1
Elif-Lâm-Mîm![³⁴⁶⁷]
[3467] 29 sûrenin (bize göre Taha ve Yâsîn hariç) başında yer alan bu sembolik harfler, Meryem, Ankebût ve Rûm sûreleri dışında vahye atıf yapan bir bağlamda yer alırlar (Buna karşılık Kehf, Nûr, Furkan, Kadr sûreleri vahye atıf yaparak başladıkları halde bu harfler yer almaz). Üç istisnadan biri olan bu sûre, sembolik harflerin peşinden fiilî bir vahiy olarak telakki edilmesi gereken insanlık tarihinin bir yasasına atıf yaparak başlamaktadır (2). Dolayısıyla, başında Mukatta‘a harflerinin yer aldığı tüm sûreler, İlâhi yasalara (kavlî, fiilî ya da kevnî) atıf gibi ortak bir bağlamda yer almış sayılmalıdırlar (Mukatta’at için bkz: 68:1, not 1).
2
İNSANLAR yalnızca “İman ettik” demekle, sınanıp denenmeden bırakılacaklarını mı sanıyorlar?[³⁴⁶⁸]
[3468] Krş: 2:214; 9:16 ve 3:179. İşkence gören sahabilerden Habbab b. Eret’in sabır hususunda dua istemesi üzerine, Allah Rasûlü bu âyeti okumuştur (Buhârî). Said b. Müseyyeb bu âyetle 16:110 arasında bağlantı kurmuştur.
3
Doğrusu, onlardan öncekileri de sınamıştık; fakat Allah her halükârda hem doğru söyleyenleri belirleyecek,[³⁴⁶⁹] hem de yalancıları belirleyecek.
[3469] Lafzen: “bilecek.”Muzari fiil te’kit nunuyla gelirse, fiilin üç zamana muhtemel yapısını gelecek zamana kilitler (Krş: Âyet 11, not 13). Bu âyet, Allah’ın iyiyi kötüden saçip ayıracağını buyuran âyet (3:179) ışığında anlaşılmalıdır. Fiilin nisbet edildiği iki mastardan biri olan ‘alem, “belirti, işaret, belge” demektir. Mutlak olan İlâhi bilginin zamanlar ve mekânlar üstü tabiatı gereği, bu ibâre, Kur’an’ın farklı yerlerindeki benzerleri gibi zorunlu olarak Allah’ın “kullarını belirlemek için sınamasını” ifade eder. Bununla amaçlanan, İlâhi bilginin insan iradesini geçersiz kıldığı yönündeki her tür yaklaşımı temelden reddetmektir (İlahî bilginin çift boyutlu tabiatı için bkz: 2:143, not 274). Özellikle Bakara 214, bu âyetin tefsiri niteliğindedir.
4
Yoksa o (“İnandık!” deyip de) kötülük yapmayı sürdürenler, Bizi atlatabileceklerini mi sandılar? Ne berbat akıl yürütüyorlar.
5
Zaten kim Allah’ın (rahmetine) kavuşmayı arzuluyorsa, iyi bilsin ki Allah’ın takdir ettiği süre bir gün mutlaka gelip çatacaktır: Her şeyi bilip işiten O’dur.
6
Ve her kim (yaratılış amacını gerçekleştirmek için) var gücüyle çaba gösterirse, sadece kendisi için çaba göstermiş olur:[³⁴⁷⁰] çünkü Allah, (diğer) tüm varlıklardan farklı olarak,[³⁴⁷¹] kendi kendine yetendir.
[3470] Parantez içi açıklamanın gerekçesini Zâriyât 56. âyet gibi insanın yaratılış amacıyla ilgili âyetler oluşturmaktadır. [3471] “..farklı olarak” karşılığı, ‘an harfinin mucaveze vurgusuna dayanır.
7
İman eden ve imanına uygun iş işleyen kimselere gelince:[³⁴⁷²] evet, onların günahlarını mutlaka örteceğiz; yine onları kesinlikle yapageldiklerinin en güzeliyle ödüllendireceğiz!
[3472] ‘Amilu’s-sâlihât ile ilgili bir açıklama için bkz: 2:25 not 31 ve 103:3, not 5.
