1
ÖVGÜ tamamıyla kuluna İlâhî mesajı indiren ve onda hiçbir çarpıklığa yer vermeyen Allah’a mahsustur.[²³⁴²]
[2342] Vahyin Bakara sûresinin 2. âyetinde dile gelen “hiçbir kuşkuya yer olmayan” niteliğine ya da Nisa sûresinin 82. âyetinde ifade edilen tutarsızlık ve çelişkiden uzak oluşuna bir atıf. Mushaf sıralamasında hemen öncesinde yer alan İsra sûresinin 105. âyetinde dile gelen “kaynağından indiği gibi” korunmuşluğu gerçeğini de bunlara ilave edebiliriz.
2
(Aksine onu) dosdoğru ve dolambaçsız (kıldı) ki, (inkârcıları) kendi katından gelecek şiddetli bir cezayla uyarsın; yararlı ve erdemli davranan mü’minlere de kendilerini bekleyen güzel bir karşılığı müjdelesin:
3
içinde ebedî kalacakları (bir karşılığı)…
4
Özellikle de “Allah çocuk edindi” diyen kimseleri uyarsın…
5
(Kaldı ki) ne onlar ne de ataları,[²³⁴³] bu konuda[²³⁴⁴] (sahih) bir bilgiye sahip değildirler;[²³⁴⁵] ağızlarından öylesine çıkmış pek dehşet bir söz bu: onlar bunu demekle sadece yalan söylemiş oluyorlar.
[2343] Lafzen: “Babaları..” (Krş: Elmalılı). Müşrikler 2. âyette uyarıldığına göre, burada kastedilenlerin Hıristiyanlar olması da mümkündür. Şöyle ki: 1) Mekke’de hatırı sayılır sayıda köle-işçi statüsünde Hıristiyan zanaatkar grubu vardı. 2) Kelbî’nin Mesâlibu’l-Arab’ında tek tek saydığı gibi, Mekke’de Roma, Habeş ve Nabat asıllı Hıristiyan annelerin çocukları vardı. 3) Mekke’de Hıristiyan devleti olan Lahmiler’in başkenti Hîre menşeli bir Hıristiyan batıniliğine (gnostisizm) müntesip ‘zındıklar’ vardı (Kelbî). 4) Her hac mevsiminde Mekke’deki panayırların müdavimi olan Kinde, Beni Hanife gibi Hıristiyan Arap kabileleri vardı. [2344] Zamir “Allah çocuk edindi” iddiasına ait olabileceği gibi, onların Allah hakkındaki bilgisizliklerini ifade ediyor da olabilir. [2345] Vahiy her bilgiye değil, doğru bilgiye ‘ilm adını verir. Parantez içi açıklamamızın gerekçesi budur.
6
Hal böyleyken demek sen kalkıp, -bu hitaba inanmamaları durumunda- onların verdiği tepkiler üzerine kızıp kendini helâke sürükleyeceksin.[²³⁴⁶]
[2346] Bizim “onların verdiği tepkiler üzerine” karşılığını verdiğimiz ‘ala âsârihim ibâresi, bu uyarının içeriğini, benzer bir lafızla gelen Şu’arâ sûresinin 3. (ve 35:8) âyetinden farklılaştırıyor. Râzî bu ibâreyi açıklama sadedinde, birincinin ölümü ikincinin ölümüne neden olmuşsa bu durumda “Falanca, falancanın ölümü yüzünden (‘ala eseri..) öldü” cümlesini örnek verir. Âyetin başındaki le‘alle edatı da, ‘ihtimal’ bildiriminden çok ‘kınama’ vurgusu taşır. Bu âyet, “kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın” (2:195) âyetinde olduğu gibi, yaygın bir yanlış anlamaya konu olmuş gözüküyor. Âyetteki kendini helâk etme nedeni, sadece onların imana ulaşmamış olmalarından dolayı duyulan üzüntüye bağlanamaz. Ondan daha fazla, inkârcı muhataplara duyulan kızgınlıkla ikinci bir Yûnus Nebî vakasına karşı peşinen uyarı anlamı taşır. Esefâ, Kur’an’da hem “hüzün” (12:84) hem de “kızgınlık” (7:150; 20:86) anlamında kullanılmıştır. Mücâhit bunu “telaş”, Katâde ise “kızgınlık” olarak anlar (Taberî).
