Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Nur 1 / 64
1
BU, Bizim indirdiğimiz, kesin ve ayrıntılı hükümleri açıkladığımız bir sûredir;[²⁹⁶⁹] ve Biz onda hakikatin apaçık belgesi olan âyetler indirdik ki, düşünüp ders çıkarasınız. [2969] Mücahid’in farradna şeklindeki okuyuşunu Taberî fassalnâ ile açıklamıştır. Çevirimiz buna dayanmaktadır. Faradnâ şeklindeki yaygın okuyuş da aynı sonucu verir. Zira farada tahta, deri vb. gibi eşyayı plaka plaka kesip ayırmak” anlamına gelir. Âyetin bize uyarısı şudur: Zaten detaylandırılmış olan bu sûredeki hükümleri, birtakım ilave mülahazalarla genişletmeye kalkmayın!
M.İslamoğlu 24:1
2
ZİNA[²⁹⁷⁰] eden kadın ve zina eden erkek: İşte bunlardan her biri için, etkisi cilt ile sınırlı yüz vuruş yapın;[²⁹⁷¹] eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorsanız, o ikisine olan acıma duygunuz sizi Allah’ın hükmünü uygulamaktan alıkoymasın; inananlardan bir gurup da onların cezalandırılmasına[²⁹⁷²] tanık olsun.[²⁹⁷³] [2970] Zina, Allah’ın tanıklığına başvurularak yapılan ve hukukî bağlayıcılığı olan meşru bir sözleşme olmaksızın iki insanın birbirleriyle cinselliklerini paylaşmaları olayıdır. Cinselliği hayvanî bir içgüdünün eseri olmaktan çıkarıp insanî bir faaliyet kılan nikâh sözleşmesidir. Sosyal bir varlık olan insanın oluşturduğu toplumun yapı taşı olan aile kurumu bu sözleşme üzerine bina edilir. [2971] Celde, etkisi insan derisiyle sınırlı olup onun altındaki kasa işlemeyen “vuruş” ve bu vuruşta kullanılan “vurma aracı”. Kelime, “zorlamak, zora koşmak” anlamını da taşımakta (Mekâyîs ve Lisân). Bu ceza, âyetin sonunda yer alan kamunun tanıklığı şartından da anlaşılacağı gibi, suçlunun canını yakmaktan daha çok suçtan caydırma amacına yöneliktir. Zina suçunun Kur’an’ın öngördüğü şekilde isbatı, ancak suçun kısmen de olsa kamuya açık bir biçimde işlenmiş olması durumunda mümkündür. Bu ise vahyin, zina suçunu, sadece insan tekinin onuruna yönelik bir saldırı olmakla sınırlı tutmayıp, aynı zamanda toplumsal ahlâk katsayısını düşüren bir cürüm olarak gördüğünün delilidir. [2972] Azâb kelimesinin Kur’an’da sıklıkla “ceza” anlamında kullanılmasının açık bir örneği. [2973] Zina yasağı, eşlerin birbirine güvendiği bir ahlâk toplumunda olmazsa olmaz bir şarttır. Bu yasak aynı zamanda toplumun yapıtaşı aileyi kurmaya ve korumaya teşviktir. Özetle İslâm ceza hukuku üç vicdanı teskin eder: Mağdurun vicdanını, kamunun vicdanını ve suçlunun vicdanını. Bunun için de önce suçluda bir vicdan inşâ etmek gerekir. İşte vahiy bunu yapar.
