1
Tâ-Sîn![³²⁷⁵] BUNLAR Kur’an’ın, yani açık ve açıklayıcı olan ilâhî kelâmın âyetleridir:[³²⁷⁶]
[3275] Nüzul sürecinde ilk geçtiği Kalem 1’in ilk notuna bakınız. [3276] Kur’an’ın mubîn vasfı, ister yüceltme ister inkâr sûretinde olsun, her tür anlaşılmazlık iddiasını reddeder (12:1; 26:2, not 2 ve 2).
2
inananlar için bir rehber ve bir müjdedir.[³²⁷⁷]
[3277] Vahyin içeriğinde yer alan müjdeler hariç, bizzat kendisi bir müjdedir. Yani, Allah’ın insandan umut kesmediği müjdesidir.
3
Onlar ki, namazı hakkını vererek kılarlar, arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli öderler;[³²⁷⁸] zira onlar, âhirete gönlü yatarak inananların ta kendisidirler.[³²⁷⁹]
[3278] Lafzen “zekâtı verirler”. Taberî bu ibâreye alternatif bir anlam olarak “günah kirinden kendilerini arındırırlar” mânasını verir. Çevirimizin gerekçesi için bkz: 7:156, not 116. Mekkî olan bu âyet, çok daha sonra ölçü ve kuralları belirlenmiş bir ibadete dönüşecek olan “zekât”ı ifade etmekten çok, Hâkka 34, Fecr 18, Mâ’ûn 3,7 gibi âyetlerde dile getirilen inkârcı mantığın zıddını ifade etmektedir. [3279] Îmân kalbin yönelişi, îkân yöneldiği şeyden kalbin mutmain olmasıdır. Kelimenin türetildiği yakîn, bilginin marifeti de aşıp fehme ulaşması ve artık insanın iç dünyasında karar kılması halidir (Râğıb).
4
Âhirete inanmayanlara gelince… Biz onlara yapıp ettiklerini süslemişizdir; bu yüzden onlar saplandıkları (kuşku) bataklığında debelenip dururlar;[³²⁸⁰]
[3280] Ya‘mehûnun türetildiği el-‘ameh “şaşkınlıktan dolayı bir işte tereddüde düşmek” (et-tereddüt fi’l-emr mine’t-tehayyür) anlamına gelir. Böyle olan sanki “kör” biri gibi davranır.
5
azabın en kötüsüne duçar olacak kimseler işte böyleleridir; ve onlar, evet onlardır en büyük kaybı yaşayacak olanlar.
6
Ve elbet sen de bu Kur’an’a, her şeyi bilen, her hükmünde tam isabet edenin katından nail kılınmaktasın.
7
HANİ bir zamanlar Musa ailesine demişti ki: “Bakın, gözüme ateş türü cazip bir şey ilişti;[³²⁸¹] belki ondan size bir haber veya bir ateş koru getiririm de ısınırsınız.”[³²⁸²]
[3281] Belirsizlik çeviriye “tür” olarak yansımıştır Çevrimiz için bkz: 20:10, not 10. [3282] Hz. Musa’nın ilâhî mükâleme için davetinde özel bir ‘ateşin’ araç olarak kullanılması, olağandışı ilâhî müdâhalelerin (mucizelerin) dahi sebepler âlemi üzerinden tecelli ettiğine delâlet eder.
8
Fakat oraya gelince kendisine şöyle seslenildi: “Bu ışık kaynağının[³²⁸³] hem içinde hem de etrafında olan herkes mübarek kılınmıştır: zira Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı pek yücedir.
[3283] Lafzen: “ateşin..” Zemahşerî’nin de isabetle değindiği gibi, burada “ateş” Allah’ın nuru yerine istiare olarak kullanılmış olmalıdır.
9
(İmdi) Ey Musa! Her işinde mükemmel, her hükmünde isabetli olan Allah var ya? İşte O Benim![³²⁸⁴]
[3284] Krş: 28:30.
