1
Tâ-Sîn-Mîm![³³⁶⁴]
[3364] Mânası ne olursa olsun, Allah Rasûlü’nün vahyin bir tek harfini bile zayi etmeden ilettiği vurgusunu taşır (Bkz: 68:1, not 1).
2
BUNLAR açık ve açıklayıcı olan Kitab’ın âyetleridir.[³³⁶⁵]
[3365] Mubîn hem özünde açık, hem de açıklayıcı (12:1, not 2). Mubîn vasfı, ister yüceltme ister inkâr sûretinde olsun, her tür anlaşılmazlık iddiasını reddeder (15:1 ve 26:1, ilgili notlar).
3
İmanlı bir toplum (oluşturmak) için,[³³⁶⁶] sana Musa ve Firavun arasında geçen olaylardan bir kısmını sahih bir amaca uygun olarak aktarıyoruz.[³³⁶⁷]
[3366] Kur’an kıssaları haber formunda aktarılmış olsalar da, inşâ edici bir amaç güderler. Muhatabının şahsiyetini inşâ ettiği gibi, onlardan toplumsal bir kimlik oluşturmalarını da ister. [3367] Bi’l-hak ibâresini çevirimizin gerekçesi için bkz: 18:13, not 15.
4
Şu bir gerçek ki, Firavun malum ülkede zorbaca baskı kurmuş[³³⁶⁸] ve ülke halkını kastlara ayırmıştı. Onlardan bir sınıfı zayıf ve güçsüz düşürmek istiyor, (bu yüzden) çocuklarını öldürtüp kadınlarını sağ bırakıyordu;[³³⁶⁹] çünkü o, gerçekten de fesatçının tekiydi.
[3368] “Büyüklendi” anlamındaki ‘alâ bu bağlamda ‘baskı ve zorbalığı’ ifade eder (Ğalebe anlamı için bkz. Külliyyat, s. 628). [3369] Çevirimizin gerekçesi için bkz: 7:127, not 93 (Krş: Eski Ahid, Çıkış I, 8-16).
5
Ve Biz de istiyorduk ki, ülkede zayıf ve güçsüz bırakılanlara destek çıkalım ve onları öncüler yapalım; ve kendilerini (ülkeye) vâris kılalım;[³³⁷⁰]
[3370] Krş: 7:137.
6
dahası onları yeryüzünde güvenli biçimde yerleştirelim; Firavun’u, Hâmân’ı[³³⁷¹] ve bunların ordusunu, berikilerin eliyle korktukları şeye uğratalım.[³³⁷²]
[3371] Hâmân için 38. âyetin notuna bkz. [3372] İndiği hassas zaman göz önüne alınırsa, bu âyetin ilk muhatapların yüreğini nasıl serinlettiği daha iyi anlaşılır. Allah Rasûlü’nün o zor ve kor günlerde ashabına çağın iki imparatorluğunun başkentini vaad etmesinin arkasında, vahyin verdiği bu mesaj yatıyordu. Zımnen: İnancınız uğruna köle edildiğiniz bir ülkeden sürgünü göze alırsanız, efendisi olacağınız bir ülke size ödül olarak sunulur.
7
İşte (bunu gerçekleştirmek için) Musa’nın annesine şöyle vahyettik: “Onu (bir müddet) emzir! Fakat onun başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu suya bırak; sakın korkayım ve üzüleyim deme! Çünkü Biz kesinlikle onu sana geri döndüreceğiz ve onu elçilerden biri yapacağız!”[³³⁷³]
[3373] Zımnen: Her Firavun’un bir Musa’sı vardır. Hiçbir Firavun’un gücü Musa’ların doğumuna mani olamaz. Eğer Firavun’un zulmü anaların rahmine kadar uzanmışsa, orada Musa’yı Firavun’un sarayında arayın!
8
Derken, Firavun’un ailesi[³³⁷⁴] onu buldu; sonunda kendileri için bir düşman ve bir hüzün kaynağı olacak (bu bebeği) sahiplendiler. Belli ki Firavun, Hâmân ve onların askerleri yanılgı içindeydiler.[³³⁷⁵]
[3374] Arkadan gelen âyetten bu kişinin Firavun’un karısı olduğu anlaşılmaktadır. Bazı müfessirler bu kraliçenin, 66:11’de örnek gösterilen kişi (Asiye) olduğunu söylerler (Taberî). [3375] Veya: “..yanlış yoldaydılar”. Hasan Basri’nin yorumuna dayanan tercihimizin açılımı şöyledir: ‘kendi elleriyle kendilerini iktidardan edecek süreci başlatan bir yanılgıya düşmüşlerdi’ (Râzî).
