Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Enbiya 1 / 112
1
İNSANLAR için yaptıklarının hesabını verme vakti oldukça yaklaştı; fakat onlar hâlâ gaflet içerisinde (bu gerçeğe) sırt çeviriyorlar.[²⁶⁷³] [2673] Âyetle ilgili bir değerlendirme için sûrenin girişine bakınız.
M.İslamoğlu 21:1
2
Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir uyarı[²⁶⁷⁴] gelse, onu da sadece alaya alarak dinliyorlar. [2674] Vahyin ”uyarı” (zikr) vasfıyla ilgili Hicr 9; Yâsin 69; Sâd 1, 87 ve Zuhruf 44. âyetlere; ayrıca konuyla ilgili bir açıklama için Tâhâ 99’un notuna bkz.
M.İslamoğlu 21:2
3
Onların aklı fikri oyunda oynaştadır; üstelik bilinci altüst olan bu kimseler[²⁶⁷⁵] el altından şöyle fiskos yapıyorlar:[²⁶⁷⁶] “Bu da sizin gibi ölümlü bir insan değil mi? Şu halde siz, göz göre göre büyüye kapılıp gidecek misiniz?”[²⁶⁷⁷] [2675] Lafzen: “zulmeden kimseler”. Zulüm, “bir şeyi yerinden etmek”tir. Burada yerinden edilen insanın kendisidir. Bu da, tam anlamıyla bir “bilinç alaborası”dır (Bkz: 7:148, not 4). Bu ters bilinç hayatı oyun, dünyayı oyun alanı, sınav araçlarını oyuncak olarak algılar. Bütün bunların temelinde, tersyüz edilmiş bir tasavvurla hayata bakmak yatar. Bu ise kişinin kendisine yapacağı en büyük zulümdür (Krş: Âyet 29, not 37). [2676] “Özel görüşme, gizli randevu, kulis, fiskos ve dedikodu” gibi bağlamına göre farklı mânalara gelebilen necvâ, yararlı, yararsız ve zararlı olmak üzere üç vasfa da sahip olabilir. Buradaki fiskos ve kulis anlamında zararlı bir necvâdır (Krş: 12:80; 17:47; 58:7-10, ilgili notlar). [2677] Vahyin olağanüstü gücünün vahyin düşmanları tarafından dolaylı bir itirafı olarak okunmalıdır.
M.İslamoğlu 21:3
4
(Ve) dedi ki:[²⁶⁷⁸] “Rabbim gökte ve yerde söylenen her sözü, her düşünceyi[²⁶⁷⁹] bilmektedir: zira O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.” [2678] Medine ile Basra kıraat okullarının tümü ve bazı Mekkeli kârilere göre emir kipiyle (kul) okunan bu kelimeyi Kûfe okuluna mensup kârilerin tümü ve bazı Mekkeliler geçmiş zaman fiili olarak (kâle: dedi) okumuşlardır (Taberî). Her ikisi de aynı kapıya çıktığı halde ilk kıraat âlimlerinin kılı kırk yaran bir hassasiyetle bir kelimenin okunuşu üzerindeki bu farklı yaklaşımları, Kur’an’ın indiği dönemde henüz yazı, imla, noktalama (rakş), harekeleme kurallarının yeterince oturmamış oluşuyla açıklanır. [2679] el-Kavl, hem “söz” hem de “düşünce” anlamına gelir (Bkz: 18:39).
M.İslamoğlu 21:4
5
“Hayır!” dediler; “(Bunlar) karma karışık düşler... Yok yok, onu kendisi uydurmuştur!.. Bu da değilse, o bir şair olmalı… İyi ama, önceden gönderilen (elçiler) gibi bize ilâhî bir kudret delîli getirse ya!..”[²⁶⁸⁰] [2680] Vahyin ilk muhaliflerinin kafalarının hayli karışık olduğunun göstergesi. Allah Rasûlü risalet öncesi dinî hiçbir iddiası olmayan, kitap okuyup yazmayan, şiire ilgi duymayan, kendisinden kehanet ve olağanüstülük sadır olduğu duyulmamış biriydi. Aksi halde iddialarını desteklemek için onu örnek verirlerdi.
