1
Kâf-Hâ-Yâ-‘Ayn-Sâd![²⁴⁵²]
[2452] Manası konusunda sözün tükenmeyeceği bu harfler, Allah Rasûlü’nün vahyi tek bir harfini dahi zayi etmeden ilettiğinin şahididir (Bkz: 68:1, not 1).
2
KULU Zekeriyya’ya,[²⁴⁵³] Rabbinin rahmetinin yâd edilmesine dairdir:[²⁴⁵⁴]
[2453] Krş: 3:38-41. Yeni Ahid’de yer alan ve Kur’an tarafından reddedilmeyen bilgiye göre, Hz. Zekeriyya Meryem’in teyzesinin kocasıdır. Mabed’in din hizmetlilerini çıkaran Levililere (Harunoğulları) mensuptu. Bu işi yapan 24 aileden biri de Hz. Zekeriyya’nın lideri olduğu Abiya ailesiydi (I. Tarihler 23-24). [2454] Zikr hem Kur’an’ın tamamının vasfı olarak, hem de dinler tarihinin ‘büyük anlatıları’ olan Kur’an Kıssaları’nın “anlatısı” olarak geçer.
3
Hani o Rabbine (içinin) ta derinliklerinden[²⁴⁵⁵] seslenerek,
[2455] Lafzen: “gizlice..”
4
şöyle yalvarmıştı: “Rabbim! Benden (iş) geçti, kemiklerim eridi, başa ak düştü;[²⁴⁵⁶] ama (ey) Rabbim, sana dua edip de eli boş kaldığım hiç olmadı.[²⁴⁵⁷]
[2456] Lafzen: “..baş ihtiyarlık (ateşiyle) tutuştu”. [2457] Hz. Zekeriyya’yı bu noktaya getiren süreç için bkz: 3:33-37. Duadan önce acziyeti itirafın duanın edebinden olduğu öğretiliyor.
5
Ve gerçek şu ki ben, benden sonra yakınlarımın (yerimi doldurabileceğinden) kaygı duyuyorum;[²⁴⁵⁸] üstelik kadınım[²⁴⁵⁹] da kısır: öyleyse, bana kendi katından yerimi dolduracak ehil bir takipçi ver;
[2458] Hz. Zekeriyya’nın ardıllarına dair liyakat ve ehliyet kaygısı için bkz: 21:89. [2459] Burada ve Âl-i İmran 40’ta imrae (kadın) kullanılırken Hz. Yahyâ doğduktan sonra aynı kişiden zevc (eş) diye söz edilir. Çocuğun karı-kocayı “eş” yapan fonksiyonuna atıf olsa gerektir.
6
hem bana, hem Yakub oğullarına vâris olsun; ve Sen de Rabbim, onu razı olacağın biri kıl!”[²⁴⁶⁰]
[2460] Âyet, “Bir ebeveynin çocuğu için en büyük endişesi ne olmalı?” sorusunun cevabıdır.
7
(Allah, melekler vasıtasıyla şöyle seslendi): “Ey Zekeriyya! İşte Biz sana adı Yahyâ olan bir oğlan çocuğu[²⁴⁶¹] müjdeliyoruz! “Daha önce hiç kimseyi ona adaş kılmadık.”[²⁴⁶²]
[2461] Veya: “Adı dünyalar durdukça duracak, dillere destan olacak bir oğlan çocuğu”. Yahyâ, “o hep yaşayacak” anlamına gelir. Ona Allah’ın koyduğu bu İlâhî isimle onun genç yaşta bir koç gibi başı kesilerek katledilmesi arasındaki bağın sırrı, “yaşamak ve ölmek” kavramlarının tarifinde saklıdır. [2462] Yeni Ahid, Hz. İsa’nın ağzından Hz. Yahyâ hakkında şu övgü dolu sözü nakleder: “Hiçbir anneden Vaftizci Yahyâ’dan daha iyisi doğmamıştır” (Matta 11:11).
8
(Zekeriyya) “Rabbim!” dedi, “Nasıl olur da benim bir oğlum olabilir? Çünkü eşim kısır, ben ise yaşlılıktan dolayı gücü tükenmiş biriyim!”[²⁴⁶³]
[2463] Hz. Zekeriyya aşkın dünyasında yaptığı duayı aklın dünyasına dönünce makul bulmamış olacak ki “nasıl” diye soruyor. Bu âyetler iki dünya arasındaki kod farkına delâlet eder.
9
(Cevap verildi): “Öyledir (ama)”[²⁴⁶⁴] dedi, “Rabbin diyor ki: “Bu Benim için kolaydır; zira daha önce seni de Ben yaratmıştım, oysa sen hiçbir şey değildin!”