8
Ve zaten insanoğluna anne-babasına iyi davranmasını biz tavsiye etmiştik.[³⁴⁷³] Fakat (sen ey muhatab), eğer hakkında bir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi[³⁴⁷⁴] Bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse, asla o ikisine itaat etme:[³⁴⁷⁵] dönüşünüz sadece Banadır; işte o zaman Ben, yapıp ettiklerinizi size bir bir haber vereceğim.
[3473] Atıf yapılan bu tavsiyenin, ikisi de bu sûreden önce inmiş olması gereken Lokman 14-15 ve İsra 23-25’te yer aldığını görüyoruz. Ancak bu âyet, İsrâ’daki “ana babaya iyi davranma” emrinin, ana baba tarafından istismarını önlemeye yöneliktir. Allah Rasûlü: Lâ ta‘ate li mahlûkin fi ma‘siyeti’l-hâlık (Yaratıcıya isyan konusunda yaratılmışa itaat yoktur)” buyurur. [3474] Yani: “Tanrısal bir nitelik taşıdığı hakkında bir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi.” Bilginin olumsuzlanması, bilgi nesnesinin olumsuzlanmasından kinayedir (Zemahşerî). [3475] Sa‘d b. Ebi Vakkas’ın annesinin çağrısı buna örnek gösterilebilir.
9
Ama iman edip imanına uygun iş işleyenlere gelince: onları da mutlaka iyi ve erdemli insanların arasına katacağız.
10
KİMİ insanlar da vardır ki, “Allah’a inandık!” derler; fakat iş Allah (dâvâsı) uğrunda eza cefa çekmeye gelince, insanların baskısını Allah’ın cezası gibi algılarlar;[³⁴⁷⁶] Rabbinden bir yardım ulaşınca da, ısrarla “Zaten biz ta başından beri sizinle beraberdik” derler.[³⁴⁷⁷] Sahi, Allah bütün bilinçli varlıkların[³⁴⁷⁸] gönlünden geçenleri en iyi bilen değil midir?
[3476] Burada yerilen “ikiyüzlü” tiple, işkence altında dayanamadığı için işkencecilerin inancına aykırı söz söyleyen kişinin durumu farklıdır. Bu ikinci guruba girenlerin mazur görüldükleri ve birincilerden ayrı değerlendirildikleri Nahl 106’da dile getirilmiştir. Bu münafıkça tavrın sahipleri, Âl-i İmran 119’da da ele alınmıştır. [3477] Bu tavrın tüm nifak tipolojilerinde ortak olduğuna ilişkin krş: Nisâ 141. [3478] ‘Âlemîn, zorunlu olarak “iç dünya”, yani “bilinç” anlamına gelen sudûr sahibi varlıklar olmak zorundadır. “Bütün bilinçli varlıklar” şeklindeki çevirimizin gerekçesi budur (Krş: 21:18, not 22 ve 21:107, not 110).
11
Ve Allah her halükârda imanda sebat edenleri[³⁴⁷⁹] de elbet seçip ayıracak, ikiyüzlü olup çıkanları da elbet seçip ayıracaktır.[³⁴⁸⁰]
[3479] Ellezîne âmenûdaki geçmiş zaman kipi, çeviriye “sebat edenler” olarak yansımıştır. Bu, sonradan ikiyüzlü olanların önceden iman edenler arasında bulunma ihtimalini gündeme getirmektedir. İmanda sebat edenlerin karşısında yer alanlar, aynı form olan ellezîne nâfekû olarak değil de isim olarak el-münafikin formunda gelmiştir. Bu, ikiyüzlülüğün kişide sabit bir hal alması, onda nifakın ikinci kişilik olması anlamına gelir. [3480] Lafzen: “bilecektir” (Bkz: Âyet 3, not 3).
12
Nitekim (O şunu da bilir ki), inkâr edenler iman edenlere “Siz bizim yaşam biçimimize uyun, günahınız bizim boynumuza olsun” derler. Oysa onlar berikilerin hiçbir günahını yüklenecek değiller; besbelli ki onlar sadece yalancıdırlar.[³⁴⁸¹]
[3481] Günah kavramının içini boşaltarak iyi-kötü ayrımını yok etme cinayetine teşebbüs edenler.
13
Ve elbet onlar kendi yüklerini zaten taşıyacaklar; ama kendi yükleriyle birlikte (sorumlu oldukları) bir başka yük daha taşıyacaklar;[³⁴⁸²] ve Kıyamet Günü uyduruk (inançlarından) dolayı[³⁴⁸³] elbette hesaba çekilecekler.