10
Şimdi âsânı yere bırak!”[³²⁸⁵] Fakat o âsâsının çevik ve kıvrak bir yılan gibi salındığını görünce, ardına bakmadan kaçmaya başladı.[³²⁸⁶] (Allah) “Ey Musa, korkma! Çünkü Benim huzurumda elçiler korkuya kapılmazlar![³²⁸⁷]
[3285] Asâ tedbiri temsil ediyordu. Oysa o tecelli anı tedbire mahal olmayan, Allah’a mutlak güvenin esas olduğu bir andı. O makam tedbir değil teslim makamıydı. Bu nedenle Musa’ya asâsını bırakarak tam bir teslimiyetle gelmesi emredildi. [3286] Ke (gibi) teşbih edatı, ke-ennehâ cânnun ibaresine “o bir yılan oldu” değil, “sanki bir yılan gibi göründü” anlamını katar. Ke edatını klasik müfessirler, onun iri cüssesine rağmen küçük bir yılan gibi çevik hareket etmesiyle açıklamıştır (20:20 ve 26:32, not 26). Fakat bu açıklama elbette ikna edici değildir. Zira “yılan gibi” olan şey Musa’nın asâsıdır. Asâ bir çoban değneğidir. Ebadı da üç aşağı beş yukarı bellidir. Şu durumda ke-ennehâ (sanki.. gibi..) bileşik edatı, “yılanın niteliğine” değil de “görüntünün mahiyetine” ilişkin anlaşılmalıdır. Eğer durum buysa, “yılan gibi görme” âyeti/‘ilâhî kudret delîli’, görülen nesnenin mahiyetine yönelik bir müdâhaleyle değil, gören öznenin algısına yönelik bir müdâhaleyle gerçekleşmiş olmalıdır (Bkz: aynı ibâreyle 28:31). Allahu a’lem. [3287] Zira, ilâhî bir koruma ve güvence altındadırlar: “Çünkü sen güvence altında olanlardan birisin” (28:31).
11
Ancak zulme bulaşanlar hariç.[³²⁸⁸] Fakat daha sonra, o kötülüğün ardından gidişatlarını iyi yönde değiştirirlerse, unutmasınlar ki Ben tarifsiz bir bağış, eşsiz bir rahmet kaynağıyım!”[³²⁸⁹]
[3288] “Bulaşanlar” kelimesi, men zaleme ile zâlimûn arasındaki farkı vurgulamak içindir. Birincisinin zulmü sadece söz konusu fiille sınırlı kalmıştır. İkincisiyse, zulmü kişiliğinin bir parçası olarak içselleştirmiştir. [3289] Hz. Musa’nın elinden çıkan ölümlü kazaya gönderme yapılmaktadır (Bkz: 28:15-17).
12
“Şimdi de elini göğsüne sok! Her tür kusurdan arınmış olarak tertemiz, ışıl ışıl bir beyazlıkta çıkacaktır.[³²⁹⁰] Dokuz âyet de içinde olmak üzere,[³²⁹¹] (bütün âyetlerle) Firavun ve kavmine git; çünkü onlar öteden beri yoldan çıkmış bir kavimdirler!”
[3290] İlâhî kudret delîlinin “pırıl pırıl, temiz ve beyaz bir el” şeklinde tezahür etmesiyle Hz. Musa’nın elinden çıkan ölümlü kaza arasında, zihni bir bağ kurulmasının istendiği açık: Bir kaza cinayetiyle başkasının kanına bulaşmış da olsa, kendisine yönelen ve gönülden af dileyen birinin elini Allah, güneşle yıkanmış gibi ışıl ışıl, bembeyaz yapar. Bu da Allah’ın sınırsız affının bir göstergesi/âyeti olarak insanlara sunulmaktadır. Zımnen: Elinizin peygamber eli kadar temiz olması için günahsız olmanız gerekmez. Samimi bir tevbe bunun için yeterlidir (Bkz: 26:33, not 28). [3291] Krş: “Doğrusu Biz Musa’ya (risaletinin) apaçık belgeleri olan dokuz âyet verdik” (17:101, not 118 ve 119).
13
Fakat onlara göz açıcı nitelikteki (mucizevî) âyetlerimiz gelince: “Bu apaçık bir büyüdür” dediler.
14
İç dünyalarında kesin kanaat getirdikleri halde, sırf gerçeği çarpıtma[³²⁹²] ve büyüklenmelerinden dolayı bile bile inkâra saptılar:[³²⁹³] hele bir bak, fesatçıların akıbeti nasıl olurmuş?
[3292] Benzer bir âyet için bkz: 25:4, ilgili notlar. [3293] Cahd “doğru olduğunu bile bile inkâr” mânasındadır ve ikrârın zıddıdır (Bkz: 16:71, not 80).
15
DOĞRUSU, Dâvud’a ve Süleyman’a da ilim vermiştik; o ikisi “Bütün hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur!” demişlerdi.
16
Ve Süleyman Dâvud’a vâris oldu; ve “Ey insanlar!” diye seslendi, “Bize kuşların mantığı öğretildi;[³²⁹⁴] ve bize bu alanda (gerekli olan) her şey bahşedildi;[³²⁹⁵] elbet bu, işte budur Allah’ın apaçık lûtfu.”
