Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Furkan 1 / 77
1
Bütün insanlığa bir uyarı olması için, kuluna iyi ile kötünün arasını kesin hatlarla ayıran vahyi[³⁰⁷⁶] indiren[³⁰⁷⁷] (Allah) ne yüce bir bereket kaynağıdır.[³⁰⁷⁸] [3076] Furkân, hem özü itibarıyla iyiyi kötüyü fark eden (fârık) hem de iyi ile kötü kendi sayesinde fark edilen (mefruk) anlamına gelir. Duyularla değil akılla algılanan fark’a delâlet eder. İlk bakışta vahiyden ayrı olarak rasullere indirilmiş bir şey gibi anlaşılabilir (2:53; 2:185; 3:4). Fakat bu âyetlerdeki vavlar tefsiriyye olarak okunursa, vahyin bir sıfatı olduğu anlaşılır. Vahyin sıfatı olarak hem özne olan vahyin kendi içinde iyiyi kötüden ayıran muhtevasına, hem de inşâ ettiği akıllara seçip ayırma (temyiz) yeteneği kazandırmasına delâlet eder. Hz. Musa ve İsa’ya da vahiyle birlikte indirilmiştir (Msl: 2:185 ve 3:4). [3077] Tenzil vahyin kaynağına nisbetle, inzal ise hedefine nisbetle kullanılır. (Bkz: 12:2, not 3). Buradan yola çıkarak furkân vasfının vahyin cevherine ait olduğunu ve değişen zaman ve insanla birlikte değişmediği sonucuna varırız. Kelimenin Kur’an’daki kullanımları da bu sonucu doğrular. [3078] Yalnız Allah için kullanılan tebârake fiili için bkz: 7:54, not 42. Bu âyetten yola çıkarak ellezî ilgi zamirinin Türkçe’ye nasıl çevrilmesi gerektiğine dair Üstad Elmalılı’nın insana “aşk olsun” dedirten emeğini anmadan geçemeyeceğim.
M.İslamoğlu 25:1
2
O (Allah) ki, göklerin ve yerin hakimiyeti yalnızca O’na aittir; O çocuk edinmemiştir, hâkimiyetinde O’na herhangi bir ortak da bulunmamaktadır: zira her şeyi O yaratmış ve (bütün bunları) ölçüsünü kendi koyduğu yasalara bağlamıştır.[³⁰⁷⁹] [3079] Fe-kadderahû takdîrâ, varlığın kaderinin bir ölçü üzerine yaratılmak olduğunu ifade eder.
M.İslamoğlu 25:2
3
Ne ki yine de O’nun dışında, hiçbir şey yaratamayıp kendileri yaratılmış bulunan;[³⁰⁸⁰] kendilerinden bir zararı defetmeye de bir yararı talep etmeye de güçleri olmayan; ne hayat, ne ölüm, ne de ölümden sonra dirilişe dair bir yetkisi bulunmayan birtakım sahte ilâhlar peydahladılar.[³⁰⁸¹] [3080] Veya: “..düzmece olarak (tanrı diye) uydurulmuş bulunan..” (Elmalılı). [3081] İttehazûya verdiğimiz bu anlam için bkz: 2:51, not 92.
M.İslamoğlu 25:3
4
Bir de inkârda ısrar eden o kimseler, “Bu onun uydurduğu bir yalandan başkası değildir; üstelik bu konuda başka bir topluluk da ona yardım etmiştir”[³⁰⁸²] dediler. İşte ileri sürdükleri bu iddiayla, hem haksızlık etmiş,[³⁰⁸³] hem de gerçeği çarpıtmış oldular.[³⁰⁸⁴] [3082] Kur’an’ın ilâhî kaynağını inkâr amaçlı bu iddianın tutarsızlığını ortaya koyan bir âyet için bkz: 16:103. Kur’an’ın unutulup gitmesi mukadder bu iftirayı nakletmesi, vahyin kendine duyduğu özgüvenin bir eseridir. [3083] Krş: 16:103. Bu iddia hem vahyin hakikatine, hem Allah Rasûlü’ne hem de Mekke kodamanlarının mülkiyeti altındaki bir ya da birkaç yabancı kökenli köleye iftiradır. [3084] Bu ibare, inkârcıların yukarıdaki iddialarının bir devamı olarak da okunabilir. Fakat tercihimiz sözün akışına daha uygundur.