7
Gerçekten de Biz yeryüzünde bulunan şeyleri, onlardan hangisinin daha güzel davranacağını sınayalım diye oraya (cazibe katan) birer süs unsuru kıldık;
8
ama hiç şüphesiz yine Biz, (günü gelince) orada bulunan her şeyi kupkuru bir toprak haline çevirmeyi biliriz.[²³⁴⁷]
[2347] Zımnen: Altın yaldızlı tenekeyi altın sanan, aldandığını bir gün fena halde anlayacaktır.
9
YOKSA sen mağara arkadaşlarının[²³⁴⁸] ve (onlar için yazılan) anıt kitabenin,[²³⁴⁹] bizim (bütün bu) âyetlerimizden[²³⁵⁰] daha mı ibret ve hayret verici olduğunu düşünüyorsun?
[2348] Mağara arkadaşları kıssası tefsirlerimizde ayrıntılı olarak anlatılır. En ayrıntılı anlatım Taberî’ye aittir. Öyle anlaşılıyor ki büyük müfessirimiz, bu konuda adını vermediği bir kaynağa istinat etmektedir. Bu kaynağın Efesli mağara arkadaşlarını anlatan bir Süryani kaynağı olması muhtemeldir. Yazarı Suruçlu James (d. 452) adlı bir Süryani papazdır. Eser bir şekilde Yunanca ve Latince tercümeler yoluyla Avrupalıların eline de geçmiştir. Bu kaynağı esas alan tefsirlerimize göre olayın özeti şudur: Efes’te (Ephesos-İzmir) Ay Tanrıçası Diana’ya tapılmaktadır. O dönemden kalma Hadrianus tapınağı halen ayaktadır. İmparator Decius (249-251) zamanında, yönetimin baskısından kaçan İsevî mü’minler, bir mağarada inançlarını yaşamaya karar verirler. Mucizevî olay bu sırada gerçekleşir. Mağaradakilerin uyanışı II. Teodosios dönemine (408-450) denk gelir. Amman yakınlarında 1963 yılında bulunan bir başka mağara daha vardır. Bir oda büyüklüğündeki bu mağarada 7+1 adet mezar vardır. Burası önce Bizans kilisesi yapılmış, bölgenin fethinden sonra da kilisenin kalıntıları üzerine mescid inşâ edilmiştir. Kazı sırasında bulunan Bizans dönemi sikkeleri ve mağaradakilere ait bazı eşyalar ile cesetlerin kalıntıları orada sergilenmektedir. Duvarlarına Latince yazılar ve kırmızı boyalı bir köpek resmi de nakşedilmiştir. Ayrıntılı olarak inceleme fırsatı bulduğumuz iki mağaradan Kur’an’ın tasvirine en uygun olanı kadim Rabîm köyündeki bu mağaradır. Çağdaş müfessir Hüseyin Tabatabâi’nin görüşü de budur. Ona göre bu olay Sezar Trajan’ın (98-117) İsevileri hain ilan edip görüldükleri yerde öldürülmeleri fermanını yayınlaması üzerine gerçekleşmiştir (el-Mîzân). [2349] Eshâbe’l-kehfi ve’r-rakîm ibâresini “Mağara ve rakam/kitâbe arkadaşları” şeklinde de çevirebiliriz. Böyle bir çeviri, kesinlikle burada iki ayrı guruptan söz edildiği anlamına gelemez. Çünkü burada kıssası anlatılan sadece bir gurup insandır. Bu durumda “mağara” ve “yazı”yı kıssanın iki ortak unsuru olarak anlamak gerekecektir. Mağara, paylaştıkları ortak mekândır; bu açık. O halde “yazıyı” ortak uğraşları, meşgaleleri olarak yorumlamak gerekecektir. Bu yoruma uygun düştüğü için bazı müfessirler, bu yüzyılda keşfedilen Lût Gölü kıyısındaki Yahudiliğin Esseni (Kumran) cemaatine mensup zahitlerin yaşadıkları mağaralar ve yazdıkları tomarlarla bu âyetteki “Mağara ve yazı Arkadaşları” ibâresi arasında bağlantı kurmuşlardır (Bkz: Esed). Fakat, bu olayın anlatıldığı pasajda açıkça ölümden sonra dirilişe ilişkin olağanüstü