiye, doğruya ve hakikate olan eğilimdir. İnsan bir amaç için yaratılmıştır. Bu amaç yeryüzünde hayatın tevhit ve adâlet ekseninde inşâsıdır. Kur’an insana bu misyonundan dolayı “halife” adını verir. Fıtrat, insanın yaratılış amacını gerçekleştirecek donanıma ve altyapıya sahip olmasıdır. “O her şeye yaratılış amacıyla en uyumlu olma ve kemalini bulma (yeteneğini) bahşetmiştir” (32:7) âyeti bunu ifade eder. “Allah’ın boyası” işte budur (Bkz: 2:138). Bu boyayı üzerine sürülen bir başka boyayla değiştirmek, sadece fıtratın üzerinin örtülmesine değil, aynı zamanda onun üzerine inşâ edilecek inancın amacından sapmasına da yol açar. [3593] Veya: “Allah’ın yaratışı değiştirilemez”. Taberî ve Zemahşerî gibi bazı müfessirler bu ibâreyi bir yasaklama cümlesi olarak alır. Bu takdirde anlam “Asla Allah’ın yaratışını değiştirmeye kalkmayın!” olur. Bu okuma tercih edildiğinde Nisâ 119’la olan bağlantı göz ardı edilmemelidir. Ne ki Rûm 30’da hilkatin “zati varlığının değiştirilmesi” (tebdîl) ele alınırken, Nisâ 119’da “vasfının değiştirilmesi” (tağyîr) ele alınmaktadır. Tebdîl ve tağyîr kelimelerinin kök mânalarından yola çıkarak fıtrat üzerinde tağyirin mümkün olduğunu fakat tebdilin sadece Allah’a has olduğunu söylemek mümkündür. Bu da bizi, ne kadar sapmış olursa olsun insandan ümit kesilemeyeceği sonucuna götürür. Çünkü Allah’ın boyasının üzerine sürülen her boya iğretidir. Doğal boyanın yerini tutamaz (Krş: 2:138). Bu boya herhangi bir sebeple çözülüp sıyrıldığında, altındaki gerçek boya ortaya çıkacaktır. Bu nedenledir ki hak dinin amacı fıtratı değiştirmek değil, geliştirmek ve potansiyelini açığa çıkarmaktır. 30-32 arası âyetler birlikte ele alındığında, fıtratın selim, sapmanın arızî olduğu görülür. Bu âyetler Şûrâ 13 ile birlikte okunmalıdır. Fıtrat hanif dinin esasıdır. Yani insanlığın değişmez değerlerinin kendisinden neşet ettiği saf din fıtrîdir, ontolojiktir. Hz. Peygamber’den nakledilen şu rivayet ünlüdür: “Her doğan malum fıtrat üzere doğar, fakat ebeveyni onu Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır ya da Mecusileştirir” (Buhârî ve Müslim). İbn Hanbel ve Nesâi’de yer alan metinden Rasulullah’ın bu sözü söyleme gerekçesini de öğreniyoruz. Bir savaşta Müslümanların düşman çocuklarından bir kaçını öldürmeleri üzerine Rasulullah buna şiddetle tepki gösterir. Onlar “Ama onlar müşriklerin çocukları değil mi?” diye itiraz edince, “Sizin en iyileriniz de öyle değil miydi?” diyerek bu hadiste nakledilen sözü söyler. Bu aynı zamanda Pavlus Hıristiyanlığının “ilk günah” doktrinine de bir itirazdır. İslâm insanı özünde iyi olarak methetmiş, sapmanın arızî olduğuna dikkat çekmiştir. Burnu, kulağı ve kuyruğu kesik bir anadan doğan yavru hayvan, bu uzuvları tam olarak doğar. Çünkü cismanî fıtratı odur. Annenin eksiklikleri sonradandır. İnsan’ın mânevî varlığı da tıpkı maddî varlığı gibi tamdır. Fakat onda bozulma ve noksanlaşma sonradan müdâhaleyle olur. İslâm, bir üstyapıdır. Altyapısını, Allah’ın insanları yarattığı fıtrat oluşturur. Bu durumda dindarlık, insanın başlangıçtaki kendi tabiatına bir dönüş, ilâhî format olan insani fıtratın farkına varış tecrübesidir. Küfür, şirk, dalalet, nifak gibi manen ve ahlâken düşüş kategorileri ise, fıtrattan uzaklaşması, dolayısıyla kendisine yabancılaşması anlamına gelir.
M.İslamoğlu 30:30