M.İslamoğlu 21:5
6
Onlardan önce kendilerini (inkârda ısrarlarından dolayı) helâk ettiğimiz nice kentler iman etmemişlerdi, şimdi bunlar mı iman edecekler?
M.İslamoğlu 21:6
7
Biz senden önce de kendilerine mesajlarımızı ilettiğimiz (ölümlü) insanlardan[²⁶⁸¹] başka birilerini elçi olarak göndermedik. Hem eğer (bu konuda bir şey) bilmiyorsanız, (geçmiş) vahiylerin mensuplarına sorun! [2681] Lafzen: “adamlardan, erkeklerden”. Burada vahyi ve peygamberliği inkâr edenlerin itirazı peygamberin cinsiyetiyle değil beşerliğiyle alâkalıdır (Bkz: Âyet 3, 7, 8). Dolayısıyla bu âyetteki rical, gönderilen rasullerin erkekliğini değil insanlığını vurgular. Bu kimlik vurgulanırken “erkekler” anlamındaki ricâlin kullanılmasında çok ince bir îmâ da sezilmiyor değil. Bu îmâ, hem meleklere “kadın” cinsiyeti yakıştıran, hem de peygamber olarak bir meleğin gönderilmesini isteyen Mekke müşrik aklının içine düştüğü çelişki ve gülünç durum olsa gerektir.
M.İslamoğlu 21:7
8
Biz onları yemeğe bile ihtiyaç duymayan varlıklar olarak göndermedik;[²⁶⁸²] dahası onlar ölümsüz de değildiler.[²⁶⁸³] [2682] Lafzen: “cesetler..” Sözlük anlamı “bir şeyin yoğunlaşmış hali, unsurları toplanmış hali” olan ceset, burada “varlık kategorisi” anlamı taşımaktadır (Mekâyîs). [2683] Elçiler gökte değil yerde yürürler. Yerde yürüyenler iz bırakırlar. Ancak iz bırakanlar izlenebilirler.
M.İslamoğlu 21:8
9
Neticede Biz onlara verdiğimiz sözü tuttuk; bunun sonucunda onları ve tercih ettiklerimizi kurtarıp, (hayatlarını) amaçsızca harcayanları ise helâk ettik.[²⁶⁸⁴] [2684] Esrafe köküyle ilgili bir açıklama için bkz: 20:127, not 112.
M.İslamoğlu 21:9
10
DOĞRUSU Biz size, içinde size şeref ve itibar kazandıran bir mesaj[²⁶⁸⁵] indirmiş bulunuyoruz: şu halde, hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız? [2685] Veya: “içinde zihninizi inşâyı amaçlayan uyarılar olan bir mesaj” (Bkz: Taberî; krş: 43:44, not 3). Zikrukum ifadesinin çeviriye böyle yansıması, kelimenin yapısından kaynaklanır. Zikr, ya insan tasavvuruna bir şeyin simgesini sunarak onu hafızasına kaydetmesini sağlamak, ya da zihinde/tasavvurda önceden varolduğu halde bir şekilde kaybolmuş olanı yeniden ortaya çıkarmaktır. Bu tanımı yapan Râğıb, önce “kalbin” ve “dilin” zikri diye ikiye ayırdığı kavramı, bir de kendi içinde ikiye ayırır: 1) Unutmaktan dolayı hatırlatmak, 2) Akılda kalıcı olmasını sağlamak için hatırlatmak (Müfredât). Bu tanım, temel niteliklerinden biri zikr olan vahyi, “İlâhî bir inşâ projesi” olarak öne çıkarmaktadır (20:99, 130, ilgili notlar). Vahiy bu inşâyı önce eylemin ana rahmi olan tasavvurda gerçekleştirir. Çevirimiz bu yaklaşıma dayanmaktadır.
M.İslamoğlu 21:10
11
Üstelik Biz, zulümde ısrarcı olan nice beldeleri kırıp geçirdik; ve (bunun) ardından onların (yerine) başka bir toplum ikame ettik.[²⁶⁸⁶] [2686] Zımnen: Siz Allah için vazgeçilmez değilsiniz, fakat Allah sizin için vazgeçilmezdir. Zira hiçbir toplum alternatifsiz değildir. “Sizi ortadan kaldırıp sonra da dilediğini sizin yerinize geçirir” (6:133) gibi âyetlerle ifade edilen tarihin değişmez yasası (Krş: 4:133; 14:19; 35:16).