9
Firavun’un karısı “İşte, benim için de senin için de bir göz aydınlığı!” dedi, “Onu öldürmeyin; bakarsın bize bir yararı dokunur ya da onu evlatlık edinebiliriz.” Ama berikiler, (olacakların) asla farkında değildiler.
10
Bu arada Musa’nın annesi, gönlü onun acısıyla dolu olarak[³³⁷⁶] sabahladı. Öyle ki, (vaadimize) inanıp güvenenlerden biri olması için kalbini sımsıkı pekiştirmiş olmasaydık,[³³⁷⁷] az kalsın onun kimliğini açığa vuracaktı.
[3376] Lafzen: “gönlünde (onun acısından başkasına) yer kalmaksızın..” [3377] Bu şekildeki çevirimiz için bkz: 9:61, not 74 ve krş: 12:64. el-Mu’minînin, Allah’ın kalbe sımsıkı pekiştirdiği iman sahibi için kullanılması, bizim bu kalıpla ellezine âmenû arasındaki farkı izah sadedinde Nisâ 136’ya düştüğümüz notu destekler mahiyettedir.
11
İşte o (anne bu haldeyken, Musa’nın) ablasına “Onu izle!” dedi. Bunun üzerine kız onu uzaktan izlemeye koyuldu. Hâlâ onlar hiçbir şeyin farkında değildiler.
12
Ve Biz daha ilk günden onun (Mısırlı) süt anneleri (emmekten) geri durmasını sağladık. Bu durumu (öğrenen kız kardeşi) “Onun bakımını sizin adınıza üstlenecek bir aile göstermemi ister misiniz?” dedi (ve ekledi): “Hem, onlar ona bakabilecek en samimi kimselerdir.”
13
Ve sonunda onu annesine döndürdük ki, gözü aydın olsun ve üzülmesin diye… Dahası insanların çoğu bunu bilmese de, kendisi Allah’ın vaadinin kesin bir gerçek olduğunu bilsin…[³³⁷⁸]
[3378] Allah Rasûlü’nün yetiştirilmesine dolaylı bir atıf. Onun kişiliği Hz. Musa’nın çocukluk hikâyesi bağlamında inşâ ediliyor. Zımnen: Kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı başlar.
14
DERKEN (Musa) olgunluk çağına ulaşıp rüştünü isbat edince,[³³⁷⁹] ona üstün bir muhakeme ve (seçip ayırma yeteneği kazandıran) bir ilim[³³⁸⁰] bahşettik: Biz dürüst ve erdemli davrananları işte böyle ödüllendiririz.[³³⁸¹]
[3379] Eski Ahid’e göre 40 yaşına gelince (İşler, 7:23). [3380] Hukmen ve ‘ilmene verdiğimiz bu anlamın gerekçesi için bkz: 21:74, not 74. [3381] Hata yapmak değil, hatayı savunmak kişiyi erdemli olmaktan uzaklaştırır.