bir olay nakledilmektedir. Dahası, 21. âyette onların üzerine “anıtsal bir kitabe” dikme teklifi de açıkça yer almaktadır. Tercihimizin gerekçesi budur. Bu âyetlerin nüzul sebebi olarak gösterilen Yahudilerin üç sorusu rivayeti, hem senet hem metin açısından güvenilmezdir (Bkz: Elmalılı). [2350] Yani: Hemen önceki âyetlerde anlatılan türden yeryüzünün her bahar mevsiminde bin bir türlü süs ve bezekle donatılıp kış gelince de ölüme yatması ve bununla adeta her yıl bir kıyamet provasının icra edilmesinden daha mı şaşırtıcı? Burada, hayat ve ölüm gerçeğini anlamak için uzağa gitmeye gerek olmadığı, insanın hemen yanıbaşında bu çift kutuplu gerçeği hatırlatacak bir çok mucizevî olayın her an cereyan ettiği gerçeği dile getiriliyor.
10
Hani, zamanın birinde o gençler mağaraya sığınmışlar ve “Rabbimiz!” demişlerdi, “Bize yüce katından bir rahmet bahşet ve bizi içine düştüğümüz şu durumdan dolayı doğru (sonuca) ulaştıracak bir bilinçle donat!”[²³⁵¹]
[2351] er-Raşed ve er-ruşd, “doğru yol tutturma” anlamında, “sapma ve şaşırmanın” mukabilidir. Doğruyu bulacak bir bilgi ve yolun amacını kavrayacak bir bilinç sahibi olmayı ifade eder. (Mekâyîs).
11
Bunun üzerine Biz de kulaklarına, yıllar boyu onları (dış dünyaya) kapatan bir (mühür) vurduk.
12
Sonra onları dirilttik[²³⁵²] ki, geçip giden süreci iki guruptan[²³⁵³] hangisinin (olayı hakikate uygun bir bakış açısıyla) değerlendirdiğini[²³⁵⁴] belirleyelim.[²³⁵⁵]
[2352] Ya da: “(dış dünyaya yeniden) gönderdik”. Be‘asnâ fiili mecazî anlamda “uyandırdık” şeklinde anlaşılmıştır. Fakat ilginçtir ki bu kıssanın geçtiği âyetlerde “uyku” (nevm) kökenli bir kelimeye hiç yer verilmez. Kur’an’da, yine hayat ve ölümün mahiyetine ilişkin olarak anlatılan buna benzer bir kıssada, Allah’ın 100 yıl öldürdükten sonra dirilttiği bir şahsın olayı anlatılır (2:259). Orada da olay aynı tema etrafında, aynı anahtar kavramlarla işlenir. Dikkate değer olan, söz konusu olayın kahramanının hayata dönüşünün de bu âyette olduğu gibi ba‘s ile ifade edilmesidir. [2353] Bu “iki gurup”, 21. âyette birbirine zıt iki farklı algılama tarzını yansıtan taraflar olsa gerektir. Söz konusu âyette iki taraf da, bu olayın ardından kendi bakış açılarına ve algı tarzlarına göre değerlendirmede bulunmuşlardı. Devamında bunlardan biri muteber addedilirken, diğer bakış açısı olumsuzlanmıştı. [2354] Ahsâ, gerçek bir çok anlamlı kelimedir ve “saymak, hafızaya kaydetmek, saygı duymak, değer vermek, anlamak, anlamlandırmak, dinlemek, değerlendirmek, bilince katmak, ders çıkarmak, hayata aktarmak” gibi anlamlara gelir (Lisân ve Tâc). Hemen belirtelim ki, biz tercümemizde ahsâ’yı, ism-i tafdil olarak değil geçmiş zaman fiili olarak aldık (Zemahşerî ve Râzî). [2355] Veya: “Bilelim diye”. Âyetteki li-na‘leme ibâresi, Allah’ın mutlak bilgisi göz önünde tutularak, fiil “bilmek” anlamına gelen ‘ilm değil de, “işaret, belge, gösterge” anlamına gelen ‘alem mastarına bina edilmelidir. Bu takdirde anlam; “belirlemek, göstermek, belirtmek” olur (Gerekçe için bkz: 2:143, not 274. Ayrıca krş: 3:142; 18:7; 47:31).