M.İslamoğlu 21:11
12
Ve onlar Bizim ezici gücümüzü hissettikleri zaman, derhal oradan kaçmaya yeltendiler.
M.İslamoğlu 21:12
13
Durun, kaçmayın! Haydi, sizi küstahça şımartan konforlu yaşantınıza ve konaklarınıza geri dönün! Ne yani, herhalde hesaba çekilecektiniz![²⁶⁸⁷] [2687] Le‘alle edatının “gerekçe” anlamına dayanarak şu mâna da verilebilir: “Hesaba çekilmeniz için yeterli neden mevcuttur” (Bkz: İtkân II, 233; krş: 20:130, not 119). Zımnen: Hayatı sorumsuzca yaşayanlar, hesap sorulmasından nefret ederler.
M.İslamoğlu 21:13
14
Onlar “Vah bize!” diyecekler; “Şu kesin ki, bizler hep zulümde ısrar ettik!”
M.İslamoğlu 21:14
15
Ve onların bu yazıklanmaları, Biz kendilerini biçilmiş ekin haline getirip sönmüş köze çevirinceye kadar devam edip gidecek.
M.İslamoğlu 21:15
16
(EY İNSANLAR!) Biz göğü, yeri ve bunların arasındakileri bir oyun olsun diye yaratmadık.[²⁶⁸⁸] [2688] Yani: “bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık” (38:27). “Başka değil, sadece gerçek bir amaç uğruna yarattık” (44:39). Bu gerçeği fark edenler “göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: Rabbimiz! Bütün bunları anlamsız ve amaçsız yaratmadın!” (3:191) derler. Bu âyet, kadim kültürlere ait “Tanrı yalnızlıktan canı sıkılınca insanı yarattı” gibi bir tezi de kökten reddetmektedir. Esasen bu pasaj, başta Hermetik miras olmak üzere gök cisimlerine “akıl” ve “öznelik” (faal akıl) izafe eden tüm kadim mistik ve ruhçu kültürlere bir reddiyedir. 29. âyet bunun delilidir.
M.İslamoğlu 21:16
17
Eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik;[²⁶⁸⁹] ne ki bunu asla yapacak değiliz.[²⁶⁹⁰] [2689] Bu ibâre iki şekilde de anlaşılabilir: 1) Bu görünen âlemi değil, sizin algınızın ötesinde bir âlem yaratarak onu eğlence edinirdik” 2) “Sizin eğlence ve oyun aracı gibi gördüğünüz bu âlemi, sizden önce Biz eğlence yapardık” (Krş: Elmalılı). [2690] Veya: “Tabii ki eğer yapmış olsaydık, (ama yapmadık)”. Kûfe dil okulunun büyük ismi Ferrâ, şart edatı olan in’in olumsuzluk vurgusuna da dikkat çeker (Benzer bir kullanım için bkz: 35:23). Ondan da önce bize kadar ulaşan ilk orijinal tamamlanmış tefsirin sahibi olan Mukâtil (ö. 150 h.) ibâreyi böyle anlar (Tefsir). Taberî’nin de alternatifsiz tercihinin bu olduğunu söylemeliyiz.