[2464] Bu ibâreye Zemahşerî’nin verdiği alternatif bir anlam için bkz: 3:40, not 27.
10
(Zekeriyya): “Rabbim!” dedi, “Bana bir işaret tayin et!”[²⁴⁶⁵] (Melek) “Senin işaretin tastamam[²⁴⁶⁶] üç gün[²⁴⁶⁷] insanlarla konuşamamandır.”[²⁴⁶⁸]
[2465] Dua eden Hz. Zekeriyya’nın kendisi idi, kabul edilince bir belge isteyen de kendisi. Zımnen, kalbin tatmini için aklın sorduğu bu tür soruların Allah’a karşı su-i edep olmadığına delâlet eder. Tıpkı Hz. İbrahim’de olduğu gibi (2:260). [2466] Seviyyen: “üç gece/gün”ün sıfatı olması durumunda anlam tercih ettiğimiz gibi olur. Eğer bu kelime Zekeriyya’nın niteleyeniyse, bu durumda anlam “..özürsüz olduğun halde üç gün insanlarla konuşmamandır” şeklinde olur. Bu alternatif anlam, oğlan çocuğu müjdesini alınca dili tutulduğunu söyleyen Yeni Ahid’in bu iddiasına (Luka 1:20-22) bir alternatif teşkil eder. Bu âyetten açıkça Hz. Zekeriyya’nın konuşma özürlü olduğu için değil, ilâhî kudret delîli bir işaret olarak konuşamadığı anlaşılmaktadır. [2467] Lafzen: “üç gece”. Arap dilinde gün “gece” ile telaffuz edilmektedir. Çünkü bu dilin dünyasında, çevresel şartlar gereği günün en hareketli saatleri geceye tekabül etmektedir. [2468] Veya: “Konuşmamandır”. Hz. Zekeriyya’nın kendi yaşlılığına ve karısının kısırlığına rağmen evlat müjdesi alması bir ilâhî kudret delîlidir. Kendisi bu ilâhî kudret delîli olan müjdenin gerçekleşeceğine dair “âyet” istiyor. Âyet, yani “ilâhî kudret delîli olan bir işaret, belge, delil”. Bu talebi, başkalarını ikna için” şeklinde tahsis etmek doğru değildir. Zira talebi başkalarıyla birlikte kendisini de iknaya yöneliktir. Bu durumda ibâreyi “konuşmama” değil “konuşamama” olarak anlamak daha açıklayıcıdır. Birincide kendi iradesiyle girdiği bir “sükût orucundan” söz edebiliriz ki, bu, âyet (ilâhî kudret delîli) niteliği taşımaz. İkincisi ise iradesine rağmen konuşamamadır ki, bu durumda bir “ilâhî kudret delilinden” söz edebiliriz. Allahu a’lem.
11
Derken o, mabetteki inziva hücresinden[²⁴⁶⁹] çıkarak onlara; “Sabah akşam Rabbinizin şanını (ibadetle) yüceltmeye devam edin!” diye işaret etti.[²⁴⁷⁰]
[2469] Mihrâb: o dönemdeki mabetlerde, kendini ibadete adamış ruhban sınıfının ibadet için inzivaya çekildikleri, çok basamaklı bir merdivenle çıkılan çilehane vari mekân. Genellikle mabedlerin kemerli duvarlarının içerisine gizlenmiş olarak inşâ edilirdi (Krş: 38:21). Bu ibâre ‘Zekeriyya, hücresinden, ibadet için mabede toplanmış insanların huzuruna çıkarak…’ şeklinde anlaşılmalıdır. [2470] Hz. Zekeriyya’nın işaret diliyle konuşması hangi mesajı vermektedir? İki ihtimalden birincisi şu: mabette din hizmetlisi olan Hz. Zekeriyya, ibadet yaptırdığı insanlara bu üç gün zarfında kendisinin görevde bulunmayacağını, ibadetlerini kendisi olmadan eda etmeleri gerektiğini söylüyor. Bu Kur’an’da gördüğümüz her açıdan sorumlu ve görevine ölümüne sadık Hz. Zekeriyya karakteriyle uyumlu değildir. İkincisi de şu: Konuşamamasına rağmen görevini aksatmayacağını, fakat konuşamama sorununu işaret diliyle aşıp görevini yapmaya çalışacağını söylüyor. Bu ikinci ihtimale göre mesaj göreve sadakat ve sorumluluk bilincidir. Muhtemelen bu, Hz. Zekeriyya’nın kendi tercihi olmalıdır.