15
Ve (Musa) halkından bir kısmının gaflete daldığı bir zamanda kente girdi ve orada iki adamı birbiriyle kavga ederken buldu. Bunlardan biri kendi halkına, diğeri düşman tarafına mensuptu. Derken kendi halkından olan, düşmana mensup olana karşı ondan yardım istedi. Yerinden fırlayan[³³⁸²] Musa ona bir yumruk vurdu ve işini bitirdi. (Fakat kendine geldiğinde) “Bu şeytanın işi!” dedi, “Çünkü o, kişiyi yoldan çıkaran apaçık bir düşmandır.”[³³⁸³]
[3382] Takibiye fâsı bu bağlamda, tercihimize yakın bir işleve sahiptir. [3383] Bu üslubun sırrı yanlışla yanlış yapanı aynılaştırmamaktır. Bunun için kaza cinayeti şeytana atfediliyor ki tevbesi kolay olsun. Günahıyla aynılaşan ona ateş edemez. Günahı şeytana nisbet etmek hem insanın aslen temiz olduğunu, hem günahı meşrulaştırmamayı, hem de insanın gerçek ‘ötekisi’ olan şeytan dururken başka bir öteki icadına meydan vermemeyi ifade eder. İnsanı günahla aynılaştıran, tevbe etmesini istediği günahkâra “Kendine nişan al!” demiş olur. Oysa vahiy böyle demez. Zira insan özü itibarıyla temizdir. Kirlilik ârızidir. Kirlenen yıkanır. Vahiy günahkâra “Günahına nişan al!” der. Bu yaklaşım günahkârın günahı benimsemesinin önüne geçer. Kendi günahını kurtulunması gereken bir hastalık gibi görmesini sağlar. Hepsinden öte, günahı şeytana nisbet ederek kendini veya başkalarını şeytanlaştırma tehlikesinin önüne geçer. Eski Ahid’de aktarılan kıssanın bu bölümü hiçbir ahlâkî öğüt içermediği gibi, anlatım sıradan bir kaçak-suçluyu resmeder tarzdadır (Çıkış 2:12).
16
(Ardından) “Rabbim!” dedi, “Ben kendime kötülük ettim! Ne olur beni affet!”[³³⁸⁴] Bunun üzerine Allah onu affetti: çünkü O, evet O’dur mutlak bağış sahibi, sonsuz merhametin kaynağı da O’dur.[³³⁸⁵]
[3384] Hakkı gözeterek değil, sırf mensubiyete bakarak taraf tutmuştu. Bu, kişinin gerçeğe karşı işlediği bir suçtu. Gerçeğe karşı işlenmiş her suç, aslında kişinin kendisine karşı işlenmiş bir suçtu. Burada dikkat çekilen bir kaza eseri olduğu açık olan ölüm değil, Hz. Musa’nın “bizden” gerekçesiyle haklıya karşı haksızı savunmasıdır. Zira 17. âyet İbranî’nin haksız olduğunu gösteriyor. Bu âyet zımnen her türlü asabiyeti reddediyor. [3385] Belirlilik takısıyla gelen ilâhî esma, ismin eyleme dönük yüzünden daha çok öznesinin zâtına aidiyyetiyle alâkalıdır. “Mutlak” ve “sonsuz” vurgusu bunu göstermek içindir (Belirsiz gelen esma için bkz: 9:102; 22:61, ilgili notlar).
17
(Yine o) “Rabbim!” dedi, “Bahşettiğin nimet hakkı için, suçlu ve haksız kimselere bundan böyle asla arka çıkmayacağım.”
18
Ve ertesi sabah, söz konusu kentte endişeyle etrafı kolaçan ederek dolaşıyordu. Fakat o da ne? Dün ondan yardım isteyen adam, kendisini yine yardıma çağırmıyor mu? Musa ona: “Besbelli ki sen iyice zıvanadan çıkmışsın!” dedi.
19
Fakat bir yandan da her ikisinin ortak düşmanı olan kimseyi yakalamaya girişmişti. O kişi “Ey Musa!” dedi, “Daha dün öldürdüğün adam gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Anlaşılan senin arzun haksızlıkları gideren ve düzeltenlerden biri olmak değil, ülkenin başına zorba kesilmek.”[³³⁸⁶]
[3386] Bu ikinci sınavda doğrunun bilgisine sahip olduğu halde doğru davranışı gerçekleştirecek olgunluğa sahip olmadığı anlaşıldı. Bunun üzerine ciddi bir eğitimden geçmek üzere Medyenli üstada yollanacaktır. Burada ilâhî takdirin akıl sır ermez cilvelerinden biri tecelli etmektedir. Zira bağımsız Hz. Musa biyografilerine göre, Mısır ordusunun başında gönderildiği Habeş seferinden muzaffer bir “prens” olarak dönen Musa, mevcut yöneticiden sonra, Mısır sarayının iktidara en yakın adaylarından biridir. İlk bakışta olumsuz gibi duran olaylar zinciri, o farketmese de, son tahlilde Hz. Musa’ya yepyeni bir yol haritası çizen bir dizi gelişmenin başlangıcını oluşturur.