[3294] Mantıkın türetildiği mastar olan nutk, hem insana konuşma yeteneğini kazandıran düşünme ve akletme kapasitesine, hem de düşündüklerini ifade ettiği seslere denir. Bir anlamı ileten seslerden oluştuğu için her dile nutk adı verilir. Bu bağlamda kuşlara “mantık”ın nisbet edilmesi, Süleyman onların “mantığını bildiği”, bir başka ifadeyle “dilinden anladığı” içindir. Râğıb şöyle der: “Bir şeyden bir anlam çıkaran kimseye nisbetle o şeyin dili vardır, isterse hiç ses çıkarmasın; kişinin dilinden anlamadığı bir varlık ise o kimseye nisbetle dilsizdir, isterse konuşma yeteneğine sahip olsun.” Burada kuşlara Süleyman’ın mantığının/dilinin öğretildiği değil, Süleyman’a kuşların mantığının/dilinin öğretildiği ifade edilmektedir. Elmalılı’nın dediği gibi “ehemmiyet kuşun söylemesinden ziyade Süleyman’ın anlamasında ve anlayışının derinliğindedir. Hem de Kur’an’ın tabirine nazaran yalnız kuşun dilinde, lugatinde değil, mantığındadır.” Çevirimizin gerekçesi budur. [3295] Buradaki kullu şey’in ile genel mânada “her şey” değil bu konuyla sınırlı şeyler kastedildiği açıktır (Bkz: 16:89, not 101).
17
Ve (günlerden bir gün), Süleyman’ın cinden, insandan ve kuşlardan oluşan ordusu[³²⁹⁶] bir araya derilmiş ve zapturapt altına alınarak sevk edilmişti.[³²⁹⁷]
[3296] el-Cin kavramının Kur’an’da cismanî anlamda kullanıldığı ilk yer burasıdır. Kur’an’da cinn çok anlamlı ve zengin çağrışımlı bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bütüncül bir okuma bu sonuca ulaştırır. Bu özel bağlamda görünmez varlıklar ve insanları, cin ve insan kelimelerinin kök anlamlarının da desteğiyle “cana yakın olmayan” ve “cana yakın olan” diye adlandırmak mümkündür. 18. âyetle birlikte okunduğunda, bu kıssadaki görülmeyen varlıklar “karınca çiğneyebilen”, dolayısıyla “özgül ağırlığı olan ve iz bırakabilen” varlıklar olmalıdır. Bundan da, buradaki cin kelimesinin, Kur’an’ın genelinde kullanılandan daha özel ve farklı bir anlam taşıdığı çıkarılabilir. Şu halde, Hz. Süleyman’ın ordusundaki cinlerin “görünmezlik” özelliklerini, “gözden uzak olan, kıt görülen türden varlıklar” olarak açıklamak da mümkündür. Hz. Süleyman’ın hükmettiği cinler ve kuşlara sembolik anlamlar vermek de mümkündür. Buna göre cinlerle sembolize edilenlerin büyücülük ve astrolojinin merkezi olan Babil, kuşlarla da sembolü kartal olan Hitit ve sembolü atmaca (Horus) olan Mısır kastedilmiş olabilir. Hz. Süleyman’ın devr-i nübüvvetinde bu güçler üzerinde söz sahibi olan bir devlet kurmasına işaret edilmesi muhtemeldir (Krş: 6:112; 7:179; 34:12; 81:25, ilgili notlar). [3297] Veya: “düzenli birlikler halinde yola çıkarılmıştı”. Hem ele avuca sığmaz kalabalıkları baştan sona birbirine bağlayarak sürü gibi sürmeyi hem de düzene koyup yola çıkarmayı ifade eder (Yûze‘ûn’un her iki anlamı için de bkz: Taberî ve Râğıb).
18
Derken karıncalar(ın olduğu) vadiye gelince,[³²⁹⁸] bir ana karınca[³²⁹⁹] “Ey karıncalar!” diye komut verdi; “(Derhal) yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları farkına varmadan sizi ezip kırıma uğratmasın!”[³³⁰⁰]
[3298] Veya: “Karınca Vadisi’ne..” Cins isim olabileceği gibi özel isim de olabilir. [3299] Veya: “kraliçe karınca..” Yaygın kabul nemlenin “bir karınca” anlamına geldiğidir. Fakat Ebu Hanife, bu karıncanın cinsiyeti kendisine sorulduğunda kalet fiilindeki dişillik ta’sına dayanarak “dişi” olduğunu söylemiştir (Zemahşerî). Bir sonraki âyet ve notları da bunu teyit eder. [3300] Bu âyet indikten sonra erkek egemen bir toplum olan Mekkelilerden bir gurup bu âyeti dillerine dolayarak “Kur’an’ı Muhammed’in yazdığı belli oldu. Hiç dişiden lider olur mu? Eğer bu kitabı Allah indirseydi liderin dişi olmayacağını bilirdi” dediler. Oysa günümüzde artık, arılarda olduğu gibi karıncalar topluluğunda da liderin “ana karınca” olduğu bilinmektedir.