[3482] Bu âyet, “hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz” (53:38) âyetinden ayrı olarak, hem kendi günahlarının yükünü hem de başkalarını yoldan çıkarmanın vebalini yükleneceklerine dair Nahl 25 âyeti ışığında anlaşılmalıdır. Bu tiplerin yüklendiği günah, gerçekte “başkalarının günahı” değildir, hakikatte başkalarının işlemesine sebep oldukları günahtır. Sonuçta kendi günahlarını taşımaktadırlar. [3483] 12. âyette geçtiği türden bâtıl iddia ve inançlara atıf.
14
DOĞRUSU Biz Nûh’u da kendi kavmine elçi göndermiştik:[³⁴⁸⁴] Nûh da onlar arasında -elli yıl eksiğiyle- bin sene[³⁴⁸⁵] kalmıştı;[³⁴⁸⁶] ve onlar iyice zulme gömülüp gitmiş bir haldeyken, tufan onları enseleyivermişti.[³⁴⁸⁷]
[3484] Bu sûrede anlatılan peygamber kıssaları, birinci âyetin ışığında zımnen şöyle okunmalıdır: Yalnız iman ettik demekle sınanmadan denenmeden bırakılacaklarını sananlar, iyi bilsinler ki Allah en büyük peygamberlerini bile ağır sınavlardan geçirmiştir. [3485] Aynı cümlede hem sene hem ‘âm kelimelerinin kullanılması, ikisi arasındaki nüansa delâlet eder. Sene çoğunlukla çetin ve kurak geçen yıl, ‘âm ise bereketli ve yağışlı geçen yıl için kullanılır (Râğıb). Bu dilsel tahlilden yola çıkarak, Hz. Nûh’un ömürlük davetinin çok kısa kısmı hariç tamamına yakınının “çetin ve zor” geçtiğini söyleyebiliriz. [3486] Bu âyetle ilgili şahsi yorumumuz şudur: “Dokuz yüz elli yıl” yerine “elli yıl eksiğiyle bin sene” şeklinde gelmesi, zamanın uzunluğuna dikkat çekmek içindir. “Bin yıl yaşamak” ifadesi, tam da bu deyimsel anlamıyla, Bakara 96’da kullanılır (Ayrıca Kur’an’da “bin yıl” ve “elli bin yıl” ifadelerinin rakamsal değerler dışında, zamanın izafî niteliğini belirtmek için kullanıldığı yerler için bkz: 22:47; 32:5 ve 70:4). Bu ifadenin deyimsel karşılığı “çok uzun yaşamak” olarak ortaya çıkıyor. Bunu esas alırsak “-elli yıl eksiğiyle- bin sene kalmıştı” ifadesi, peygamberlik öncesi hariç, bir insanın yaşayabileceği en uzun süre kavmini yılmadan usanmadan davet ettiğine delâlet eder. İşte böylece, “Yeryüzünde onlardan bir kişi dahi bırakma” (71:26-27) şeklindeki elçiler arasında yalnızca Hz. Nûh’a ait olan kahır duasının nedeni de anlaşılmış olur. Ayrıca bu âyet sûrenin 2. âyetiyle doğrudan bağlantılıdır. Hz. Nûh’un bunca uzun süren çabası, onun ödediği ağır bedel olarak sunulmaktadır. [3487] Tûfân kelimesiyle ilgili bir açıklama için bkz: 7:133. Zımnen: Tuğyan olan yerde mutlaka tufan olur. Tufan tuğyan edenler için bir felaket, iman edenler için bir nimettir. Tufan, toprağa aldırılan gusül abdestidir.
15
Fakat onu ve gemi yârânının tümünü kurtardık; ve bunu[³⁴⁸⁸] bütün bir insanlığa (ibretlik) bir delil kıldık.
[3488] “Gemiyi” ya da “ukubeti/cezalandırma olayını”. Uluslararası bir araştırmanın sonuçlarına göre Guatamala yerlileri ve Avustralya Aborijinlerine kadar, yeryüzünün en kapalı kültürlerinde dahi mutlaka birkaç tufan hikâyesi bulunmaktadır. Bu da bu felaketin insanlığın ortak hafızasına kazındığının göstergesidir. ‘İnsanlığa bırakılan belge’den kasıt bu olsa gerektir.