20
İşte bu sırada kentin öteki ucundan bir adam[³³⁸⁷] koşarak geldi ve “Ey Musa!” dedi, “Soylular seni öldürmek için hakkında görüşme yapıyorlar; derhal (burayı) terk et! Ve şunu da unutma ki, ben senin için samimi duygular besleyen biriyim.”[³³⁸⁸]
[3387] Veya: “kentin ileri (gelenlerinden) bir adam”. Özel olduğu için kulağı kesilerek bel konulmuş deveye kasvâ denir (Mekayis). Bu, takdir gerektirdiği için uzak bir mânadır. [3388] Vahyin kıssalar üzerinden Allah Rasûlü’nü nüzul ortamında olup bitenler hakkında bilgilendirdiğinin çarpıcı bir örneği. Âyet Rasulullah’a karşı suikast hazırlığı yapan müşriklerin bu durumunu haber verme amacı taşır.
21
Bunun üzerine, korku dolu gözlerle etrafa bakınarak orayı terk ederken, bir yandan da şöyle yakarıyordu: “Rabbim! Beni şu zalim toplumun elinden kurtar!”
22
Ve Medyen’e[³³⁸⁹] doğru yola koyulurken: “Umarım Rabbim beni doğru yola yönlendirir” dedi.
[3389] Medyen halkı Arapların Amorit koluna mensup bir halk. Hem ırk hem dil olarak İbranîlerle uzak akrabadırlar. Bugünkü Amman vadisinde, Mısır’a mücavir fakat bağımsız olarak yaşıyorlardı (Hz. Şuayb ve Medyen tarihine dair bir not için bkz: 7:85). Medyen bölümünde iki kadının babasının ismi hiç verilmez.
23
VE (MUSA) Medyen sularına ulaşınca, orada (hayvan) sulayan bir gurup insanla karşılaştı; ve onların az ötesinde iki kızı hayvanlarına sahip olmaya çalışırken buldu. O ikisine “Hayrola, nedir derdiniz?”[³³⁹⁰] dedi. Onlar “Bu çobanlar işini bitirip ayrılıncaya dek biz (hayvanlarımızı) sulayamıyoruz; (biz kadınız) ve babamız da çok yaşlı biri” diye cevap verdiler.
[3390] Zımnen: Size nasıl yardımcı olabilirim?
24
Bunun üzerine (Musa) onların (hayvanlarını) suladı; ardından gölgeye çekilip şöyle yalvardı: “Rabbim! Bana bahşetmiş olduğun her tür hayra öylesine muhtacım ki!”[³³⁹¹]
[3391] Bu karşılaşmayı, yaşadığı yalnızlığı gidermek için Allah’ın bir lutfu saymıştı. Nitekim ileriki âyetlerde bu kızlardan biriyle evlenmek için ödeyeceği bedel nakledilecektir. Bu âyette anlatılan Musa’nın “bittim” noktasıdır. Özel ilâhî eğitim kapsamına alınan Musa, yaşamakla ölmek arasındaki bir kıyıda gizlice doğmuş, suya bırakılmış, sarayda büyümüş, prens olmuş, Habeş seferinda başarı kazanarak adını tahta aday isimler arasına yazdırmıştı. Elinden çıkan ölümlü kaza sonrası şimdi kaçak, aç, susuz, uykusuz, evsiz ve barksız biri olarak Rabbine ‘bittiğini’ ilan ediyordu. Hz. Musa’nın durumu, Allah Rasûlü’nün Taif’ten kan-revan içinde dönüşüne tekabül eder.
25
Derken, o kızlardan biri utana sıkıla çıkagelerek dedi ki: “Babam (hayvanlarımızı) sulamana karşılık ikram etmek üzere seni davet ediyor.” (Musa) onun yanına varınca, olan biteni bir bir anlattı. O, “Korkma!” dedi, “Zalim kavmin elinden artık kurtulmuş oldun.”[³³⁹²]
[3392] Kıssada adı geçmeyen bu kişinin kimliği konusunda çeşitli tahminler yapılmıştır. Onun Şuayb olduğunu söyleyenlere yöneltilen itirazlar çürütülmemiştir (Bkz: İbn Kesir). Eski Ahid’de bu kişi Reuele olarak anılır (Çıkış 2:18).
