1
EY insanlık! Rabbinize karşı sorumluluğunuzun farkında olun! Çünkü Son Saat’in depremi korkunç olacaktır![²⁷⁸⁶]
[2786] Vahiy dışında hiçbir kaynak, insanın ebedî istikbaline dair sahih bilgi taşıyamaz.
2
O (depremi) gördüğünüz gün, emzikli her anne[²⁷⁸⁷] emzirdiği (yavrusunu) unutur;[²⁷⁸⁸] yine her gebe (o an) çocuğunu düşürür; ve insanlar sarhoş olmadıkları halde sen onları sarhoş(muş gibi) görürsün. Fakat Allah’ın azabı, öngörülemeyen bir şiddettedir.[²⁷⁸⁹]
[2787] Murdı‘atin, emzirmenin niteliğine değil, emzirme fiiline delâlet eder. “Emzikli anne” anlamına gelen murdı‘ yerine kapalı tâ ile gelmiş olması bunun gerekçesidir. [2788] Hedef dilin yetersizliği sonucu mecburen “unutma” karşılığı verdiğimiz zuhûl, kişinin içine düştüğü dehşet ve kaygılı durumun sonucu olan unutmaya delâlet eder (Râğıb). Zuhûl, “önemsememekten kaynaklanan unutma” anlamına gelen nisyândan farklıdır ve sadece burada geçer. Parantez içi açıklamalar, metindeki işaret ve ilgi zamiri mercilerinin metne taşınmasının sonucudur. [2789] “..kesindir” karşılığı, lâkinnede mündemiç olduğu için parantez içine alınmamıştır. Buradaki azab kıyamete mahsus olan “o benzeri görülmemiş azab”tır (21:103).
3
Ne ki yine de insanlar içerisinden, Allah’ı bilmeden tartışma konusu yapan ve haddini bilmez her tür şeytanın peşine takılan kimseler çıkabilmektedir.[²⁷⁹⁰]
[2790] Şeytânindeki belirsizlik çeviriye “her tür” olarak yansımıştır. Bunlar, görünen ve görünmeyen, somut ve soyut her tür varlıktan olabilir (Râzî). Âyette kastedilenler, Allah’ın varlığını değil gücünü ve kudretini tartışma konusu yapıyorlar.
4
(Şeytan) hakkında kayıt şöyle tutulmuştur: Elbet onu veli edinenler çıkar; ve elbet (şeytan) o tipleri saptırır ve yakıp kavurucu bir azaba yönlendirir.
5
EY insanlık![²⁷⁹¹] Eğer (ölümden sonra) diriliş konusunda kuşku içindeyseniz, unutmayın ki Biz sizi (ilkin) bir tür topraktan,[²⁷⁹²] sonra bir damlacık döl suyundan,[²⁷⁹³] sonra rahim cidarına asılıp tutunan döllenmiş yumurtadan,[²⁷⁹⁴] sonra (aslî unsurları) oluşmuş fakat (talî unsurları) henüz oluşmamış bir ceninden yarattık:[²⁷⁹⁵] bu size (menşeinizi) açıklamak için yaptığımız (bir uyarıdır).[²⁷⁹⁶] Derken, (doğmasını) istediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar (annelerinin) rahimlerinde tutarız; sonra sizi bir bebek olarak dünyaya getirtiriz; nihayet sizler olgunluk çağına, (işte bütün bu süreçlerden geçerek) ulaşırsınız: ama içinizden kimilerine ölüm (erken yaşlarda) tattırılır, kimileri de ömrün en düşkün çağına kadar ertelenir; öyle ki, sonunda o, bilen biriyken hiçbir şey bilmez hale gelir.[²⁷⁹⁷] (Bu, şuna benzer) ki; önce yeryüzünü kupkuru bir halde görürsün; fakat ona indirdiğimiz suyun ardından canlanır, kabarır ve her türden gözalıcı bitkilerle yeşerir.[²⁷⁹⁸]