M.İslamoğlu 21:17
18
Aksine Biz, mutlak hakikate atıf olan (amaçlı ve anlamlı yaratılış) gerçeğini,[²⁶⁹¹] malum[²⁶⁹²] amaçsız ve anlamsızlığın başına çalarız da, o berikinin beynini parçalar; işte o zaman beriki de yok olup gider.[²⁶⁹³] İşte (Yaratan ve yaratılan) konusunda bu türden tanımlamalarınızdan[²⁶⁹⁴] dolayı yazıklar olsun size! [2691] el-Hakk “anlamlılık ve amaçlılığa” delâlet eder. Başındaki bâ edatıysa hem “gerekçe”, hem “bağlantı ve atıf” hem de “aracılık” ifade eder (Açıklama için bkz: 14:19, not 20). Âyetteki el-bâtıl, el-hakkın zıddı olan “amaçsızlık ve anlamsızlık” anlamına kullanılmıştır (Krş: Râğıb). Betale, “özgül ağırlığı olmadığı ya da çok az olduğu için uçup giden” ya da “akıp giden” şeyler için kullanılır (Mekâyîs). Burada bu yaratıklar evreninin bir amacının olmadığı; çünkü kendine has gerçek bir varlığının olmadığı; sadece Yaratıcının bir “yansıması” ya da varmış gibi görünen sanal bir evren, bir hayal dünyası, köpük, gölge olduğu yönündeki, insanın ahlâkî davranış zeminini yok eden âlem tasavvurları reddedilmektedir. Âyetteki bi’l-hakk ifadesi, hem yaratılmışlar âleminin kendine has bir iç gerçekliğe sahip olduğunu, hem de onların gerçek bir amaç uğruna yaratılmış olduğunu ifade eder (Bkz: 16. âyet, not 16). [2692] el-Bâtıl’ın başındaki belirlilik takısı anlama “malum” olarak yansımaktadır. Bu tercihimiz aynı zamanda vahyin reddettiği türden maddî varlığın sanallığı tezlerinin, nüzul ortamında birileri tarafından bilinip savunulduğuna delâlet eder. [2693] Allah’ı tanımaya çalışmak yerine tanımlamaya çalışanlar, -hâşâ- Allah’ı nesne, kendini özne yerine koymuş olan haddini bilmezlerdir. [2694] Yaratan ya da yaratılanı, birini diğerine dahil eden bir tezle tanımaya çalışmak, “tanımak” değil “tanımlamak” (tavsîf) sayılmaktadır. Bu ise, haddini aşan insanın Yaratıcısına had ve hudut çizmeye kalkışmasıdır. Oysa ki yaratılmışlar dünyası “tanımak” için var edilmiştir; bu nedenle de vahiy bu evreni “işaret, atıf, belge” anlamına gelen ‘ilm-‘alâmet köküne nisbetle ‘âlem/’âlemîn diye isimlendirir (1:1, not 2). Zira “yaratılmış varlıklar evreni olan” bu ‘âlem, O’nun varlığına, birliğine, eşsizliğine ve yaratıkları üzerindeki mutlak tasarrufuna delâlet eden birer belge ve âyet, birer alem ve alamettir. (‘Âlemîn için bkz: Âyet 107, not 110)
M.İslamoğlu 21:18
19
Zira, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na aittir; nitekim O’nun tarafında yer alanlar, O’na kulluk etmede ne kibre kapılırlar, ne de bıkıp usanırlar:[²⁶⁹⁵] [2695] Başta melekler olmak üzere, yıldızlar, gezegenler ve diğer gök cisimleri (yer cisimlerini tanrılaştıranlar 21. âyette ele alınacak) gibi soyut ve somut, varlığı sabit ya da muhayyel birtakım şeylere, zirvesini Allah’ın oluşturduğu bir hiyerarşide “ilâhlar” ya da “yarı ilâhlar” payesini veren ve somut putlara tapınan Mekke müşriklerinin inancından daha sofistike ve soyut olan Eski Hind, Mısır, Harran, Cündi Şapur ve Mezopotamya merkezli bâtıl ve şirke bulaşmış inanç sistemleri kastedilmektedir. Son ibârenin alternatif bir anlamı da şöyle olabilir: “O Sınırsız Rahmet sahibini anmakla birlikte, O’na nankörlük eden de yine kendileri olmaktadır” (Krş: Râzî).
M.İslamoğlu 21:19
20
Onlar, gece gündüz demeden aralıksız O’nun aşkın ve yüce olan zatını anarlar.
M.İslamoğlu 21:20
21
YOKSA onlar yeryüzünden bir takım tanrılar peydahladılar da, onlar mı yapacak can verme işini?[²⁶⁹⁶] [2696] Yani; ‘Madem yeryüzünden cansız nesneleri ilâh ediniyorlar, öncelikle onların yeryüzüne ait bir varlık olan insanoğluna can vermesi gerekmiyor muydu?’ Yunşirûn: “diriltilecekler, canlandırılacaklar”. Bu ibâre, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” sorusuna “Elbette Allah” (29:61) cevabını vermekte tereddüt göstermeyen cahilî aklın içine düştüğü çelişkiye dikkat çeker.