12
(Yahyâ doğup büyüdüğünde ise şöyle vahyettik:) “Ey Yahyâ! İlâhî hükümlere sımsıkı sarıl!” Zira Biz, daha çocukluğunda ona doğru hükmetme yeteneği vermiştik.
13
Ve kendi katımızdan ince ruhlu bir sevecenlik ve kendini geliştirme yeteneği[²⁴⁷¹] bahşetmiştik; dahası o, sorumluluk sahibi biriydi;
[2471] Zekâtın “artma ve gelişme” kök anlamına istinaden. “Sevecenlik” ile karşıladığımız hanânen, rahmetenin eşanlamlısı kabul edilse de, kural gereği bu ikisi arasında mutlaka bir fark olmalıdır.
14
ana-babasına karşı da oldukça iyi davranırdı; nitekim o hiçbir zaman isyankâr bir zorba olmadı.
15
İşte bu yüzden o, doğduğu gün İlâhî koruma ve esenlik kapsamındaydı;[²⁴⁷²] öleceği[²⁴⁷³] ve tekrar dirilip kalkacağı gün de (öyle olacaktır).
[2472] Selâmunun türetildiği es-selm veya selamet, “tüm görünen ve görünmeyen, niceliğe ve niteliğe yönelik her türlü olumsuzluktan koruma ve uzak tutma” anlamına gelir (Râğıb). Selam, özellikle burada, “İlâhî koruma ve esenlik” anlamına gelir. Bu da sonunda ‘ebedî mutluluğu’ (cennet) getiren bir hayat demektir. Cennetin bir adının da “selam yurdu” olduğu hatırlanmalıdır (6:127; 10:25). [2473] Yahyâ, “hep yaşayacak” anlamına geliyordu. Fakat Hz. Yahyâ, karısı Herodias’ı meşru olmayan bir yolla alıp bunu meşrulaştırmak için kendisine başvuran ve reddedilen Kral Herod tarafından kafası kesilerek şehid edilecektir. Bu âyetler Mekke’de indi. Mekke mü’minlerin okulu ve laboratuvarıydı. Mü’minler o okulda ağır acıların imtihanından geçerek hayat diplomasını aldılar. Bu gerçekler hatırlanacak olursa, zımnen söylenen şudur: Allah bir vererek sınar, bir alarak: Siz ikisine de hazır olun!
16
BU KİTAPTA[²⁴⁷⁴] Meryem’i[²⁴⁷⁵] de gündeme taşı![²⁴⁷⁶] Hani o ailesinden ayrılarak doğu yönünde bir yere çekilmişti.
[2474] el-Kitab, “bir şeyi bir başka şeyde toplamak, bir araya getirmek” anlamına gelir (Mekayîs). “Yararlı bir anlam ve amaç için parçaları bir araya getirmek” şeklinde de tanımlanmıştır. Mesela bir alanda eğitilmiş bir birime ketîbe denilir. Buna timde yer alan komutan ve askerler dahil olduğu gibi timin kullanacağı araçlar ve silahlar da dahildir. Mesela Nebe’ 29’da “tasnif” anlamında kullanılır. Belli bir konu etrafında toparlanmış metinlere ya da farklı konuların kendisinde toplandığı kümelere de kitab adı verilir. Buna göre Kur’an’daki ahkâm âyetleri, kıssalar, kıyamet âyetleri birer kitap olarak nitelendirilebilir ki, “içerisinde (önceki) kitapların ölmez yitmez (değerleri) bulunur” (98:3) âyetiyle kastedilen de budur. Bütün bu açıklamaların ışığında “bu kitapta” (fi’l-kitâb) ifadesi, “kıssalardan oluşan bu demet içerisinde” şeklinde anlaşılır. [2475] Kur’an’da övgüyle anlatılan başka hiçbir kadın adıyla anılmaz. Çünkü Arap kültüründe saygın makamlarda cariye dışında hür ve saygın kadınlar adlarıyla anılmazdı. Kur’an hem ona ve oğluna yapılan iftirayı red, hem de Roma’nın erkek egemen kültürüne bir cevap olsun için Hz. Meryem’i adıyla anar. Belki de Allah Rasûlü’nün Hz. Meryem hakkındaki büyük övgü ve iltifatları, onun ismiyle anılmasının yukarıdaki arka plandan beslenen Arap tasavvurunda uyandırması muhtemel olumsuz imajı izale etmeyi amaçlıyordu. [2476] Lafzen: “an”. Bu anma emri, hiç şüphe yok ki gündeme taşıma amacına yönelik bir emirdir. Hem kendi gündemine, hem ilk muhatapların gündemine, hem de tüm zaman ve zeminlerdeki muhatapların gündemine. Zira gündeme taşınması istenen şahsiyet tarihî bir figür değil, tüm zamanlarda geçerli değerler olan iffet ve adanışın sembolüdür. Özünde taşınması emredilen Meryem’in şahsı değil şahsiyetidir.