M.İslamoğlu 24:2
3
Zina yapan erkek ancak zinakâr bir kadınla; -diğer bir ifadeyle,[²⁹⁷⁴] cinsel güdülerine kul köle olan bir kadınla- birlikte olur. Zina eden bir kadın da ancak zinakâr bir erkekle; -diğer bir ifadeyle, cinsel güdülerine kul-köle olan bir erkekle- birlikte olur:[²⁹⁷⁵] zaten bu tür bir (birleşme) inananlara haram kılınmıştır. [2974] Buradaki ve bir sonraki cümledeki ev bağlacı, karşılığı “veya” olan tahyirden çok tafsil vurgusu taşımaktadır. Bu vurgu tercümeye “diğer bir ifadeyle” şeklinde yansımıştır. [2975] Bu metin, yaygın olarak şöyle çevrilmiştir: “Zina yapan bir erkek ancak zinakâr ya da müşrik bir kadınla; zina eden bir kadın da zinakâr ya da müşrik bir erkekle nikâhlanır.” Bu tür bir anlamada ortaya çıkan bir çok problem vardır. Birincisi, bir mü’minin müşrik biriyle evlenmesine Kur’an izin vermemektedir (2:221). Onun işlediği günahın ağırlığı bu hükmü değiştirmez. Kaldı ki, müşrikin (dişili: müşrike) anlamlarından biri de, “Allah dışındaki bir gücün otoritesine kayıtsız şartsız teslim olan”dır. Bu bağlamda “cinsel güdü ve arzularına kayıtsız şartsız kul-köle olan” anlamını kazanır ki, “Hevasını ilâh edinen kimsenin durumunu gözönüne getirsene bir” (25:43) âyetinde ifade edilen de, yaklaşık budur. İkincisi, bir önceki âyette ifade edilen zina cezası uygulanan kimse bu günahtan arınmış olur, çünkü “şer’î cezalar keffarettir” (Buharî, Hudûd 15:12). Dolayısıyla, böyle birine ilave bir hukukî yaptırım gerekmez. Üçüncüsü, âyetteki lâ yenkihuhâ illâ ibâresi, bir talimatı değil bir haberi iletmektedir. Yani âyet ‘inşâî’ değil ‘ihbarî’dir. Bu durumda yenkihu fiilinin doğru karşılığı, lafzî anlamı olan “nikâh” değil, mecazî anlamı olan “cinsel birleşme”dir. İlk otoritelerden Mücahid, İkrime, Said b. Cübeyr, Katâde gibi isimler de böyle anlamışlardır (Taberî). Ferrâ, bu ibâreyi “zinakâr erkek, ancak (şehrin) zina eden günahkâr kadınlarıyla zina eder” şeklinde açar (Meâni’l-Kur’an). Çevirimiz bu mülahazalara dayanmaktadır.
M.İslamoğlu 24:3
4
İffetli kadınları (zinayla) suçlayıp da,[²⁹⁷⁶] ardından buna dört tanık getirmeyen kimselere gelince: işte böylelerine seksen celde[²⁹⁷⁷] vurun, bir daha da onların tanıklığını kabul etmeyin: zira gerçekte kötü yola düşenler işte bunlardır.[²⁹⁷⁸] [2976] Buradaki “da”, baştaki ve bağlacının karşılığıdır. [2977] Celde için bkz: Âyet 2, not 3. Kur’an’da “zina” dışında bir suç için dört şahit istenmez. Zina iftirası dışındaki bir iftira için de dört şahit istenmez. Bu, insan iffetine verilen değeri gösterir. [2978] Gerçek sapkınların doğru yolda olanları sapıklıkla suçladıkları bu bağlamda, el-fâsikîne verilecek en uygun karşılık.
M.İslamoğlu 24:4
5
Ancak bunun ardından[²⁹⁷⁹] tevbe edip kendilerini düzeltenler bunun dışındadır; iyi bilin ki Allah tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. [2979] Yani: “İftira cezasının ardından..” Hz. Ömer ve ona katılan bir çok isme göre tevbe, bir kamu dâvâsına dönüşen iftiranın cezaî sonuçlarıyla değil, âyette belirtilen “tanıklık yasağı”nın kaldırılmasıyla alâkalıdır (Taberî).
M.İslamoğlu 24:5
6
Bir de, kendilerinden başka tanıkları olmadığı halde eşlerini (zinayla) suçlayan kimseler var. İşte bu tür kişilerin her birine düşen, dört kez kendisinin doğru söylediğine Allah’ı tanık tutarak şahadette bulunmaktır;
M.İslamoğlu 24:6
7
beşincisinde ise, eğer yalancılardan biriyse Allah’ın lânetinin üzerine olmasını (ister).
M.İslamoğlu 24:7
8
(Suçlanan eşin) Allah’ı tanık tutarak, dört kez (kocasının) yalan söylediğine dair şahadette bulunması, cezayı kendisinden düşürür;
M.İslamoğlu 24:8
9
beşincide eğer (kocası) doğru söylüyorsa, Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını (ister).