19
Komutu onun vermesinden dolayı (Süleyman) gülercesine tebessüm etti[³³⁰¹] ve “Rabbim!” dedi, “İç dünyamı öyle bir düzene sok ki, Senin bana ve ana-babama bahşettiğin nimetlere lâyıkıyla şükreden[³³⁰²] ve hep Senin hoşnut olacağın güzel işler yapan biri olayım; ve beni rahmetinle erdemli kullarının arasına kat!”[³³⁰³]
[3301] Bize göre, Hz. Süleyman’ın gülünç bulduğu şey (19) bir dişinin lider olmasıdır. Zaten bu yaklaşımı, Süleyman’ın bilmeyip de Hüdhüd’ün getirdiği haber (22-23) ve menkıbenin devamında Kraliçe Belkıs’ın oynadığı rol teyit etmektedir. [3302] Hz. Süleyman’ın ebeveynine verilen nimetler için de Allah’a şükretmek istemesi dikkat çekicidir. Bu: 1) Kendisini yetiştirip eğiten ailesinin kadrini bildiğine; 2) ağaç kovuğundan çıkmadığının farkında olduğuna; 3) evladın anne-babanın ameli oluşuna delâlet eder. [3303] Gerçek erdemin zımnî tarifi yapılmaktadır: Sorumluluğunu bilen kişi, isterse Sultan Süleyman olsun karıncayı dahi incitmez. Dünyayı yöneten güçlüdür, kendini yöneten kudretlidir. Kendisinden sonra başlayacak olan Anadolu ve Yunan uygarlıklarını temelden etkilemiş olan büyük bir iman medeniyetinin kudretli hükümdarı, Allah’ın şefkat ve merhametine sığınıyor. Güç ve iktidarın ayartıcı cazibesinden, iç dünyasını korumanın tek yolunun bu olduğunu öğretiyor.
20
Yine o (bir gün) kuşları denetliyordu; birden sordu: “Hüdhüd’ü neden göremiyorum? Yoksa yine kayıplara mı karıştı?
21
Ya karşıma geçerli ve ikna edici bir mazeretle çıkar; ya da ona şiddetli bir yaptırım uygularım, daha olmazsa kafasını kopartırım!”
22
Derken beklemesi çok sürmedi, (Hüdhüd) çıkageldi ve dedi ki: “Ben senin henüz bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den doğru ve kesin bir haber getirdim:[³³⁰⁴]
[3304] Zımnen: Bilge kral Sultan Süleyman da olsan, kuştan bile öğreneceğin bir şeyler vardır.
23
Evet ben orada bir kadın buldum ki, o ora halkına yöneticilik yapıyor; (bir iktidara gerekli olan) her şeyden ona da verilmiş; üstelik onun pek muhteşem bir tahtı da var.[³³⁰⁵]
[3305] Veya ‘arşın mecazi karşılığı olarak: “pek güçlü bir yönetimi vardı”.
24
Ne ki onu ve kavmini Allah’ı bırakıp da güneşe tapar buldum. Öyle (anlaşılıyor) ki şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş. Onlar da yoldan sapmışlar ve bir daha da doğru yolu bulamamışlar.
25
Allah’a secde etmemeleri!?..[³³⁰⁶] O Allah ki, göklerde ve yerde gizli saklı ne varsa ortaya çıkarır; dahası gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da iyi bilir;
[3306] Ya da: “Allah’a secde etmeleri gerekmez mi, ki…” Bu alternatif anlam en-lâyı e-lâ okuyanlara göredir (Ferra).
26
Allah, kendisinden başka ilâh olmayan, muhteşem ve mutlak hükümranlık makamının Rabbidir!”[³³⁰⁷]
[3307] 25 ve 26. âyetlerin içeriğinin Hüdhüd’e değil de doğrudan Allah’a atfı mümkündür (Râzî).
27
(Süleyman): “Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancının teki misin, göreceğiz” dedi (ve ekledi):
28
“Bu mektubumu al onlara ulaştır; sonra onlardan uzaklaşıp bir köşeye çekil de bak bakalım, nasıl bir sonuca varacaklar.”
29
(Sebe kraliçesi mektubu alınca): “Siz ey seçkinler!” dedi, “Elime çok önemli bir mektup geçti.
30
Evet o Süleyman’dan gelen bir mektup ve o şöyle (başlıyor): ‘Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla:
Sonraki 30 ayet →