26
Kızlardan biri: “Babacığım!” dedi, “Onu ücret karşılığı yanında tut! Çünkü ücret karşılığı tutabileceğin güçlü ve güvenilir kimselerin en iyisi bu.”[³³⁹³]
[3393] Musa b. İmran tıpkı Hz. Süleyman gibi hem kaviyy hem de emîn sıfatlarıyla birlikte anılmıştır (Bkz: 27:39, not 42). Kaviyy onun kendine haksızlık edilmesine izin vermeyen güçlü kişiliğini, emîn onun başkasına haksızlık etmekten kaçınan güvenirliğine delâlet eder. Bu iki sıfat üzerinden verilen mesaj açıktır: Ne güçsüz ol zulme maruz kal ne de güvenilmez güç sahibi ol, zulmet.
27
(Kızların babası Musa’ya): “Bana bak!” dedi, “İşte şu iki kızımdan birisini, bana sekiz yıl işçilik yapman karşılığında seninle evermeyi diliyorum; fakat bu süreyi on yıla tamamlarsan, artık o da senin bileceğin iştir; zira ben seni zahmete koşmak istemem; inşaallah sen beni hep dürüst ve erdemli davranan bir (işveren) olarak bulacaksın!”
28
(Musa): “Bu seninle benim aramda kalsın!” dedi, “İki süreden hangisini doldurursam doldurayım, artık bana karşı bir husumet olmasın; Allah da bu söylediklerimize Vekîl olsun!”[³³⁹⁴]
[3394] Musa b. İmran’ın burada ayrıntısı verilen kıssası, büyük dedesi sayılan Hz. Yusuf’un kıssasının tam tersi bir süreç izler. Biri saraydan ücretli çobanlığa, diğeri kölelikten saraya... Bu pasajda Hz. Musa’nın hayatı üzerinden şu hakikat verilir: İnsanoğlu gerçekte bir adım sonra kendisini neyin beklediğini bilmekten ve görmekten âcizdir. Bu yüzden parçada kötü gibi duran bütünde güzel durabilir. Parçayı gören insana düşen, bütünü gören Allah’a güvenmek ve teslim olmaktır. Zira bütünü gören Rabbu’l-Âlemîn, insanı eğitmeyi murad etmiştir: Hayat bir okul, insan bu okulun talebesidir.
29
NİHAYET Musa belirlenen süreyi tamamlayıp da yakınlarıyla birlikte yola koyulunca, gözüne (Sina) Dağı’nın[³³⁹⁵] yamacından (şavkıyan) ateş türü cazip bir şey[³³⁹⁶] ilişti. Ailesine dedi ki: “Siz bekleyin, gözüme ateş türü cezbedici bir şey ilişti; belki size ondan bir haber ya da ateşten bir köz getiririm de, bu sayede ısınırsınız!”
[3395] Görkem ve gösterişinden dolayı “ulu dağ” anlamına gelen Tûr’un adı 23:20’de Seynâ/Sînâ olarak geçmektedir (Krş: 2:63, not 117). [3396] Ânestu’ya verdiğimiz mâna için bkz: 20:10, not 10.
30
Fakat oraya varınca, o bereketli mevkide,[³³⁹⁷] vadinin sağ yamacındaki ağaç[³³⁹⁸] (yönün)den kendisine “Ey Musa! Benim… Ben, Âlemlerin Rabbi olan Allah!”[³³⁹⁹] diye seslenildi.[³⁴⁰⁰]
[3397] Buradaki fî edatı, bereketin toprağa izafe edildiğine delâlet eder (Bkz: 7:137, not 97). [3398] Eski Ahid’de bu gövdeli bitkinin “böğürtlen” anlamına gelen ulleyka olduğu söylenir. Bir başka rivayette bunun, içinden ateş geçtiği halde yanmayan bir tür sarmaşık olduğu nakledilir. [3399] Aynı olay farklı vurgu ve ibârelerle Tâhâ 12 ve Neml 9’da da nakledilir. [3400] Vahyin üç şekilde geldiğini söyleyen âyet şu cümleyle başlar: “Hiçbir beşerle Allah’ın (doğrudan) konuşması olacak şey değildir” (42:51). Buradaki, vahyin şekillerinden ikincisine girer: “..ya da perde gerisinden..” Buradaki “perde” ağaçtı.
Sonraki 30 ayet →