[2791] Nida ile ilgili bir açıklama için bkz: 2:21, not 28. [2792] Turabindeki belirsizlik çeviriye “bir tür” olarak yansımıştır. Unutulmamalı ki toprak yanıp sönmüş bir ateşin küllerinden doğmuş bir hayat anasıdır. [2793] Bu âyette olduğu gibi, insanın “toprak türünden” ve “önemsiz bir su”dan (77:20) yaratıldığını ifade eden tüm âyetlerin amacı, insanı yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmeye ikna, dolayısıyla Hesap Günü inancına davettir (Krş: 2:30-34; krş: 76:1). Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eğiliminin, sorumluluğu inkârın bir sonucu olduğu bu üslûpla vurgulanmaktadır. [2794] ‘Alakanın insan yaratılışının özelliğini ifade eden bir bağlamda “sevgi ve alâka” olarak çevrilmesi için bkz: 96:2, not 3. Burada kelime embriyolojik bir bağlamda geçmektedir ve vurgusu da embriyolojiktir. Arapça’da “sülük” için bu kelimenin kullanıldığı hatırlanacak olursa, insanın dünyaya gelişiyle ilgili embriyolojik süreç içerisinde döllenmiş yumurtanın rahim duvarına asılıp tutunması ve etrafında bir kan havuzcuğu oluşması aşamasını ifade ettiği anlaşılır. [2795] Mudğa, yaklaşık yedinci haftadan başlayan embriyolojik aşamayı ifade eder. Önce bir parmak boğumu uzunluğunda ve et parçası görünümünde olan cenin daha sonra yedi santime kadar gelişir. Bu aşamada başta kalp olmak üzere beyin, göz, kulak, burun gibi temel organların oluşumu tamamlanır. Sinir sistemi hızla gelişir, kol ve bacak çıkıntıları belirir. Artık kemiklerin ve kasların oluşumuna sıra gelmiştir (Bunların da dile getirildiği bir âyet için bkz: 23:12-14). Âyetteki “(kısmen) oluşmuş ve (kısmen) oluşmamış” ibâresinin gerekçesi budur. [2796] İnsana menşeinin ne kadar sıradan fakat potansiyelinin ve imkânlarının ne kadar muhteşem olduğu gösteriliyor. Böylece, “anılmaya bile değmeyen” bir durumdan “yaratıklar evreninin zirvesine” taşımayı dileyen Rabbine teslim olması ve kendisine yabancılaşmaması öğütleniyor. [2797] Krş: 16:70, not 77. Zımnen: İnsan aklı ermez olarak doğmuştu, sonunda yine başa döner. Bu, derin düşünen için yeniden dirilişin habercisidir. [2798] Kuru toprağı sulayıp onun bağrında can alıcı güzellikler ortaya çıkaran kudret, insanın yaratılış sürecinde de aynısını yapmaktadır. Özetle insanı yeniden diriltecek olan da işte bu kudrettir. Toprağın ve insanın tâbi olduğu bu evrensel yasayı inkâr nasıl abes ise, aynı yasanın sahibi tarafından konulan insanın yeniden dirilişi yasasını inkâr da öyle abestir.
6
Bütün bunların (gösterdiği) nihaî bir gâye[²⁷⁹⁹] vardır ki, o da şudur: Mutlak hakikat yalnızca Allah’tır.[²⁸⁰⁰] Zira sadece O’dur ölüyü dirilten; ve her şeye gücü yeten de yalnızca O’dur.
[2799] Bâ edatının gaye işlevine dayanarak (İtkân II, 184). [2800] Büyümek ve gelişmek için zamana mahkûm olmak, kendi kendine yetmeyip terbiye edici bir Rabbe muhtaç olmak demektir.
7
Hem unutma ki, Son Saat kuşku götürmez bir biçimde gelip çatacaktır; yine unutma ki, Allah kabirlerde yatan herkesi kaldıracaktır.
8
Ne ki yine de insanlar içerisinden herhangi bir bilgiye, yol gösterici bir kılavuza ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışan kimseler çıkabilmektedir.[²⁸⁰¹]
[2801] Krş: 31:20’nin sonu.