M.İslamoğlu 25:4
5
Ve; “Bu, sabah akşam[³⁰⁸⁵] (ezberlemesi için) kendisine okunsun diye, başkalarına yazdırdığı eskilerin efsaneleridir” dediler.[³⁰⁸⁶] [3085] Yani: “..sürekli..” [3086] Anlaşılan o ki, bu iftirayı atan kimseler de Allah Rasûlü’nün yazma bilmediği gerçeğini göz ardı edemiyorlardı.
M.İslamoğlu 25:5
6
De ki: “Onu, göklere ve yere ait bütün sırları bilen (Allah) indirdi: zaten O, tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.”[³⁰⁸⁷] [3087] Yani: vahiy O’nun insana olan merhametinin ve bağışının bir ürünüdür.
M.İslamoğlu 25:6
7
Yine: “Bu nasıl elçi böyle? Yiyip içiyor, çarşıda pazarda dolaşıyor![³⁰⁸⁸] Ona bir melek indirilseydi de beraberinde o da uyarıp dursaydı ya![³⁰⁸⁹] [3088] Normal insan olmayı küçümseyen bir tasavvurun sonucu olarak… Kur’an bu tasavvuru açıkça reddeder. Allah Rasûlü bölge insanının bu tasavvurunu yıkmak için mücadele etmiştir. Bir gün Medine döneminde huzuruna çıkartıldığında dizleri heyecandan titreyen bir adama, “Neden titriyorsun! Ben de senin gibi kurutulmuş et yiyen bir ananın doğurduğu insanım!” demişti. [3089] Melek peygamber istemekle zımnen kendi hallerine bakıp insan soyundan umut kestiklerini itiraf etmiş oluyorlardı.
M.İslamoğlu 25:7
8
Ya da kendisine (gökten) bir hazine bırakılsaydı, veya ondan yiyip içerek (safa sürdüğü) kendisine ait bir cenneti olsaydı?” dediler. Bir de kalkıp o zalimler, “Eğer (ona) uymuş olsaydınız, sihirlenmiş bir adamdan başkasına uymamış olacaktınız” dediler.[³⁰⁹⁰] [3090] Eğer yukarıdaki talepler yerine getirilmiş olsaydı, “sihirlenmiş” yerine bu kez de “sihirbaz” diyeceklerdi.
M.İslamoğlu 25:8
9
Şunların, seni neye benzettiklerine bir bak hele! Ve sonuçta öyle bir sapıtıyorlar ki, bir daha doğru yolu bulacak (muhakeme) gücünü asla kendilerinde bulamıyorlar.[³⁰⁹¹] [3091] Bkz: 17:48.
M.İslamoğlu 25:9
10
O öyle yüce öyle cömerttir ki, isterse senin için bu (dediklerin)den daha hayırlı olan, zemininden ırmaklar akan cennetler var eder; yine senin için (orada) köşkler, yalılar inşâ eder.
M.İslamoğlu 25:10
11
Hayır! Onların (asıl problemi) Son Saat’i yalanlamış olmalarıdır.[³⁰⁹²] Ama Biz Son Saat’i yalanlayan kimseler için kışkırtılmış çılgın bir ateş[³⁰⁹³] hazırlamışızdır. [3092] Inkârcının psikanalizi: Hesabını veremeyecekleri bir hayat yaşayanlar, çareyi Hesap Günü’nü inkâr etmekte bulurlar. [3093] Sa‘îr için muhtemelen ilk geçtiği İnsan sûresinin 4. âyetine bkz.
M.İslamoğlu 25:11
12
Onlar, çok uzak bir mekândan dahi, kendilerini gördüğü zaman o ateşin nasıl bir homurtuyla kükrediğini elbet[³⁰⁹⁴] işitecekler. [3094] Lafzen: “..işittiler”. Gelecekte olacak bir olay için kullanılan geçmiş zaman kipi kesinliğe delâlet eder. Bu kesinliği “elbet” kelimesiyle karşıladık.