M.İslamoğlu 24:9
10
(Düşünsenize bir), ya Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı? Ya Allah, kendisine yönelenlerin tevbesini tekrar tekrar kabul eden,[²⁹⁸⁰] üstün hikmet sahibi bir zat olmasaydı… [2980] Mübalağa kalıbıyla gelen tevvâb kelimesi, anlama “tekrar tekrar” şeklinde yansımıştır.
M.İslamoğlu 24:10
11
GERÇEK şu ki, iftirayı tasarlayanlar içinizden bir güruhtur.[²⁹⁸¹] Siz (ey bu iftiranın mağdurları)! Sanmayın ki bu size dokunan bir şerdir, aksine bu sizin için bir hayırdır![²⁹⁸²] Onlardan her biri işlediği günahın cezasını çekecektir; ama onlar içerisinden bu işin elebaşılığını üstlenen kimse var ya: onun hakkı korkunç bir azaba mahkûm olmaktır.[²⁹⁸³] [2981] Ahzab savaşı, müşriklerle mü’minler arasındaki mücadelenin dönüm noktasıydı. Mekke’nin son ve en büyük taarruzuydu. Başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra bir daha Mekke kendini toparlayamadı. Bu savaş aynı zamanda Medine’deki kırılgan yapıyı bütün zaaflarıyla ortaya çıkardı. Dost ve düşmanı kesin hatlarla ikiye ayıran bu savaşın ardından, Allah Rasûlü öncelikli konunun Medine’deki iç güvenliği kesin bir biçimde sağlamak olduğunu gördü. Bu olumlu gelişme, öte taraftan, İslâm düşmanlarının sıcak savaştan psikolojik savaşa geçmeleri sonucunu doğurdu. Önce Ahzab sûresinde bir parça ele alınan Hz. Zeyneb’le evlilik olayını çarpıtmayı denediler. Bu olay etrafında olmadık efsaneler düzüp koştular. Hz. Âişe’ye iftira olayı, söz konusu psikolojik savaşın bir parçasıydı. Mekke, varlığını ortadan kaldıramadığı Allah Rasûlü’nü can evinden vurmayı kafasına koymuştu. Bunun için de Medine’deki işbirlikçilerini kullanıyordu. Bu sûretle hem İslâm dâvâsını yıpratmak, hem de Medine’deki birlik ve bütünlüğü zedelemek istiyordu. Çünkü Müslümanlar başarılarını ahlâkî bir toplum modeli oluşturabilmelerine borçlulardı. Öyle ki, bu ahlâkî cazibe sayesinde bir çok insan Muhammedî çağrıya koşuyor, bu çağrıya evet demeyenler bile bu durumu takdirle karşılıyordu. [2982] Bireysel boyutuyla, iftiranın mağdurlarının sabırları sınandı ve karşılığını gördüler. Tarihsel boyutuyla, içerideki çürükler ortaya çıktı ve toplum arındı. Evrensel boyutuyla, bu gibi durumlarda nasıl bir tutum ve tavır takınılacağına ilişkin bir model ortaya kondu. Bunların hepsi hayırdı. [2983] Âyette kastedilen kimse münafık elebaşı Abdullah b. Ubey’dir. Aslında tüm zamanlarda iffetli insanlara iftira üzerine bina edilen psikolojik ve organize savaşı ifade eder.
M.İslamoğlu 24:11
12
Bu (iftirayı) işittiğinizde, mü’min erkekler ve kadınların birbirleri hakkında[²⁹⁸⁴] iyi zanda bulunup da, “Bu düpedüz bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?[²⁹⁸⁵] [2984] Bi-enfusihim, bu tür bir bağlamda (Krş: 24:61; 49:11) “birbirleri hakkında” anlamına gelir (Bkz: Râzî; ayrıca krş: Âyet 61, not 103). [2985] Hüsnizan ya da suizan, kişinin kendi iç dünyası hakkında örtülü bir itiraftır. Hüsnizan kalbin duası, suizan kalbin bedduasıdır. Suizan, zannın Kur’an’ın “günahtır” (49:12) dediği kısmına girer.