17
Olabildiğince kendini onlardan uzak tutup sakınıyordu; hal böyleyken ona ‘ruh’umuzu gönderdik;[²⁴⁷⁷] öyle ki, o ona eli yüzü düzgün bir insan sûretinde göründü.
[2477] Rûhun “vahiy” anlamı için bkz: 16:2, not 5. Ayrıca rûh “vahyin kaynağı” anlamına da kullanılır (Bkz: 17:85). Burada ve daha başka yerlerde “rûhumuz” ifadesi, vahye ya da hayat soluğuna aracılık yapan “meleğe” işaret etmektedir. Ebu Müslim’e göre buradaki ruh Meryem’in rahmindeki ceninin canıdır (Nkl: Râzî). Ancak, âyetin devamı bu görüşü teyit etmez.
18
(Meryem): “Senden, O sınırsız merhamet sahibinin koruyuculuğuna sığınırım!” dedi, “Tabii ki eğer sorumlu davranan biriysen!”
19
(Melek): “Ben sadece Rabbinin elçisiyim; sana pırıl pırıl bir oğlan çocuğu armağan etmek için buradayım!” dedi.
20
(Meryem): “Benim nasıl bir oğlum olabilir ki?” dedi; “Bana hiçbir erkek[²⁴⁷⁸] eli değmedi, üstelik ben iffetsiz bir kadın da değilim!”
[2478] Lafzen: “insan..”
21
(Melek): “Orası öyledir (ama)” dedi, “Rabbin diyor ki ‘Bu benim için çok kolaydır;[²⁴⁷⁹] üstelik Biz onu insanlar için (canlı) bir âyet ve katımızdan bir rahmet kılacağız; zaten bu iş artık gerçekleşmiş bulunmaktadır,”
[2479] Zımnen: Allah isterse neler olmaz ki? 35. âyete zımnî bir atıf içermektedir.
22
İşte böylece (Meryem) ona hamile kaldı; bundan dolayı da, (insanların gözünden) uzak, kuytu bir köşeye çekildi.
23
Ve doğum sancısı (tutunacak bir dal arayan Meryem’i) hurma ağacının gövdesine doğru sürüklerken diyordu ki: “Ah n’olaydım, keşke bundan önce öleydim de unutulup gidenlerden olaydım!”[²⁴⁸⁰]
[2480] Bu âyet, özellikle Hz. Meryem’i insanüstüleştirmeye karşı alınmış bir tedbir gibidir. Onun da her kadın gibi çocuğunu doğal bir biçimde sancılı bir doğumla dünyaya getirdiği dile getirilmektedir. Bu vurgu, kilisenin çok sonraları Meryem’i beşerî kimliğinden soyutlayıp teslise dördüncü bir unsur olarak ekleyen tavrına zımnî bir cevap olsa gerektir.
24
Bunun ardından o (hurma ağacının) alt tarafından[²⁴⁸¹] ona hitaben bir ses geldi: “Sakın üzülme! İşte, Rabbin senin (rahminde) olanı şerefli kılmıştır;[²⁴⁸²]
[2481] Ya da: “(Meryem’in) alt tarafından”. Hâ zamirinin nereye gittiğine bağlı olarak iki anlama da gelebilir. Katâde, “hurmanın alt tarafından” şeklinde okumuştur (Taberî). Min edatı ilgi zamiri olan men şeklinde okunarak “Meryem’in altında bulunan kimse ona seslendi” anlamı da verilmiştir. Ferrâ, her iki halde de seslenenin melek olduğunu söylemiştir. Tüm göstergeler Hz. Meryem’in bir bahçede doğum yaptığı yönündedir. Tercihimizin gerekçesi budur. [2482] Veya: “Rabbin senin alt tarafında küçük bir su yürütmüştür”. Bir şeyin serâsı “en yüce tarafı’dır. es-Serv, “yücelik, şeref, saygınlık” (er-rif’ah) demektir (Râğıb). Tercihimizin gerekçesi budur.
25
haydi, hurma dalını kendine doğru silkele, üstüne taze ve olgun hurmalar dökülsün;
26
sonra da ye, iç, gözün aydın olsun! Ve eğer insanlardan herhangi birine rastlarsan, o zaman da (işaret yoluyla) de ki: ‘Ben O sınırsız merhamet sahibine oruç[²⁴⁸³] adadım: dolayısıyla bu gün insanlardan hiç kimseyle konuşmayacağım!”