M.İslamoğlu 25:12
13
Derken, birbirlerine kelepçeli olarak oranın oldukça dar bir yerine fırlatıldıklarında.. işte o anda, tam orada yok oluş için yalvaracaklar.[³⁰⁹⁵] [3095] Subûr, “tekrar dirilişi olan ölüm” anlamındaki mevt’ten farklı olarak “tekrar dirilişi olmayan ölüm, yok olup gitmek” anlamına gelir (Mekâyîs). Yok olmak için yalvaracaklar, zira var olmak ellerinde olmadığı gibi yok olmak da ellerinde olmayacak. Bu zımnen; “kendilerini var edenin Allah olduğunu itiraf edecekler” demektir. Nihilizmin sonunu beyan eder.
M.İslamoğlu 25:13
14
Yoo, bugün tek bir yok oluşu çağırmayın, aksine bir çok yok oluşu çağırın![³⁰⁹⁶] [3096] Veya: “bir tek yok edici ölüm için yalvarmayın, aksine bir çok yok edici ölüm için yalvarın”. Krş: “N’olaydım, keşke bir toprak olaydım” (78:40).
M.İslamoğlu 25:14
15
De ki: “Ee, şimdi bu mu hayırlı, yoksa takvâ sahiplerine vaad edilen ebedî cennet mi?[³⁰⁹⁷] Ki o bir ödül[³⁰⁹⁸] ve bir son duraktır. [3097] Cennetin “has bahçe” anlamına geldiğini hatırlarsak, dünyada gördüğümüz hiçbir has bahçenin ebedî olmadığını da hatırlarız. İşte âyetteki “ebedîlik” cennetin bildiğimizin çok ötesinde kalıcı güzelliğin üretildiği merkez olduğunu ifade eder. [3098] Zımnen: Cennet mü’minin amellerinin bedeli değil Kerîm olan Allah’ın ödülüdür.
M.İslamoğlu 25:15
16
Orada diledikleri her şey kalıcı biçimde onların olacak: Bu, Rabbinin üzerinde kendisinden yerine getirmesi istenilen bir söz idi.”
M.İslamoğlu 25:16
17
İmdi O, bir gün onları ve onların Allah’tan gayrı yalvarıp yakardıklarını bir araya getirecek ve soracak: “İşte şu kullarımı siz mi yoldan çıkardınız, yoksa onlar kendileri mi yoldan çıktılar?”
M.İslamoğlu 25:17
18
Cevap verecekler: “Aşkın olan zatını tenzih ve tesbih ederiz ki, Senin dışındakilerden herhangi bir dost, bir veli edinmek bize yakışmaz; ne var ki onlara ve atalarına dünyevî hazları öylesine tattırdın ki, sonunda onlar vahyi unuttular da,[³⁰⁹⁹] bitip tükenmiş bir toplum olup çıktılar.”[³¹⁰⁰] [3099] Veya: “(Seni) anmayı..” Buradaki zikr, vahyin sıfatı olarak okunabileceği gibi “anmak, hatırlamak” anlamına mastar olarak da okunabilir. 29. âyetteki tereddüde mahal bırakmayan açıklıktaki kullanımı ve 30-32, 43-44, 73. âyetlerde dile gelen vahye karşı sakat yaklaşımları öne çıkaran niteliği göz önüne alındığında, tercihimizin gerekçesi anlaşılacaktır (Krş: 20:124, not 109). [3100] Bûr “mahvolmak, hiç olmak, tükenmek, kredisi bitmek” anlamına gelir. Geldiği beş yerde de olumsuz kullanılmıştır (Ferrâ ve Taberî).
M.İslamoğlu 25:18
19
Bunun üzerine (Allah şirk koşanlara şöyle demişti): “Doğrusu o (tanrılık yakıştırdıklarınız), söylediklerinizin tümünde sizin yalancı olduğunuzu ortaya çıkarıyorlar. Artık ne (cezayı) atlatmaya mecaliniz yeter ne de yardım almaya:[³¹⁰¹] zira sizden her kim (hakikati) tersyüz ederse,[³¹⁰²] ona büyük bir azab tattıracağız.” [3101] Taberî buradan öncesinin müşriklere, sonrasının ise mü’minlere hitap ettiğini söylemiştir. Fakat ortada, muhatap değişikliği için bir gerekçe yoktur. [3102] Zulm için tercih ettiğimiz bu karşılığa dair bkz: 21:65, not 67.