9
Bunların tek derdi, Allah yolundan çevirebilmek için (hakikati) eğip bükmektir.[²⁸⁰²] Bu tipin dünyadaki payı onursuzluktur;[²⁸⁰³] ama Kıyamet Günü’nde ona yakıp kavurucu bir azabı tattıracak (ve diyeceğiz ki):
[2802] Mânası konusunda farklı yorumlar yapılan sâniye ‘ıtfihî, inkârcıların hakikati eğip bükmesini ifade eder. Bununla, küfürde direnenlerin insanları Allah yolundan döndürebilmek için yaptıkları her tür tahrif ve demogoji kasdedilse gerektir. [2803] Hızy kökünün “onursuzluk” anlamı ve gerekçesi için bkz: 20:134, not 127.
10
“İşte bu senin kendi ellerinde takdim ettiklerindir; unutma ki Allah’ın kullarına zulmetme ihtimali asla bulunmamaktadır!”[²⁸⁰⁴]
[2804] Çevrimizin gerekçesi, nefyin haberinin bâ ile gelmesidir. Bu, öznenin bahis konusu işi yapma imkân ve/veya ihtimalinin bulunmayışına delâlet eder. Bu kalıp, olumsuzlanan şeyin kategorik olarak dışlandığını ifade eder.
11
Yine insanlardan kimileri de vardır ki, Allah’a (iman ve küfrü birbirinden ayıran) sınırda kulluk eder; öyle ki, eğer kendisine bir iyilik dokunsa onunla tatmin olup sevinç duyar; fakat başına bir musibet gelse yüzüstü dönüverir; dünyayı da âhireti de kaybeder: nitekim telafisi en zor kayıp da budur.[²⁸⁰⁵]
[2805] Lafzen: “en açık olanı..” Mubînin türetildiği beynin bu mânası için bkz: 16:66, not 71. Bu âyette sözü edilen “sınırda kulluk edenler” kimlerdir? Allahu a’lem bunlar, Kur’an’da “münafık” kelimesinin kullanıldığı ilk âyet olan Ankebût 11’de sözü edilen kimselerdir. Bu bağlantı, nüzul ortamıyla da uyumludur.
12
O kimse, Allah dışında, kendisine ne zarar veren ne de yarar sağlayan nesnelere yalvarıp durur: kişiyi (haktan) uzaklaştıran en vahim sapıklık da zaten budur.
13
Yalvarıp yakarıyor, zira işin ucunda zararı yararından daha fazla olan (efendi, yoldaş) kimseler var: o ne berbat efendi, o ne kötü yoldaştır!
14
Şüphesiz ki Allah iman eden, dürüst ve erdemli davrananları zemininden ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir: Zira Allah dilediği şeyi mutlaka gerçekleştirir.
15
Her kim, Allah’ın kendisine[²⁸⁰⁶] dünya ve âhirette[²⁸⁰⁷] asla (aracısız) yardım etmeyeceğini düşünüyorsa, bir sebebe[²⁸⁰⁸] tutunup göğe uzanıversin ve (Allah dışında yalvardıklarıyla ilişkiyi) kessin;[²⁸⁰⁹] daha sonra görsün bu tedbiri kendisini öfkelendiren şeyin kökünü kazıyacak mı (kazımayacak mı)?[²⁸¹⁰]
[2806] Hu zamirinin Allah Rasûlü’nü gösterdiği görüşü sûrenin bağlamıyla uyuşmamaktadır. Baştan beri Allah Rasûlü’ne hiç atıf yapılmaması bir yana, konu tevhid, muhatap da insan cinsidir. [2807] Yani: “..her zaman ve mekânda..” [2808] Sebeb, hurma ağacına çıkmak için hurmanın tepesine bağlanarak aşağı sarkıtılan ipe denir. Âyet, Allah’a ulaşmada doğru vesilenin dua olduğu imasını içerir. [2809] Veya 31. âyetin ışığında: “o ipi kessin (de kendini parçalanmak üzere yere bıraksın)”. Parantez içi açıklamaların gerekçesi âyetin bağlamı, özellikle de 12-13. âyetlerdir. Sınırda kulluk