M.İslamoğlu 24:12
13
(İftiracılar) iddialarını isbat için dört şahit getirmeli değilmiydiler! Madem ki bu şahitleri getiremediler, o zaman Allah katında asıl yalancı kendileridir.[²⁹⁸⁶] [2986] Vahye göre zina suçu en az dört şahidin yakın ve açık tanıklığıyla sübut bulur. Bu, insanın onur ve şerefine verilen değerin bir ifadesidir.
M.İslamoğlu 24:13
14
Bakın, eğer Allah’ın dünya ve âhirette[²⁹⁸⁷] sizin üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, bulaştığınız[²⁹⁸⁸] bu (iftiradan) dolayı mutlaka size korkunç bir azap dokunurdu; [2987] Yani: “..her zaman ve mekânda..” [2988] Lafzen: “daldığınız..”
M.İslamoğlu 24:14
15
tam da dillerinize dolayıp, hiçbir bilginiz olmadığı halde basite alarak ağızlarınızda gevelediğiniz bir sırada… Oysa ki bu, Allah katında çok ağır bir (vebaldir).
M.İslamoğlu 24:15
16
İşte bu yüzden, onu işitir işitmez: “Bu konuda konuşmak bize düşmez! (Allah’ım, böyle bir iftiradan) Senin yüce zâtına sığınırız! Bu dehşet bir iftiradır!” demeniz gerekmez miydi?[²⁹⁸⁹] [2989] Muhatabın zihnini inşâ eden bu âyet şu zımnî vurguyu taşır: Ey iftiraya kulak kabartanlar! Siz anneniz makamında olan birini bir münafığın ağzından mı tanıyacaksınız? Zira haberin kaynağı, haberin amacını ele verir. Bunu bile fark edemedinizse, nereden bakacağınızı bilmiyorsunuz demektir!
M.İslamoğlu 24:16
17
Eğer imanda sebat gösteren kimselerseniz, Allah size bu tür bir (iftiraya) bir daha asla bulaşmamanızı öğütler.
M.İslamoğlu 24:17
18
Zira Allah size mesajlarını açıkça bildirir: nitekim her hükmünde tam isabet kaydeden Allah, (bu olayda kimin nerede durduğunu) çok iyi bilmektedir.[²⁹⁹⁰] [2990] Belirsiz gelen ilâhî esma, kullanıldıkları bağlama fiilî ve aktüel bir atıf içerir (Bkz: 9:102, not 129).
M.İslamoğlu 24:18
19
Mü’minler arasında hayasızca söylentilerin yayılmasından hoşlanan kimselerin hakkı, bu dünyada da âhirette de elem verici bir azaptır. (Bir şeyin içyüzünü) Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz.
M.İslamoğlu 24:19
20
Ya Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti bulunmasaydı… Hele ki Allah çok şefkatlidir, pek merhametlidir.
M.İslamoğlu 24:20
21
SİZ ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin! Kim şeytanın adımlarını izlerse, iyi bilsin ki (şeytan) sadece hayasızlığı[²⁹⁹¹] ve akl-ı selime aykırı olanı emreder. Evet, Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti bulunmasaydı, sizden hiç kimse ebedîyen (günahtan) arınamazdı. Lakin Allah tercih eden/tercih ettiği kimseyi arındırır;[²⁹⁹²] zira Allah (herkesin neyi tercih ettiğini) çok iyi işitir ve çok iyi bilir. [2991] Lafzen: fahşâ’. Bu isimlendirmeye göre sadece zina yapanınki fahişlik-fahişelik değil, iffetli insana zina iftirası yapanın yaptığı da fahişlik-fahişeliktir. [2992] Çevirimiz, men ile birlikte gelen yeşâ’ fiillerinin çift özneyi gören konumlarına istinat eder. Zımnen: ‘Allah arınmayı tercih edip de hak eden herkesi arındırmayı ister.’ Bu manayı, hidayet ve dalalet üzerine yapılacak genel bir okuma da teyit eder (Krş: 18:29; 73:19; 76:29; 81:28. Daha ayrıntılı notlar için bkz: 10:25 not 44 ve 13:27 not 37). Nihayet, âyetin sonunda yer alan Allah’ın işitme ve bilmesine ilişkin cümle, işitilecek ve bilinecek bir durumun varlığına delâlet eder. İşte bu, gerçek günaha bulaşanlar arasından “arınmayı tercih eden” kimselere ve onların arınma iradesine yönelik bir atıftır.