M.İslamoğlu 25:19
20
(EY NEBİ!) Biz senden önce de yemek yiyen, çarşıda pazarda dolaşan insanlar dışında hiçbir rasul göndermemiştik.[³¹⁰³] Bazılarınızı diğerleriniz için sınama vesilesi kıldık ki, bakalım sabrediyor musunuz?[³¹⁰⁴] (Bunu siz öğrenesiniz diye böyle yaptık); yoksa senin Rabbin zaten her şeyi görmektedir. [3103] Sûrenin 7 ve 8. âyetlerinde ele alınan çarpık peygamber anlayışına cevap. [3104] Altının cevherini posasından ayırmak maksadıyla potada ergitme işlemi için kullanılan fitne kavramı, tam da furkânı çağrıştırmaktadır. Furkân ile gönderilen rasuller de insanlık dünyasının cevheriyle cürufunu ayrıştırmak için gelmişlerdir.
M.İslamoğlu 25:20
21
Ama Bizim (rahmetimizle) buluşma umudu taşımayan kimseler:[³¹⁰⁵] “Bize melekler gönderilseydi veya Rabbimizi görseydik ya!” dediler. Doğrusu onlar kendi iç dünyalarında büyüklük tasladılar ve hadlerini aşarak pek bi kasıldılar. [3105] Lâ yercûne, “umut, arzu, istek” anlamına gelen recâdan türetilmiştir. Sonunda sevinç olan beklentiyi ifade eder. Recada ısrar ve sürekliliğe emel denir. Sonradan “umduğunu bulamama korkusu” mânasında kullanılmıştır (İbn Fâris ve Râğıb). “Rağbet ve düşkünlük” demek olan tama’ ile yakın anlamlıdır. Burada olduğu gibi olumsuz formda kullanıldığında “korku ve ürküntüden dolayı istememek” anlamı da taşır. Tercihimizin dayanağı budur.
M.İslamoğlu 25:21
22
Onlar bir gün melekleri görecekler, fakat o gün günahkârlar için hiç de iç açıcı olmayacak.[³¹⁰⁶] Ve onlar “(Eyvah), her yandan sarılmışız!” diyecekler.[³¹⁰⁷] [3106] Lafzen: “..müjde taşıyıcı olmayacak.” [3107] Veya: “ve (melekler) “Yasaktır! (Size cennet) yasaklanmıştır!” diyecekler.” Dahhâk ve Katâde bu cümleyi meleklere atfederken, Mücahid ve İbn Cüreyc inkârcılara atfeder (Taberî).
M.İslamoğlu 25:22
23
Zira Biz (o gün) yapıp ettikleri ne varsa hepsinin üzerini çiğneyeceğiz; ve onu yel savurmuş küle çevireceğiz.
M.İslamoğlu 25:23
24
O gün cennet ehli, kalınacak yerlerin en hayırlısına, istirahat mekânlarının en iyisine sahip olacak.
M.İslamoğlu 25:24
25
İşte o gün, tüm bulutlarıyla birlikte gökyüzü paramparça olacak;[³¹⁰⁸] ve melekler bölük bölük indirilecek; [3108] Tekil olarak kullanılan “gök”, Kur’an’da birbirinden farklı olarak geçen üç kozmoğrafyadan en yakını olan atmosfer içi semaya tekabül etse gerektir (Atmosfer içinin “gök” olarak nitelendiği bir âyet için bkz: 6:38, not 28). Semâ’, ‘arzın aksine eril ve etken olanı temsil eder.
M.İslamoğlu 25:25
26
gerçek hâkimiyet o gün, Rahmân olan (Allah’a) ait olacak: ve zaten o (gün) inkâr edenler için çok zor bir gün olacak.[³¹⁰⁹] [3109] Çevirimiz için bkz: 74:10, not 9.
M.İslamoğlu 25:26
27
İşte o gün haddi aşmış olan kişi, (aldanmanın pişmanlığıyla) elini ısırarak diyecek ki: “Ah n’olaydım, keşke Rasul ile birlikte bir yol tutaydım!
M.İslamoğlu 25:27
28
Vah n’olaydım, keşke falanca kimseyi kendime yol gösterici bir dost tutmayaydım!