edenlerden imanı Allah’a has kılmaları istenmektedir. [2810] Hel soru edatının genellikle cevabın olumluluğuna delâlet ettiği hatırlanmalıdır. Keyd’in müsbet anlamı için bkz: 12:76. Bu belâgat şahikası âyetin konumu da, mefhumu da emeği gerektirmektedir. Bu âyetin nasıl anlaşılması gerektiği, muhatabın kimliğine göre değişkenlik arzeder. Bu konuda iki ihtimal vardır: 1) Muhatap inkârcılardır: Bu inkârcılar: a) Birinci ve ikinci sınıfı 8 ve 11. âyetlerde dile gelen “insanların” bir üçüncü sınıfı da olabilir. Bağlaçsız gelmesi ve mine’n-nâsi men.. kalıbının kullanılmaması üçüncü bir sınıf olma ihtimalini zayıflatıyor. b) 11. âyetteki “sınırda kulluk edenler” içinden birileri olabilir: Doğrusu bu olsa gerektir. Burada resmi çizilen tip iman küfür sınırında tereddüt eden bir tiptir. “Uzak tanrı” düşüncesi öylesine yer etmiş ki, bu yüzden ne Allah’a aracısız kulluk edilebileceğine, ne de Allah’ın yardım edeceğine aklı yatıyor. Bu düşünce ile Allah’ın dininden çıkmak istiyor, onu da yapamıyor. Neticede öfkeden patlayacak hale geliyor. Bu âyet işte bu tipe ‘ironik’ bir îmâ ile öfkesinden kurtulmanın yolunu tarif ediyor ve zımnen diyor ki: Aracısız ne kulluk olur, ne de Allah’ın yardımı gelir düşüncesini aklından kazı! Bunun tek yolu bu! Allah uzak değil, şahdamarından yakındır. Eğer bu hakikate inanmak yerine bir adım daha atınca küfre düşecekmiş gibi sınırda inanmaya devam edersen, bu seni teskin ve tatmin etmek yerine öfkelendirir. Bu takdirde işte sana öfkeden kurtulmanın kestirme yolu..” c) Üçücü bir ihtimal; “kendisini öfkelendiren şey” ile kast edilen Furkan 27’de beliğ bir biçimde tasvir edilen, ahirette kendi kendisini aldatmış insan tipi olabilir. Bu tip, kendisini Hesap Günü kurtarsın diye Allah’la arasına aracı koyduğu kişiden dolayı hayal kırıklığına uğrayınca, “Ah, keşke!” diyecek, ama iş işten geçmiş olacaktır. 2) Muhatap Allah Rasûlü’dür: Bu takdirde Hac 15’i, En’âm 35 ışığında anlamak daha doğru olur. Zira her iki âyetin de ortak noktası “bir biçimde göğe uzanmak”tır. Hac 15’te bunun sebeb adı verilen “ip merdiven” ile, En’âm 35’te ise bunun sullem adı verilen “merdiven” ile yapılması teklif ediliyor. Üslup, imkânsızı teklif ve meydan okuma üzerine kuruludur. Zımnen denilen şudur: Allah’ın sana yardım etmeyeceğini sakın aklına dahi getirme! Kâfirlerin ısrarla istedikleri mucizeleri sen göğe tırmanıp da zorla indiremezsin. Diyelim ki bunu başardın, bu takdirde dahi seni üzen ve öfkelendiren kâfirler inatlarından vazgeçmezler. Yani sorun yine çözülmüş olmaz. En iyisi sen Allah’a teslim ol ve içini ferah tut!
16
İşte böylece Biz, bu (mesajları) hakikatin apaçık belgeleri olarak indirmiş bulunuyoruz; ama şu da bir gerçek ki, Allah isteyen/istediği kimseyi doğru yola yöneltir.[²⁸¹¹]
[2811] Men ile birlikte gelen yeşâ’ fiilinin çift özneyi gören konumu için bkz: 10:25, not 44. Zımnen: ‘Allah isteyen ve hak eden kimseyi, doğru yola yöneltmeyi ister.