M.İslamoğlu 24:21
22
Şu halde, içinizden (servetçe) bolluk ve rahatlık içinde olan kimseler, yakınlara, muhtaçlara ve Allah dâvâsı uğruna hicret edenlere yardım etmekten geri durmasınlar;[²⁹⁹³] onları affedip hoş görsünler! Hem Allah’ın sizi bağışlaması hoşunuza gitmez mi? Nitekim Allah tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. [2993] Veya: “..yardım etmemek için yemin etmesinler”. Âyetteki ye’teli lafzını, el-eliyye (veya el-uluv) kökünden i’tilâ formuyla okuyan çoğunluğa göre anlam “yemin etmesin” olur. Eğer Râzî’nin de katıldığı Ebu Müslim’in ısrarla savunduğu gibi ifti‘al kalıbının ender olarak if‘al çoğunlukla fa‘ale kalıbı yerine kullanıldığı görüşü kabul edilirse, ibâre “kesmesin, el çekmesin, geri durmasın” anlamına gelir (Râzî; krş: Râğıb). Tercihimiz bu görüşe dayanmaktadır.
M.İslamoğlu 24:22
23
Şu kesin ki, iffetli ve inanmış kadınlara -dalgınlık ve dikkatsizlik etmiş olsalar dahi- iftira atan kimseler, dünya ve âhirette Allah’ın rahmetinden dışlanacaklar.[²⁹⁹⁴] Üstelik onlar korkunç bir azaba müstehaktırlar;[²⁹⁹⁵] [2994] Allah’ın lânetinin, “rahmetinden dışlanmak” anlamına geldiği yolundaki bir açıklama için bkz: 3:87, not 79. Samimi tevbelerin kabul edileceğine dair âyetlerin ışığında: Tevbe etmedikleri takdirde… [2995] ‘Azâb, “terkedilmişlik ve mahrumiyet” anlamına geldiği için, bu cümle şöyle de anlaşılabilir: “Onlar korkunç bir terk edilmişliğe mahkûm olacaklar.” (Bkz: 68:33, not 29.)
M.İslamoğlu 24:23
24
o gün onların dilleri, elleri ve ayakları yapıp ettiklerinden dolayı kendileri aleyhine tanıklık edecektir.
M.İslamoğlu 24:24
25
O gün geldiğinde, Allah onlara hak ettikleri cezayı tastamam verecek; sonunda onlar da, Allah’ın, evet yalnızca O’nun (her şeyi) apaçık ortaya çıkaran mutlak hakikat olduğunu öğrenecekler.[²⁹⁹⁶] [2996] Mubîn sıfatının hem “özünde açık” hem de “açığa çıkarıcı” anlamlarını bünyesinde taşıyan yapısı için bkz: 12:1, not 2.
M.İslamoğlu 24:25
26
Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara layıktır; tıpkı iyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi kadınlara layık olduğu (gibi):[²⁹⁹⁷] işte onlar, (bu dünyada) iftiracıların dillerine doladıkları şeylerden uzaktır, (âhirette ise) onları sonsuz bir bağış ve tarifsiz güzellikte bir rızık beklemektedir.[²⁹⁹⁸] [2997] Veya: “kötü söz ve davranışlar kötü adamlara, kötü adamlar da kötü söz ve davranışlara yakışır; tıpkı iyi söz ve davranışların iyi adamlara, iyi adamların da iyi söz ve davranışlara yakıştığı (gibi)”. Fakat, bunun hemen ardından gelen ibâre tercihimizi doğrular gibidir. Âyette kurulan kötülerle iyilerin birbirleri arasındaki bu nisbet bir talimatı ifade etmekten çok, ideal olanı dile getirmektedir. Nûh ve Lût gibi iki iyi erkeğin kötü hanımlar ile, Asiye gibi iyiler iyisi bir hanımın da Firavun ile yaşadığı evliliği Kur’an bir ibret vesikası olarak nakleder (66:10-11). [2998] Kelimelerdeki belirsizlik çeviriye “tarifsiz” ve “sonsuz” olarak yansımıştır. Buradaki ilâhî bağış, ne kadar masum olursa olsun, insanoğlunun günah ve hatadan mutlak anlamda berî olmayan niteliğiyle Allah’ın affına her zaman muhtaç bulunduğunun bir ifadesidir.