13
Sana onların haberini, sahih bir amaca uygun olarak[²³⁵⁶] Biz aktarıyoruz:[²³⁵⁷] Şu bir gerçek ki, onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi;[²³⁵⁸] ve Biz de onların doğru yolda olma bilincini artırmış
[2356] Veya: “mutlak hakikate atıfla” (Tercihimiz için bkz: Keşşaf; bi’l-ğaradı’s-sahih, 5:27’nin tefsirinde). Bi’l-hak, yalınkat anlamda “bütün gerçeğiyle” ya da “aslına uygun olarak” veya “gerçekleşmiş haliyle”. Bir çoğu muhatapları tarafından efsaneleşmiş haliyle de olsa bilinen bu kıssa ve mesellere vahyin katkısı, onlar hakkındaki tarihsel malumatı düzeltmeye indirgenemez. Vahyin asıl katkısı, bu kıssa ve mesellerin hangi ebedî gerçeğe ve değişmez hakikate atıf olduğunu, yani kıssadan alınacak “hisse”yi göstermektir. Bu sûretle Kur’an’ın bütün kıssa ve meselleri anlatmaktaki asıl amacının tarihî bilgi vermekten çok öte, ahlâkî ders çıkarmak ve ibret almak olduğu açıktır. Başta bu kıssa olmak üzere, Âdem, Habil ve Kabil, Yusuf, Musa ve Harun, Süleyman ve Belkıs, Hârût ve Mârût gibi bir çok kıssa, Yahudi dinî metinlerinde de ele alınır. Fakat bu kıssaları Kur’an’ın ele alış tarzıyla söz konusu metinlerin ele alış tarzı arasında öze ilişkin dikkat çekici bir fark vardır (Msl. bkz: Sûre 12, giriş). Bu fark, Kur’an’ın bu kıssaları ebedî hakikate bir atıf olarak nakledip, onları kimi zaman kendisinden ahlâkî dersler çıkarılması gereken birer ‘ibret vesikası’, kimi zaman da ‘örneklik simgesi’ olarak takdim etmesidir (Krş: 7:176; 12:111 ve 11:120). [2357] Kıssaya verdiğimiz “aktarma” anlamı için bkz: 12:3, not 5. [2358] Fityetun, “genç, delikanlı” anlamına gelen fetâ kökünden türetilir. Grubun azlığını (cemi kıllet) belirtmek için kullanılır. Buradan da anlaşılıyor ki bunlar az sayıda bir gurup gençti.
14
ve yüreklerini (imanda) sabit kılmıştık. (Küfre) başkaldırdıkları zaman (aralarında) şöyle konuşmuşlardı: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir! Asla O’nu bırakıp da, ilâh diye başkalarına kulluk etmeyiz! Hadi böyle dedik diyelim, işte o zaman haktan uzaklaşıp haddi aşmış oluruz.
15
İşte bizim kavmimiz olacak şu güruh, tuttular O’ndan başkalarını ilâh edindiler; oysa ki onların bu konuda yaptırım gücü olan ikna edici bir delil[²³⁵⁹] getirmeleri gerekmiyor muydu? Şu halde, kendi uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim biri olabilir mi?
[2359] Zımnen: delil ve bilgiye dayanmayan inanç makbul değildir (Sultân için bkz: 17:65, not 86).