M.İslamoğlu 21:21
22
Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka[²⁶⁹⁷] ilâhlar olsaydı, (gökler ve yer) kaos içinde mahvolurdu: işte bu nedenle O her şeyden yüce olan Allah, O mutlak otorite sahibi, onların yakıştırdıkları her şeyin ötesindedir. [2697] İllâ edatının “..den gayrı, ..den başka” anlamına kullanılmasıyla ilgili bkz: İtkân II, 160.
M.İslamoğlu 21:22
23
O, yaptıklarından dolayı asla sorgulanamaz; fakat onlar her daim sorgulanırlar.[²⁶⁹⁸] [2698] Daha dünyadayken bile hemcinsleri tarafından sorgulanıyorlar, ya âhirette?
M.İslamoğlu 21:23
24
Yoksa onlar (bu gerçeğe rağmen) O’nun dışında[²⁶⁹⁹] ilâhlar edinmekte ısrar mı edecekler? De ki: “Haydi, siz de kendi delilinizi getirin! İşte bu, hem benimle birlikte olanların hem de benden öncekilerin dile getirdikleri (ortak) mesajdır”. Ama hayır, onların çoğu bu (açık) gerçeği bilmiyorlar; bu nedenle (ondan) yüz çeviriyorlar. [2699] Min dûnihi, sadece “O’nun dışında” değil, aynı zamanda makam olarak “O’nun çok gerisinde, aşağısında, uzağında, astı mevkiinde” anlamına da gelir (Bkz: İtkân II, 195).
M.İslamoğlu 21:24
25
Halbuki Biz, senden önce gönderdiğimiz rasullerin tümüne bir mesajı ısrarla ilettik; o da şu: “Benden başka ilâh yok, o halde yalnız Bana kulluk edin!”[²⁷⁰⁰] [2700] Tevhid, bütün bir oluş evrenini doğru kavramanın koordinatını verir. Bu koordinatla yola çıkmayan akıl, her ölçü, kıyas, öncül ve önermesinde yanlıştan çıkıp yanlışa varacaktır.
M.İslamoğlu 21:25
26
Ama (onların takipçileri arasından) yine de “Rahmân çocuk edindi” diyenler çıktı.[²⁷⁰¹] O şanı yüce olan, (ölümlü varlıklara has bu tür) tanımlamalardan sonsuzca uzaktır; aksine, (Allah’ın soyundan geldiğini iddia ettikleri o kimseler), İlâhî ikrama[²⁷⁰²] mazhar olan kullardır:[²⁷⁰³] [2701] Burada kastedilenin Hıristiyanlar olduğu, bu âyetlerle, bu sûreden önce nâzil olan Meryem 91 ve 92. âyetlerin benzerliğinden de anlaşılmaktadır. Çevirimizin gerekçesi budur. [2702] Ya rasuller gibi “İlâhî vahye” ya da melekler gibi o vahyi “taşımaya” mazhar olanlar. Bu âyetle Meryem 93 arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. [2703] Zımnen: Eşyayı tanrılaştıran, Tanrı’yı eşyalaştırmaya kalkar.
M.İslamoğlu 21:26
27
Onlar, kendi sözlerini O’nun sözünün önüne geçirmezler:[²⁷⁰⁴] yani onlar sadece O’nun talimatıyla hareket ederler. [2704] Rasuller yalnızca Allah’ın vahyini iletir, melekler de sadece kendilerine verilen talimatı yerine getirirler.
M.İslamoğlu 21:27
28
O, onların bildiklerini de bilmediklerini de bilir.[²⁷⁰⁵] Ki zaten onlar, O’nun hoşnut ve razı olmadığı hiç kimseye şefaat edemezler:[²⁷⁰⁶] zira onlar O’nun yüceliği karşısında derin bir saygıyla titrerler.[²⁷⁰⁷] [2705] Bir başka ifadeyle: “geçmişlerini de geleceklerini de” (Bkz: 20:110, not 91). [2706] Kur’an, Allah’tan bağımsız bir kayırma ve şefaat iddiasını tümüyle reddeder. Burada olduğu gibi reddetmediği şefaat biçimi, sadece Allah’ın razı olduğu birine verdiği ödülü, sahibine takdim etmekle onurlandırılmaktır. Ödülü takdim eden ödülü veren değildir. Onun ödül üzerinde hiçbir tasarrufu yoktur. O sadece, ödül sahibi tarafından ödül takdimine mazhar kılınmakla onurlandırılmıştır (Ayrıca bkz: 34:23, not 43 ve 39:44, not 47). [2707] Haşyet sıradan bir korku değil, özellikle de muşfikîn ile birlikte kullanıldığında saygı ve sevgiden dolayı duyulan derin bir ürperti halidir (Bkz: 18:49, not 60).