17
Şüphesiz (sizden) iman eden kimseler, yahudileşen kimseler, Sabiiler,[²⁸¹²] Hıristiyanlar, Mecusiler[²⁸¹³] ve şirk koşan kimseler arasındaki hükmü Kıyamet Günü Allah verecektir: kuşku yok ki Allah her şeye şâhittir.
[2812] Sabiiler için bkz: 2:62, not 114. [2813] Öğretileri Zend-Avesta’da toplanan Zerdüşt’ün kurucusu olduğu din. Biri iyilik tanrısı (Ahuramazda) diğeri kötülük tanrısı (Ehrimen) olan çift tanrıcılığa açık bir inançtır. Temel zaafı tanrısal bir cevher atfettiği kötülüğü meşrulaştırmasıdır.
18
(EY İNSAN!) Göklerde ve yerde bulunan herkesin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların ve hayvanların (ister istemez) Allah’ın emrine âmâde olduğunu görmez misin?[²⁸¹⁴] İnsanlardan niceleri (bilinçli tercihlerinden dolayı) ödülü hak etmiş,[²⁸¹⁵] niceleri ise azabı hak etmişlerdir. İmdi, Allah her kimi alçaltırsa artık onu kimse yüceltemez: kuşkusuz Allah tercihini daima gerçekleştirir.
[2814] Parantez içi açıklama şu âyete dayanmaktadır: “Oysa bütün göktekiler ve yerdekiler ister istemez O’na teslim oldular, çünkü hepsi (sonunda) O’na varacaklar.” (3:83; ayrıca: 13:15 ve 41:11.) Men ilgi zamiri, çoğunlukla bilinç sahibi varlıklar için kullanılır. Burada insanın da gök ve yer gibi iradesiz varlıklarla birlikte anılması, onun iradesinin görmezden gelindiği anlamını taşımamaktadır. Ancak bu, iradenin sınırlı ve kayıtlı tabiatına işaret etmektedir. İnsan, makro planda İlâhî iradenin dışına çıkamaz. İnsana bahşedilen irade ve özgürlük de, İlâhî takdirin bir parçasıdır. İnsanı var eden mutlak güç, ona varoluş amacını gerçekleştirecek imkânı bahşeden gücün ta kendisidir. İnsan, kendisine emanet edilen bu imkânı nasıl kullandığının hesabını verecektir. [2815] Râzî’ye göre, bu ibârenin muhtemel iki anlamından biri, kesîrun mine’n-nâs ibâresini mahzuf bir haberin mübtedası saymaktır. Tercihimiz bu gerekçeye dayanmaktadır.
19
Birbirlerine karşıt konumlarda bulunan bu iki gurup, Rableri konusunda hep çatışagelmişlerdir. Onlardan inkârda direnenlere ateşten elbiseler biçilecek; başlarının üzerinden yakıp kavuran bir (gam) boca edilecek:[²⁸¹⁶]
[2816] Başlarından aşağı boca edilen şeyin ne olduğu açıkça yer almasa da, 22. âyetten bu şeyin onları derin bir umutsuzluk ve pişmanlığa sevk eden “gam ve keder” olduğunu anlıyoruz.
20
bununla onların içlerinde olan her şey ve deriler eriyip akacak;[²⁸¹⁷]
[2817] Herhangi bir özneye nisbet etmeksizin “deriler” (“derileri” değil) şeklindeki bu kullanım, eriyip akan bu derilerin onlara ait deriler değil, adeta bir “maske” gibi taşıdıkları eğreti kimlikler olduğunu akla getirir. Nîsâ 56 ise, bu eğreti kimlikleri içselleştirmelerinden dolayı, üzerlerine yapışıp kaldığını akla getirir. Zımnen: Hesap Günü tüm maskeler düşecek, insanlar gerçek kimlikleriyle arz-ı endam edecekler.