16
İBRAHİM’İ de (göndermiştik). Hani o kavmine demişti ki: “Yalnız Allah’a kulluk edin ve O’na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; eğer bilirseniz, bu sizin için çok daha hayırlıdır.
17
Baksanıza siz, Allah’ı bırakıp da birtakım heykellere[³⁴⁸⁹] tapıyorsunuz ve (onlara) düzme koşma birtakım (nitelikler) yakıştırıyorsunuz. Gerçek şu ki, Allah’tan başka kulluk ettikleriniz size rızık verecek güce sahip değiller; o halde tüm rızkınızı Allah katında arayın ve yalnız O’na kulluk edin; dahası hep O’na şükredin: (zira) O’na döndürüleceksiniz.”
[3489] Evsân (t. vesen), madenden yapılanlara verilen sanem (Bkz: 7:138, not 99) adından farklı olarak taş ya da taş cinsi malzemeden yapılmış heykeller, büstlerdir (İbn Fâris ve Râğıb). Kur’-an’da kullanıldığı üç yerde de Hz. İbrahim’in kavmine atfedilir.
18
“Ama eğer yalanlarsanız, iyi bilin ki sizden önceki toplumlar da yalanlamışlardı: zaten elçiye düşen de (İlâhi mesajı) bütün açıklığıyla iletmekten başkası değildir.”[³⁴⁹⁰]
[3490] Âyetin içeriği, Hz. İbrahim’e değil de doğrudan Allah’a atfedilebilir. Bu durumda âyetin konusu Hz. İbrahim olabileceği gibi Rasulullah da olabilir (Taberî). Bu âyetin sonundaki ses (mubîn), aşağısıyla (yesîr) değil yukarısıyla uyumlu olduğu için, biz bu âyeti Hz. İbrahim’in sözünün bir devamı olarak tırnak içine aldık.
19
PEKİ onlar görmediler mi ki Allah yaratmayı nasıl başlatıyor, sonra onu nasıl yeniden iade ediyor? Besbelli ki bu Allah’a çok kolaydır.[³⁴⁹¹]
[3491] Yeryüzündeki organik hayatın çevriminin muhteşem bir plan ve projenin eseri, dolayısıyla bunun da bilinçli bir yaratmanın ürünü olduğunun ifadesi.
20
De ki: “Dolaşın yeryüzünü ve görün yaratılışı nasıl başlattığını! Daha sonra Allah öteki hayatı da işte böyle var edecektir: çünkü Allah’ın her şeye gücü yeter.
21
Tercih edeni/tercih ettiğini cezalandırır, tercih edene/tercih ettiğine rahmet eder:[³⁴⁹²] her durumda O’na döndürüleceksiniz.
[3492] Men ism-i mevsûlü ile birlikte gelen yeşâ’ fiillerinin çift özneyi (men/insan ve gizli huve/o/Allah) gören konumuna dayanarak ibareyi böyle çevirdik. Açılımı: ‘Allah tercihini kötü yönde kullanıp hak edeni cezalandırmayı ister, rahmeti tercih edene de rahmet etmeyi ister.’ Çevirimizin lugavi gerekçesi budur. Bir de Kur’an’ın Kur’an’la tefsiri kabilinden gerekçeleri var. Onlarca âyetten sadece birini buraya alalım: “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınızın sonucudur; üstelik O birçoğunu da affetmektedir.” (42:30).
22
Ve O’nu, ne yerde ne de gökte asla atlatamazsınız;[³⁴⁹³] dahası, kendiniz için Allah’tan başka ne sadık bir dost ne de bir yardımcı asla bulamazsınız.
[3493] Krş: 10:61.
23
Allah’ın mesajlarını ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya: işte onlar Benim rahmetimden ümit kesiyorlar;[³⁴⁹⁴] ve işte onların hakkı can yakıcı bir azaptır.[³⁴⁹⁵]
[3494] Allah hakkındaki kişi zamirlerinin aynı cümlede üçüncü tekil şahıstan birinci tekile dönüvermesi, Allah’ın insan tasavvurunda kişileştirilemezliğiyle alâkalıdır. [3495] Zımnen: Allah’sız bir hayat tasarımı erinde geçinde iflas etmeye mahkûmdur.