M.İslamoğlu 25:28
29
Doğrusu, bana vahiy ulaştıktan sonra[³¹¹⁰] beni ondan uzaklaştırdı.”[³¹¹¹] Evet,[³¹¹²] zaten (kişiyi vahiyden) uzaklaştıran her tür şer güç[³¹¹³] insanı işte böyle yüzüstü bırakır. [3110] Vahiy ulaştıktan sonra mazeret kalmaz (Krş: “ve onun ulaştığı kimseleri” 6:19). Âyetteki “ulaştıktan sonra” vurgusu, 26. âyette yer alan “kâfirler”in niteliğini ve çevirimizi açıklar. [3111] Bu âyetler, sadece Allah’tan ummaları gereken şeyleri başkalarından —ki bunlar nebiler, âlimler ve sâlihler de olabilir- umanların yaşadıkları derin düş kırıklığını tasvir eder. [3112] Bu cümle kendinden öncesinin bir devamı olarak okunabileceği gibi, Allah’a atfen de okunabilir (Râzî). İkinci şık ibâreye daha uygundur. [3113] Lafzen: “Şeytan..” Şeytanın türetildiği şetane “uzak oldu” anlamına gelir. Burada dile getirilen şeytanın “kendisini dost tutan kimseyi vahyin çizgisinden saptıran kişiler” (Âyet 27, 28 ve âyetin başı) olduğu açık. Bu örnekte îmâ edilen insan şeytanları olsa da, eş-şeytandaki belirlilik, bu işlevi gören “her tür”ü kapsar.
M.İslamoğlu 25:29
30
Ve (o gün) Rasul diyecek ki: “Yâ Rabbî! Benim toplumum bu Kur’an’ı[³¹¹⁴] yalnızlığa mahkûm etti!”[³¹¹⁵] [3114] Kur’an, fu’lan vezninden mastardır. Ka-ra-e/ve/ye kökünden türetilmiştir: “Toplamak, cem etmek, bir araya getirmek” demektir (Mekâyîs). Kur’an, “Eşyayı birbirine yaklaştırarak aralarındaki bağı keşfetmek” mânasına gelir. Bilgiyi elde etme, üretme ve iletme süreçlerinin tümünü ifade eder. Zaten “okumak” da budur. Fu‘lan vezni, hem ismî fail hem ismî mef‘ul anlamında olup, bu kalıbın kendisi için kullanıldığı şeyin, kelimenin taşıdığı anlam ile dolu olmasını gerektirir (Şatıbî, el-Muvâfakât I, 80). Kur’an, “okumanın tüm olumlu anlamlarıyla dolu olan bir hitab” demektir. Kur’an, lafız ile mânanın evliliğinin meyvesidir. Lafzı cismi, mânası ruhu temsil eder. Kur’an kelimesi, özellikle ilk sûrelerde “isimleşmiş” anlamıyla kullanılmaz (Bkz: 10:15, not 26). Burada kullanımından yola çıkarak şöyle bir yorum yapılabilir: Kur’an’dan kasıt Rasulullah’ın vahyi okuyuşudur. Âyetteki haza zamiri “okunuş” anlamı verdiğimiz Kur’an ile birlikte ”bu okunuş” demektir ki, bununla Rasul’e mahsus okuyuş kastedilmiş olur. Bu takdirde mâna şu olur: “Allah Rasûlü’nün vahyi okuyuşunun sonucu olan ilâhî mesajı, toplumum metrûk bıraktı” (Krş: 43:44). [3115] Veya: “bir sayıklama, bir hezeyan gibi gördü” (Ferrâ). Mehcûr, bir şeyden mahrum olmayı değil, yanı başında olduğu halde ona sırt dönmeyi ifade eder. Tıpkı şu âyette söz edilenlerin durumu gibi: “Tevrat’ı taşıma sorumluluğu kendilerine verilip de sorumluluğunun gereğini yerine getirmeyenlerin durumu, kitaplar yüklenmiş (fakat sırtındakinin değerinden haberi olmayan) eşeğin durumu gibidir” (62:5). Bu şikâyetin muhatapları, özne olan Kur’an’ı nesneleştirip hayattan dışlayanlardır. Kur’an’ın nesneleştirilmesi dört aşamalı bir süreçte gerçekleşti: 1) Anlam değer verilip üretilmeyince tüketildi. 2) Tüketilen anlamdan doğan açık lafız yüceltilerek kapatıldı. 3) Yüceltilen lafız anlamanın konusu olmaktan çıkıp fetiş bir nesne haline dönüştü. 4) Nesneleşen lafza ise “mukaddes ölü metin” muamelesi yapıldı. Âyet, sürecin sonunu daha baştan haber verir.
M.İslamoğlu 25:30