16
İmdi, madem siz onlardan ve Allah dışında taptıkları her şeyden uzaklaştınız; o halde (şu) mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size bir pay ulaştırsın ve sizi (soylu) eyleminizden dolayı ihtiyaç duyduğunuz (maddî-manevî) donanıma[²³⁶⁰] sahip kılsın.”[²³⁶¹]
[2360] Mirfak (ya da merfik) “yararlanılan, destek alınan şey”. Eylemin niteliğinden dolayı tam da “eyleme verilen maddî-manevî destek ve donanım” anlamını taşır. [2361] Âyetin başındaki “toplumdan uzaklaşmayı” (i‘tezeltumûhum) ifade eden kelimenin bir benzeri Tevbe sûresinin başındaki beraet (müşrik toplumdan teberri) ile bağıntılıdır. Birincisi sapmış topluma karşı pasif muhalefet sergilemeyi ifade ederken, ikincisi aktif muhalefet sergileyip alternatif oluşturmayı ifade eder (9:1).
17
Ve onlar o mekânın geniş bir bölümünde bulunuyorlarken, sen, güneş doğarken onların mağarasını sağ tarafından teğet geçip gittiğini, batarken de sol tarafından teğet geçip gittiğini gözünde canlandırabilirsin: Allah’ın âyetlerinden biriydi bu. Allah kimi doğru yola yöneltirse, işte odur doğru yolu bulan; ama kimi de sapıklığa terk ederse, artık onun için ne bir velî, ne bir mürşit bulabilirsin.
18
Onlar (ölüm uykusuna) yattıkları[²³⁶²] halde sen onları uyanık sanırdın;[²³⁶³] dahası, Biz onları bir sağa bir sola döndürüp duruyorduk.[²³⁶⁴] Köpekleri ise, girişte ön ayaklarını yaymış öylece duruyordu: Eğer onların üzerine çıkagelseydin, kesinlikle dönüp ardına bakmadan kaçardın; zira bu (manzara)dan dolayı içini bir ürperti kaplardı.
[2362] Rukûd, “uykuya yatmak” ya da mecazen “ölmeye yatmak”. Kur’an’da aynı kökten türetilen merkad, “kabir” anlamında kullanılır (36:52). Unutmayalım ki bu mucizevî olay, ölümden sonra dirilişe bir örnek olarak gösterilir. Parantez içi açıklamamızın gerekçesi için bkz: Âyet 12, not 11. [2363] Bir yoruma göre: “açık gözlerinden dolayı” (Râzî). Olayın Kur’an’daki anlatımı içerisinde uykuyla tek bağlantısı bu eykâzan (uyanık) kelimesidir ve bu da gerçek bir durumu değil, bir sanıyı, bir yanılsamayı ifade eder. Zaten “sanırdın” ile kastedilen budur. [2364] Böylesine sıradışı bir olayda, çürümemesi için cesetlerin “Bir sağa bir sola döndürüldüğünün” dile getirilmesi dikkat çekicidir. Bütününe bakıldığında olağanüstülüğü ve mucizevî oluşu açık olan böylesi bir olayda, bu bütünü oluşturan parçaların tabiat yasalarına uygun olduğunun vurgulanması, Allah tarafından eşya için konular yasaların, yine O’nun tarafından gerçekleştirilen “ilâhî kudret delilleri” (âyât) için de carî olduğunun dikkat çekici bir örneğidir.
19
İşte durum böyleyken, onları hayata döndürdük; nihayet kendi aralarında (ne olup bittiğini) sormaya başladılar. İçlerinden birinin “Bu şekilde ne kadar kaldınız?” diye sorması üzerine, diğerleri “Bir gün ya da günün bir parçası kadar” diye cevap verdiler. (O anda söze giren) daha başkaları ise şöyle dedi: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz çok daha iyi bilir. Şimdi (bunu bırakın) da, içinizden birini şu gümüş paralarla şehre gönderin; bir bakıversin, yiyeceklerden en temiz ve uygunu hangisiyse, size rızık olarak onu getirsin; fakat çok hassas davransın ve sakın sizin varlığınızı kimseye sezdirmesin!