21
ve onlar(ı bağlamak) için demirden boyunduruklar olacak;[²⁸¹⁸]
[2818] Mekâmi‘, “demir bukağı, metal boyunduruk” anlamına gelen mekme‘a’nın çoğuludur. Kelimenin kökeni olan kame‘a “boyunduruk geçirdi, tasma taktı” anlamlarına gelir. Âhirette bu, ya mahkemesini bekleyen suçluların tutukluluğuna ya da azaba mahkûm olan hükümlülerin mahkûmiyetlerine delâlet eder.
22
gam ve kederden (bunalıp) da ne zaman oradan çıkmak isteseler, hemen oraya geri döndürülecekler ve (onlara şöyle denilecek): “Yakıp kavurucu azabı tadın bakalım!”
23
Buna karşılık Allah iman eden ve imanıyla uyumlu davranış sergileyenleri zemininden ırmaklar akan cennetlere yerleştirecek; orada onlar altın künye ve bilezikler takınıp incilerle bezenecekler: dahası orada sınırsız bir özgürlük üniforması taşıyacaklar.[²⁸¹⁹]
[2819] Veya: “Onların oradaki elbiseleri ipekten olacak”. (Çevirimizin dilsel gerekçesi için bkz: 76:12, not 16.) Bu âyette âhirette mü’minlere vaad edilen bu güzellikler, dünyada bu gibi şeylerden uzak duran mü’minlere gönüllü mahrumiyetlerinin bir ödülü olarak verilecektir (Bkz: 18:31, not 44).
24
Evet, onlar düşünülüp dile gelebilir olanın[²⁸²⁰] en iyisine yönlendirildiler; yani onlar (dünyadayken) bütün övgülere lâyık olanın (dosdoğru) yoluna yöneltilmişlerdi.
[2820] el-Kavl, dile gelen düşünceyi de, dile gelmeyen düşünceyi de ifade eder (Krş: 18:39, not 55).
25
FAKAT inkârda direnenleri, Allah yolundan ve yerli-yabancı ayrımı gözetmeden bütün insanlar için tayin ettiğimiz Mescid-i Haram’dan alıkoyanları,[²⁸²¹] oralı olmayı sapıklığa[²⁸²²] ve haksızlığa bile isteye vesile kılanları,[²⁸²³] elem verici bir azaba terk edeceğiz.[²⁸²⁴]
[2821] Buradaki sevâen (benzer bir kullanım için bkz: 21:109, not 112) “eşit, benzer, denk” anlamına gelir (Râğıb). Bu bağlamdaki en uygun karşılığı olan “ayrım gözetmeden” ifadesi, cahiliyye dönemindeki “ayrımcı” uygulamaya da bir atıftır. Mekke’yi elinde tutan Kureyş, İbrahimi bir gelenek olan hac ibadetini, diğer kavim ve kabilelere üstünlük taslama fırsatı olarak değerlendiriyordu. Yine İbrahimi geleneğe dayanan ve mukaddes bölgenin sınırlarını ifade eden harem-hıll ayrımını, onlar Kureyş için ayrıcalığa dönüştürdüler. Mesela, kendileri vakfe için Müzdelife’ye kadar çıkıyorlar, bunu harem’de yaşayanlara tanınmış bir ayrıcalık olarak görüyorlar, Arafat’a kadar gitme şartının dışardan (hıl) gelenleri bağladığını düşünüyorlardı. Yine kendileri elbiseleriyle tavaf ediyorlar, dışardan gelenlerin elbiseleriyle tavaf etmesini uygun görmüyorlardı. Bu da orada yaşayanlardan elbise kiralama gibi oldukça kârlı bir sektöre dönüşüyordu. Aslında bu âyet, dinî değerlerin istismarı gibi, insanlığın en kadim problemlerinden birini gündeme taşımaktadır. [2822] İlhâd, “amacından sapmak” anlamına gelen lahd kökünden türetilmiştir (Mekâyîs). [2823] Mekkeli olmayı sapıklığa ve zulme nasıl alet ettiklerinin örneği için bir önceki nota bkz. [2824] ‘Azab için muhtemelen ilk kullanıldığı 68:33’ün ilgili notuna bakınız.