24
ÖTE yandan[³⁴⁹⁶] (İbrahim’e gelince): Kavminin tek cevabı, “Onu öldürün ya da yakın!”[³⁴⁹⁷] demekten ibâretti; fakat Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz inanan bir toplum için, bunda da alınacak bir ders mutlaka vardır.[³⁴⁹⁸]
[3496] Bu âyette, 16-18. âyetlerde dile getirilen İbrahim kıssasına yeniden dönülmektedir. Dolayısıyla bu bağlamda fâ edatının en isabetli karşılığı bu olsa gerektir. [3497] Sözün gücüne sözle karşı koyamayanlar, gücün sözünü konuştururlar. [3498] O ders şudur: Hiçbir Nemrud’un ateşi imanı yakamaz.
25
Ve (İbrahim) dedi ki: “Allah’ı bırakıp da birtakım heykeller peydahlamanızın[³⁴⁹⁹] tek nedeni, şu dünya hayatında (onlarla)[³⁵⁰⁰] aranızdaki (çarpık) sevgi bağıdır;[³⁵⁰¹] daha sonra, Kıyamet Günü’nde birbirinizi reddedecek ve birbirinizi lânetleyeceksiniz; en sonunda hepinizin varıp duracağı yer ateştir: size yardım eden biri de asla çıkmayacaktır.”
[3499] Benzer bir ifade ve çeviri gerekçesi için bkz: 2:51, not 92. [3500] Bu açıklama âyetin devamı göz önüne alındığında, “tapınılan cansız nesnelerden” daha çok, bu nesnelerin temsil ettiği birtakım “tarihsel şahsiyetleri” ifade eder. [3501] Bu sevginin çarpıklığını “insanlar içerisinde Allah’tan başka birtakım varlıkları Allah’a eşdeğer rakip güçler olarak görüp, onları Allah’ı sever gibi sevenler de var” (2:165) âyeti ortaya koymaktadır.
26
Bunun ardından ona bir tek Lût inandı. Ve (İbrahim)[³⁵⁰²] dedi ki: “Ben Rabbine iltica eden bir hicret eriyim; çünkü her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden O’dur.”
[3502] Arkadan gelen sözü Hz. Lût’a atfetmek de mümkündür. Fakat Sâffât 99’daki benzer bir ifade, bu sözün Hz. İbrahim’e atfına ikna edici bir gerekçe teşkil eder.
27
Biz de ona İshak ve (onun oğlu) Yakub’u verdik; ve onun neslinden gelenler arasında nübüvveti ve vahyi devam ettirdik; üstelik ona ödülünü daha bu dünyada vermeye (başladık); hiç şüphe yok ki o, âhirette de iyiler arasındaki yerini alacaktır.
28
LÛT’U da (göndermiştik). Hani o kavmine demişti ki: “Şu kesin ki siz, bütün bir dünyada daha önce hiç kimsenin yapmadığı (derecede) iğrençlikler yapıyorsunuz.
29
Evet, erkeklere (şehvetle) yaklaşanlar ve yol kesenler;[³⁵⁰³] üstelik bu çirkinliği kamuya açık kulüplerde güpegündüz gurup halinde işleyen siz değil misiniz?”[³⁵⁰⁴] Fakat kavminin tek cevabı: “Eğer doğru sözlü biriysen, haydi Allah’ın azabını getir de görelim bakalım!” diye (meydan okumaktan) ibâretti.
[3503] Veya: “(Şehveti tatmin için doğal olan) yolu kesen..” Meale çıkardığımız “yol kesme”, malum fiili işlemek için, gelip geçen yolcuların yolunu kesmelerini ifade eder (Mukâtil). Ve takta‘ûne’s-sebîl ibâresi için nota yerleştirdiğimiz alternatif anlamı, Ferra kaynak belirtmeden, Zemahşerî ise Hasan Basri’ye atfen naklederler. [3504] en-Nâdî, “gündüzün toplanmak” (gece toplanma yerine es-sâmir denir) anlamındaki nedvden türetilmiştir. Nâdî, “İnsanların gündüz toplandığı kamuya açık “kulüp, loca” anlamına gelir. “Dernek, toplantı salonu” anlamına gelen nedve de aynı köktendir. Bir eylemin gurup halinde yapılışını da içerir. Çevirimizin gerekçesi budur.
30
“Rabbim!” dedi (Lût): “Ahlâkî çürümeye yol açan şu topluma karşı bana yardım et!”
Sonraki 30 ayet →