M.İslamoğlu 21:28
29
Kaldı ki onlardan biri “O’ndan bir alt basamakta da olsa, sonuçta ben de bir ilâhım demiş olsaydı, bu takdirde onu cehennemle cezalandırırdık:[²⁷⁰⁸] Çünkü bilinci altüst olmuş kimseleri Biz böyle cezalandırırız.[²⁷⁰⁹] [2708] Piramidik tanrı anlayışına dayanan kadim Hermetik mirasın muhtemelen sonradan bozulmuş tanrı anlayışını çağrıştırıyor. Bu anlayış uluhiyyeti hiyerarşik bir silsilenin zirvesi (piramidin zirvesi) olarak görüyor, o zirvenin daha altta yer alan diğer halkalar üzerinde yükseldiğine inanıyordu. İşte içinde kadim hikmet pırıltılarının yer aldığı Hermes’in müşahedesinin (Corpus Hermeticum) 12. maddesi: “Sonra her şeyin babası hayat ve nur olan akıl, kendisine benzeyen bir insan yaratır. Meydana getirdiği oğlunun kendisine benzeyen güzelliğine hayran kalır. Gerçekte Allah oğlunda kendi sûretini sevmiştir. Bütün yaratıklarını onun hizmetine verir.” (Nkl: M. A. Cabirî, Bunyetu’l-Akli’l-Arabi, Beyrut-91, s. 265). Arabistan yarımadası Hermetik mirastan habersiz değildi. Bazılarının Kur’an’da zikredilmeyen nebiler arasında saydığı Güneyli (Yemen) Şu‘ayb b. Mehdim (veya: Mahrem) zi-Mehdim, Kuzeyli Riab b. el-Berra eş-Şenini ve Reyyan b. Zeyd b. Amr gibi isimler, Hermetik irfanı bölgede temsil eden isimler olarak görülebilir. [2709] Lafzen: “zalimleri”. “Bir şeyi yerinden etmek” anlamına gelen zulm, bir çok yerde “kendi kendisine zulmetme” formunda, eylemin öznenin kendisine döndüğü bir cümle yapısıyla dile getirilir. Zalimîn (zulmedenler) şeklinde ism-i fail kipiyle yalın olarak geldiği yerlerde ise, bu zulmün muhatabı (tümleç) zımnen yine zalimin kendisi olarak anlaşılmalıdır. Bu zulmün niteliği de, kelimenin etimolojisine uygun olarak kişinin kendisine Allah’ın tayin ettiği konumu beğenmeyerek başka bir konumu tercih etmesidir ki, bu bir “bilinç alaborası”dır. Bu mânanın en güzel açılımı, bu sûrenin 65. âyetindeki “baş aşağı çevrilmiş bilinç hali” ifadesidir.
M.İslamoğlu 21:29
30
İNKÂRDA ısrar eden o kimseler görmezler mi ki; gökler ve yer başlangıçta bitişikken Biz onları ayırdık[²⁷¹⁰] ve (hareket edebilen) her canlıyı[²⁷¹¹] sudan var ettik?[²⁷¹²] Buna rağmen hâlâ inanmayacaklar mı? [2710] Buradaki ratk ile âlemin varoluş öncesi potansiyel hali, fetk ile de bunun fiilî varlık olarak ortaya çıkma hali kastedilmiş olabilir (Ebu Müslim’den Râzî). Fâtır 1 ve Bakara 117’deki yoktan yaratılıştan bir sonraki aşamayı ifade ettiğini söyleyebiliriz. [2711] Parantez içindeki “hareket eden” açıklamamız, aynı yaratılış gerçeğini vurgulayan Nûr 45’te yer alan dâbbe (kendiliğinden hareket eden) kelimesine dayanmaktadır. [2712] Su belirlilik takısıyla gelmiştir. Bu, metne şöyle yansıyabilir: “herkesin bildiği su…”
M.İslamoğlu 21:30