26
Hani Biz, İbrahim’in (inşâ ve ihya etmesi) için bu İbadet Evi’nin yerini tesbit ettiğimiz zaman şöyle demiştik: “Bana hiçbir şeyi şirk koşmadığın gibi, Mabedimi de tavaf edecekler ve (ona doğru) kıyama durup rükû ve secdeye kapanacaklar için (şirkten) temiz tutacaksın!”[²⁸²⁵]
[2825] Âyetin sonundaki “Mabedimi temiz tutacaksın” emrinden ve daha başka âyetlerden (3:96; 14:37), Hz. İbrahim’e gösterilen mekânın, geçmişte de aynı maksatla kullanıldığı zımnen anlaşılmaktadır. Buradaki “temiz tut” emriyle, elbette tevhid ilkesinden sapma anlamına gelen tüm sapma ve bâtıl inanç kalıntılarından insanlığın bu ilk mabedini arındırma kastedilmektedir.
27
“Ve insanları hacca davet et! Gerek yaya, gerekse hızlı yol alma yeteneğine sahip ulaşım araçlarına[²⁸²⁶] binerek her bir yoldan[²⁸²⁷] senin (çağrına) gelsinler
[2826] Dâmir, her tür bineğin “uzun yol yeteneğini ve dayanıklılığını” ifade eden bir isim-sıfat. Mü’minleri hacca teşvik amacı taşır. [2827] Kur’an’da fecc, tarikten farklı olarak yalnızca “fiziki yol” için kullanılır (el-İ‘câzu’l-Beyâni).
28
ki, bunun kendilerine sağlayacağı yararlara tanık olsunlar.” Bir de belirlenen günlerde, O’nun kendilerine rızık olarak sunduğu hayvanları (kurban ederken), üzerine Allah’ın adını ansınlar: işte bunlardan siz de yiyin, zor durumdaki muhtaçlara da yedirin.[²⁸²⁸]
[2828] Fakir ğanînin mukabilidir. Bâis ise, aslında fakir olmadığı halde içinde bulunduğu güç şartlar yüzünden zor durumda olan kimselerdir.
29
En sonunda, zorunlu yasaklara son verip kirlerini gidersinler;[²⁸²⁹] adaklarını yerine getirsinler ve bu Özgürlük Evi’ni tavaf etsinler.[²⁸³⁰]
[2829] Kur’an’da sadece burada kullanılan tefes kelimesinin “insanın kurtulması gereken kıllar, tırnak vs. gibi şeyler” olduğu yolundaki bir açıklamaya (Bkz: Müberred ve Kaffâl’den Râzî) rağmen, Taberî bu ibâreyi “haccın geri kalan tüm menasiki” olarak yorumlar. Dolayısıyla bu, ihram yasaklarının bittiğini gösteren ve “giderebilirler” şeklinde de anlaşılabilecek bir ibâredir. [2830] ‘Atîk, hem “hür ve bağımsız”, hem “kadîm” hem de “muteber ve saygın” anlamına gelir (Lisân). Allah Rasûlü’nden gelen rivayetler de dikkate alındığında tercih ettiğimiz anlam öne çıkmaktadır (Bkz: Mücahid ve Katâde’den, Taberî).
30
(Sözün özü) şudur ki;[²⁸³¹] her kim Allah’ın kısıtlayıcı buyruklarına saygı gösterirse, bu Rabbi katında kendi yararına olacaktır; zaten size bildirilenler dışında kalan bütün hayvanlar size helâl kılınmıştır. Ama özellikle de putla(ştırma)dan kaynaklanan her tür (mânevî) pislikten sakının; bir de asılsız iddialardan kaçınarak,[²⁸³²]
[2831] Zemahşerî’nin zâlikeye getirdiği ikna edici açıklamaya dayanarak. [2832] Zımnen: Allah adına sahte kutsallıklar ve haramlar icat etmekten sakının! En’âm ve Nahl surelerinin ardından nübüvvet sürecinde haramdan söz eden 3. sûre Hac sûresidir.
Sonraki 30 ayet →