[2483] Vahiy sürecinde ilk burada kullanılan savm, “tutmak, eylemden el çekmek” anlamına gelir. Bu, kişinin “güdülerini kontrol altına alması, kendini tutması” anlamına gelir. Burada olduğu gibi “dili tutmak” ya da Medenî âyetlerde olduğu gibi “yeme içme arzusunu tutmak” anlamlarını kazanmıştır (Krş: 2:183 ve 33:35).
27
Nihayet, onu alarak kavminin yanına döndü. “Ey Meryem!” dediler, “Doğrusu sen dehşet bir iş işlemişsin![²⁴⁸⁴]
[2484] Feriyyâ, “dehşete saldı” ya da “ürününü aldı, derledi, peydahladı” anlamına gelen feriyeden (Mekâyîs). Şu anlam da verilebilir: “Doğrusu sen peydahladığın bir ürünle gelmişsin”. Bu kökten yola çıkarak, aslı olmayıp peydahlanan şeylere de aynı kökten gelen iftirâ adı verilir.
28
Ey Harun (soyu)nun kız kardeşi![²⁴⁸⁵] Senin baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi!”
[2485] Sami geleneğinde, bir kadını ailesinden bir erkeğe nisbetle anmak ona saygı ve hürmet ifadesiydi. Burada geçen Harun’un, Hz. Meryem’in bire bir erkek kardeşi olması gerekmez. Bu, ailenin geçmişte yaşamış büyük isimlerine nisbetle anılma geleneğinin bir örneğidir. Kaldı ki Luka’da, Meryem’in teyzesi olan Hz. Zekeriyya’nın karısı Elişa “Harun’un bacılarından biri” olarak anılır (I:5, 36). Yine Luka’da Hz. İsa için “Dâvudoğlu” (1:32), Meryem’in nişanlısı (?), Yusuf için de “Dâvudoğlu Yusuf” diye hitap edilmektedir (1:20). 13. Kabile olan Levililerin büyük atası olarak bilinen Hz. Harun’a nisbet edilen Meryem’e bir paye verilmektedir.
29
Bunun üzerine (Meryem) çocuğa işaret etti. Onlar; “Biz, daha dünkü bir beşik bebesiyle nasıl muhatap oluruz!?” dediler.[²⁴⁸⁶]
[2486] Ebu Ubeyde, bu âyetin yorumunda kâne yardımcı fiilinin farklı okunuşlarının anlama nasıl yansıdığını göstermiş, birinci sıraya ise “geçmişte kalmış, olup bitmiş bir iş” anlamını yerleştirmiştir (Mecâz). İşte bu bağlamda kânenin açılımı olarak gördüğümüz “daha dünkü” ifadesini parantez içine almadık. Bir sonraki âyette kendisine nübüvvet verildiğini söyleyen Hz. İsa’nın, henüz düşünme melekeleri tekâmül etmemiş ve hayat tecrübesi oluşmamış bir “beşik bebesi” olması düşünülemez. Bu yüzden ibârede geçen “beşik bebesi”, lafzî değil kinaî olarak anlaşılmalıdır. Kaldı ki 31. âyette salat ve zekâtla emrolunduğunu, 32. âyette de anasına iyilik yapmakla emrolunduğunu ve zorba kılınmadığını söyler. Bütün bunların “beşik bebesi”nin değil erişkin birinin yapabileceği şeyler olduğu açıktır. Belli ki, genç yaşta nübüvvet verilen Hz. İsa, onların gözünde ‘ağzı süt kokan dünkü çocuk’ olarak görülmektedir. Yaşını başını almış Yahudilerin, genç bir insanın kendilerine ebedî hakikatleri hatırlatmasını onur meselesi yaptıkları açıktır. Zira Kureyş’in Nebi’ye tavrı da aynıdır.
30
(İSA) dedi ki:[²⁴⁸⁷] “Ben Allah’ın kuluyum: O bana İlâhî vahyi ulaştırdı ve beni nebi tayin etti;
[2487] Önceki âyetle bu âyet arasında zamansal bir farklılık olsa gerektir. Kur’an’ın bu veciz (eliptik ve eksiltili) üslubunun örneklerini bir çok yerde görmek mümkündür. Bu iki pasaj arasında İsa büyümüş, vahiy almış ve tebliğe memur kılınmış olmalıdır. Âyetin gösterdiği budur.
Sonraki 30 ayet →