M.İslamoğlu 24:26
27
SİZ ey iman edenler! Kendinize ait olmayan evlere, sahiplerinden izin almadan[²⁹⁹⁹] ve selam vermeden girmeyiniz:[³⁰⁰⁰] düşünecek olursanız, sizin yararınıza olan da budur.[³⁰⁰¹] [2999] Veya: “tanışıp bilişmeden..” İbn Abbas teste’nisûyu, vahiy katiplerince yapılan imla hatası addederek teste’zinû (izin alıncaya kadar) şeklinde okumuştur (Ferrâ ve Taberî). Her iki okuyuşun anlamları da birbirine yakındır. [3000] Zira selam muhataba “Benden emin olabilirsin!” teminatıdır. [3001] Bu âyetler, kendisinden önce gelen zina ve iftiraya ilişkin önlem paketidirler. Adalet suç işlenmeden önce önlemini almayı gerektirir.
M.İslamoğlu 24:27
28
Buna rağmen eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin; dahası eğer size “dönün” denilirse, siz de hemen dönün; bu davranış sizin için daha nezihtir: zira Allah yaptığınız her şeyi bilmektedir.
M.İslamoğlu 24:28
29
(Ama) içinde oturulmayan, sizin de yararınıza hizmet veren kamuya açık mekânlara girmenizde bir sakınca yoktur:[³⁰⁰²] şu da var ki Allah, açıktan yaptıklarınızı da gizlediklerinizi de bilmektedir. [3002] İlk tefsir otoriteleri bu mekânları hanlar ve dinlenme tesisleri (Mücahid), çarşılar ve ticaret mahalleri (İbn Zeyd), tuvalet ve hamam (İbn el-Hanefiyye) gibi kamuya açık yerler olarak tefsir etmişlerdir (Taberî). Fîhâ metâ‘un lekum (sizin yararınıza hizmet veren) ibâresi, bu mekânların kamuya açık niteliğini ortaya koymaktadır.
M.İslamoğlu 24:29
30
MÜ’MİN erkeklere söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler[³⁰⁰³] ve iffetlerini korusunlar; tertemiz kalabilmeleri için en uygun davranış şekli budur: unutmasınlar ki Allah, ortaya koydukları[³⁰⁰⁴] her bir şeyden haberdardır.[³⁰⁰⁵] [3003] Ğaddu’l-basar, “bakışı kısmak, bakışları kont- rol altına almak”tır. Açıktır ki bir kısıtlama ifade eder. Fakat teb’îd bildiren min edatı, bu kısıtlamayı sınırlar. Yani, “kısılacak” ya da “kontrol altına alınacak” bakış, her tür bakış değil belli nitelikteki bakışlardır. Bu da, muhatabın cinselliğini istismara yönelik bakışlardır. Erkeğin karşı cinsten muhatabının kişiliğinde değil de dişiliğinde odaklanan, onu cinsel bir figür olarak algılayan ya da muhatap tarafından böyle algılanan bakışlar, âyetteki yasak kapsamına girer. Doğaldır ki bu tür bir bakış, cinsler arası ilişkiyi geliştirmeye değil, karşı cinsin cinselliğini sömürmeye hizmet eder. [3004] Burada “ortaya koymak” şeklinde karşıladığımız sun‘ ile fi‘l (fiil) arasında fark vardır. Fi‘l hem bilinçli hem bilinçsiz yapma için kullanılırken, sun‘ sadece bilinçli yapma için kullanılır. Bu nedenle hayvanlar ve cansızların hareketleri sun‘ ile ifade edilmez. Buna göre her sun‘ fi‘ldir fakat her fi‘l sun‘ değildir (Râğıb). [3005] Bu talimat erkek tesettürünün sınırlarını da ifade eder. Örtünme insanlıkla yaşıttır. Cinselliğini keşfeden Âdem’in yapraklarla üzerini örtme temsili (7:22), insanın rüştünün örtünmeyle başladığını gösterir. Eski Ahid’den örtünmenin Hz. İbrahim döneminde de var olduğunu öğreniyoruz (Tekvin, 24:38). A’râf 26, takvâyı örtünmenin zirvesine yerleştirir.
M.İslamoğlu 24:30