20
Çünkü eğer onlar sizin varlığınızı öğrenirlerse, ya sizi öldüresiye taşlarlar, ya da sizi (zorla) kendi inançlarına döndürürler; o takdirde ise bir daha asla iflah olamazsınız.”[²³⁶⁵]
[2365] Bu anlatımda ilk muhatapların üslubuna uygun olarak “kaldınız”, “kaldığınızı”, “içinizden”, “gönderin”, “sizin varlığınızı”, “sizi”, “kurtulamazsınız” şeklinde ikinci şahıs kipi kullanılan kelimeler; “kaldık”, “kaldığımızı”, “içimizden”, “gönderelim”, “bizim varlığımızı”, “bizi”, “kurtulamayız” şeklinde birinci çoğul kipi olarak anlaşılmalıdır.
21
İşte bu yöntemle[²³⁶⁶] onların hikayesini (insanlara) aktardık ki, Allah’ın vaadinin bütünüyle gerçek olduğunu ve Son Saat’in gelip çatacağından kuşku duyulmaması gerektiğini bilip fark etsinler. O zamanlar, (işin bu yanını bırakıp) onların eylemini aralarında tartışmaya başladılar. Onlardan bir kısmı “Onların hatırasına anıtsal bir kitabe dikin; onların gerçek konumunu Rableri daha iyi bilir” dediler. Onların yönetimini ellerine geçirmiş olan egemen sınıfa mensup[²³⁶⁷] berikiler ise “(Kararımız) kesindir: onların üzerine ille de bir mabed yapılacaktır!” dediler.[²³⁶⁸]
[2366] Zımnen: hakikate atıf olan boyutlarını öne çıkarma yöntemiyle (13’ün bi’l-hakka dair notu). [2367] Ğalebû ‘alâ emrihim ibâresi açıkça yönetimi elinde bulunduran dinî ve siyasî sınıflara işaret etmektedir. Bu ibâre, hum (onlar) zamirinin Mağara arkadaşlarına gittiği varsayılarak, tamamen olumlu bir anlamda “Onların eylemlerini (bütün gerçeğiyle) kavrayanlar” şeklinde okunabileceği gibi, nötr bir anlamda “Berikiler aleyhine tartışmadan galip çıkanlar” şeklinde de okunabilir. Fakat, bu iki guruptan “onların durumunu Rableri daha iyi bilir” diyenler, bir sonraki âyette “bilinmeyen hakkında atıp tuttukları” için kınanlarlardan olmasa gerek. Aksine onlar, “Rabbim daha iyi bilir” (22) diyenlerdir. Berikiler ise, belli ki onların karşısında yer alan, “bilinmeyen hakkında atıp tutan” ve “Rabbim daha iyi bilir” demek yerine kendi noksan bilgilerini mutlaklaştırarak kestirip atanlardır. Putperest kültürle hatıraları henüz taze olan bu ikincilerin, azizlerini putlaştırma ve fetişleştirme süreçlerine, âyette bir îmâ var gibidir. Allah Rasûlü’nün “Allah … lanet etsin; onlar rasullerinin ve azizlerinin kabirlerini mescid edindiler” sözü de azar içeren bu îmânın amacıyla mutabakat halindedir. [2368] Ephesos’ta (Efes) yapılan kazılarda Pion dağındaki Ashab-ı Kehf’e atfedilen mağaranın bulunduğu yerde, erken Bizans dönemine ait bir kilise kalıntısı günümüze kadar gelmiştir. Amman yakınlarındaki mağaranın olay sonrasında kilise olarak kullanıldığının kanıtları ise günümüz de bile hâlâ varlığını muhafaza etmektedir.
22
(Asırlar) sonra, bilinmeyen hakkında atıp tutma kabilinden, “Onlar üç kişiydiler dördüncüleri köpekleriydi” diyenler çıkacağı gibi, “Beş kişiydiler altıncıları köpekleriydi” diyenler de çıkacak; dahası “Yedi kişiydiler sekizincileri köpekleriydi” diyenler bile…[²³⁶⁹] De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir! Onlar hakkında (gerçek) bilgiye sahip olanların sayısı çok azdır.” (Sen, ey muhatap!) O halde artık onlar hakkında, olayın görünen boyutunun dışına taşan bir tartışmaya girme; yine onlar hakkında, (bilinmeyen hakkında atıp tutan)[²³⁷⁰] kimselere itibar edip de soru sorma!
[2369] Bu âyet, kıssanın anlatılageldiği asırlar içerisinde menkıbevî bir niteliğe büründüğünü dile getirmektedir. Buna göre kıssa hakkında ayrıntıya giren her anlatım, bu âyetin devamında ifade buyurulduğu gibi, recmen bi’l-ğayb (bilinmeyen hakkında atıp tutma) olmaktan öte gitmeyecektir. [2370] Parantez içi açıklamamız, âyetin içerisinde yer almaktadır. Bu kimseler, bilgisi sahih ve sahici kaynaklara dayanmayan menkıbeci ve kıssacılar olsa gerektir.
23
Ve hiç bir şey için, “Ben bu işi yarın kesinlikle yaparım!” deme![²³⁷¹]
[2371] Zımnen: Sakın Allah yokmuş gibi konuşayım deme!
24
Ancak “Allah isterse (yapabilirim” de).[²³⁷²] Ve bunu unuttuğun zaman hemen Rabbini hatırla ve de ki: “Umarım ki Rabbim beni bundan daha yakın (ve derinlikli) bir bilgi ve bilinç düzeyine eriştirir!”[²³⁷³]
[2372] Allah’ın hayata her an müdahil olduğu gerçeğine atıf. Burada bir şeyi söylemekten daha çok bir tasavvur inşâsı vardır. Zımnen: Allah’tan bağımsız bir hayat alanı olmadığını hiç aklından çıkarma ve kariyer planlamasını yaparken Allah’ı hesaba kat! Âyetin emrettiği zihnî duruş, inşaallah (Allah isterse) cümlesinde özetlenmiştir. İslâm aklının kodlarından biri olan inşaallaha “istisna” adı verilir (bkz: 68:18 ve not 21). Kalem sûresinin 17-33. âyetleri arasında aktarılan kıssa Allah yokmuş gibi konuşmanın zararlarını işlemektedir. [2373] Sözün özü: Allah sadece hayatınıza ve uyanıklığınıza değil, ölümünüze ve uykunuza da müdahildir.
25
İmdi (kimileri) “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar” (diye iddia ettiler); bir de bu sayıya (ay takvimine göre) dokuz yıl daha eklendi.[²³⁷⁴]
[2374] Hemen sonra gelen “De ki: Onların ne kadar kaldığını Allah daha iyi bilir” ifadesi göz önüne alındığında, parantez içi açıklamaların zorunlu olduğu anlaşılacaktır. Bu nedenle olsa gerek, İbn Mes’ud kendi nüshasına “dediler ki” (kâlû) notunu düşmüştür (Katâde’den nkl. Taberî; Zemahşerî ve Râzî). Mukâtil, kendi tefsirinde burada geçenleri “Hıristiyanların iddiası” olarak açıklar. “Dokuz yıl daha eklendi (izdâdû)” ifadesi, güneş ile ay yılı arasındaki farkı ifade eder. Zımnen eleştirilen bu yaklaşım, olayın özünü bırakıp kabuğuyla ilgilenen bir yaklaşımdır.
26
De ki: “Onların ne kadar kaldığını Allah daha iyi bilir: Göklerin ve yerin gizli bilgisi O’na açık ve ayandır: O ne muhteşem bir gören, ne muhteşem bir işitendir! Onların, O’ndan başka yakın bir dostları bulunmamaktadır; zira o egemenlik ve otoritesine kimseyi ortak etmez.
27
O HALDE, Rabbinin kitabından sana indirilenleri izle ve ilet![²³⁷⁵] O’nun kelimelerini kimse değiştiremez:[²³⁷⁶] sen de O’ndan başka bir sığınak bulamazsın.
[2375] Utlu, “izle” ve “ilet” anlamlarını birlikte içerir. Ay’ın güneşi ‘tilâvet’ etmesi, yani “okuması”, ışığını güneşten alıp dünyaya yansıtmasıdır (Bkz: 91:2, not 2). Burada Hz. Rasul’e verilen emrin açılımı şudur: “Kur’an güneş, sen aysın. Ayın ışığıyla aydınlanmalı (munîr) ve aldığın bu ışığı tüm insanlığa yansıtmalısın.” [2376] Buradaki “kelimeler” (kelimât) “İlâhî yasalara” da “İlâhî mesaja” da tekabül edebilir. Fakat kelimâtullah şeklinde terkip olarak gelen ifadeler, yalnızca İlâhî yasalara tekabül eder. Savunulması zor klasik nesh teorisine delil olarak gösterilen Nahl 101. ve Bakara 106. âyetleri, bu âyetlerin ışığında anlamak gerekir.
28
Ve Rablerinin rızasını arzu ederek, sabah akşam[²³⁷⁷] O’na yalvarıp yakaran kimselerle birlikteliğe kendini alıştır! Dünya hayatının çekiciliğine aldanıp da sakın onları gözden çıkarma![²³⁷⁸] Ve ayartıcı arzularına uyarak, işi gücü aşırı uçlarda dolaşmaya döktüğü için, (akleden) kalbi kendisini zikrimize karşı duyarsızlaşan kimselere de uyma![²³⁷⁹]
[2377] Yani: “daima..” [2378] Yani: ‘Etrafında kenetlenen yoksul ama samimi kimseleri’ (Krş: 6:52). [2379] Veya çoğunluk kıraatıyla: “..kalbini zikrimize karşı duyarsız kıldığımız kimselere uyma!” Bu çoğunluk kıraatı vahye karşı duyarsız kalmada insanın sorumluluğunu sıfırlamaktadır. Bu okuyuşa göre insanı Allah’ın zikri olan vahiyden gafil kılan Allah’tır. Kur’an’ın maksadıyla uyuşmayan bu kıraatı tercih etmedik. 57. âyetin de teyit ettiği tercihimiz, ağfelenâ kalbuhû okuyuşuna dayanmaktadır. Tercih ettiğimiz bu kıraat Kur’an’ın maksadıyla bire bir uyum içindedir. Zira Allah’ın vahyine karşı gafletin sorumluluğunu gafleti tercih eden insana yüklemektedir. “Zikrimizden” murad öncelikle vahiy olsa gerektir. Furutâ, “aşırı uçta olmak” anlamındaki ifrat ile akrabadır.
29
Ve de ki: “Mutlak hakikate (atıf olan bu mesaj) Rabbinizdendir:[²³⁸⁰] Artık isteyen iman etsin, isteyen inkâr etsin!”[²³⁸¹] İşin gerçeği Biz, (nefislerine kıyan) o zalimler için kendilerini kat kat sarıp sarmalayacak bir ateş hazırladık;[²³⁸²] öyle ki, onlar susayıp da su istediklerinde, suratlarını kavuran yanık yağ tortusu gibi bir su sunulur: ne berbat bir içecektir o ve ne fena bir konaktır orası...
[2380] Veya: “mutlak hakikate (atıf olan bu mesaj) Rabbinizden size ulaşmış bulunuyor.” [2381] İlâhî bilgi, insanın iradesiyle seçme yeteneğini yok sayma pahasına savunulamaz. Zaten Allah’ın da buna ihtiyacı yoktur. [2382] Surâdık, “çadırın gölgeliği, çok katlı tente ve çardak”. Burada cezanın ağırlık ve kuşatıcılığını ifade eder.
30
Ne ki, iman eden ve (o imana uygun) değerler üreten kimselere gelince:[²³⁸³] Şu kesin ki Biz, güzel bir eylem ortaya koyanın emeğini asla zayi etmeyiz.
[2383] Amel-i sâlih kavramının 23 yıllık vahyin iniş sürecinde kazandığı farklı vurgular için ilk geçtiği 103:3’ün 5 nolu notuna bkz.
Sonraki 30 ayet →