1
Allah’ın emri geldi[²⁰⁸⁰] (bilin); onun çabuk gelmesini istemenize gerek yok ki![²⁰⁸¹] Yüceler yücesi olan O, onların şirk koştukları her şeyin ötesinde aşkın ve eşsizdir.[²⁰⁸²]
[2080] Etâ ve câe fiilleri çoğunlukla “geldi” şeklinde çevrilir. el-Askeri’nin Furûk’una almadığı bu iki madde arasındaki farka dair bir açıklama şudur: etâ bu âyette olduğu gibi genellikle söz ve zaman türü soyut gelişi, câe 12:18, 72’de olduğu gibi somut ve fizikî gelişi ifade eder (İtkân II, 307). Ne var ki câe ile gelen 19:43 ve 89:23 ve etâ ile gelen 28:30 gibi âyetler (ki başka örnekler de var) bu kurala uymamaktadır. Bu durumda önümüzde iki seçenek var: Ya bu kuralın isabetli olmadığı sonucuna varacağız, ya da kural dışı örnekleri kuralın istisnası sayacağız. (Mesela 19:43’te ikisi de “hakikatin bilgisine” atıfla kullanılır). [2081] Çeviriye “ki” vurgusunu katan, ikinci cümlenin başındaki fâdır. İronik bir îmâyı içinde barındıran bu ibare, iki şekilde anlaşılabilir: 1) Tehdit edildikleri Hesap Günü’nün çabuk gelmesini isteyen kimselere bir uyarı olarak anlaşılabilir (Krş: 11:8; 21:1, 37; 27:46; 29:53; 42:18). Hem bu âyetin şirke dikkat çekerek bitmesi, hem de bu âyetin açıklaması mahiyetindeki 33. âyet bu şıkkı destekler. 2) Müslümanların yardım beklentilerine ve Allah Rasûlü’nün hicret talebine cevap olarak anlaşılabilir. Risaletin 11. yılına tarihlendirdiğimiz bu surenin nüzul ortamı ise bu şıkkı destekler. Zira bu âyetlerin indiği dönem, tam da hicret yurdu arayışlarının yoğunlaştığı ve Yesriblilerle görüşmelerin yapıldığı (I. ve II. Akabe) tarihe rastlamaktadır. [2082] Çoğunluk bu cümleyi bir üsttekinin devamı olarak görüp, yuşrikûn fiilini üçüncü çoğul kipiyle tuşrikûn şeklinde okumuşlardır. Bu durumda anlam “..sizin şirk koştuğunuz her şeyin..” olur.
2
O, kullarından tercih ettiğine “(İnsanları) uyarın! Şunu iyi bilin ki Benden başka ilâh yok! O hâlde artık, Benden (başkalarına ilâhlık yakıştırmaktan) sakının!”[²⁰⁸³] buyruğunu iletmeleri için, melekleri (ölü canlara) hayat veren vahiyle[²⁰⁸⁴] indirir.”
[2083] İlâhi ve beşeri iradenin etkileşime girdiği tüm bağlamlarda şâe/yeşâu fiiline “tercih etti/eder” anlamı verdik. Bu Âyet bu tercihimizin Kur’ani delillerinden birini oluşturur: “Kullarından tercih ettiklerine”nin metni olan men yeşâu min ‘ibâdihî ibaresindeki yeşâ’ fiiliî, “tercih etti” dışında bir karşılık kabul etmemektedir. Zira min ‘ibâdihi ibaresi, açıkça çok içinden bazılarını tercihe delâlet etmektedir. Hakikat bu iken, geleneksel tefsir kaderciliğin baskısı altında şekillenen kelâmın da etkisiyle, şâe fiilini “tercih edip yapma/yaratma” asli anlamından çıkarıp, “irade etti” (erâde) sınai anlamına taşımıştır. İlginç bir tevafuktur ki, Matüridi (ö. 333) İbrahim 4’ün tefsirinde şâe fiilini, diğer müfessirler gibi erâde ile değil, “tercih etti” anlamına gelen âsera ile karşılamıştır (Te’vîlât, VII, 458). Fettekûn emrinin bu bağlamdaki en uygun karşılığı, ancak parantez içindeki açıklamayla birlikte anlaşılabilir (Bkz: Ebüssuûd). [2084] Rûh, burada vahiy anlamındadır. Bu anlamda ilk kullanıldığı âyet Kadr sûresinin 4. âyetidir. (Ayrıca 40:15; 42:52.) Parantez içi açıklama Taberî’nin İbn Abbas’ı da şahit göstererek yaptığı yoruma dayanmaktadır (Krş: Zemahşerî ve Râzî). İlahî bir inşâ projesi olan vahiy, muhatabının tasavvurunu, anlamını kendi yüklediği kavramlarla inşâ eder. Buna göre vahiy, hayata “ruh” katan bir mesajdır. Nasıl ki ruhunu yitiren bir insan ceset hâline geliyorsa, vahiysiz bir hayat da odur. Kur’an Allah ve Elçi’sinin vahiyle yaptığı çağrıyı da “diriliş çağrısı” olarak niteler (8:24). Vahiy gönlün nur ve cilası, aklın ziyası, gözün ışığı, cesedin canı mesabesindedir.
3
O, gökleri ve yeri mutlak hakikate (bir atıf olsun diye) amaçlı olarak yarattı;[²⁰⁸⁵] eşyaya ilâhlık yakıştıranların tasavvur ettiklerinin çok ötesinde, aşkındır O!
[2085] Bi’l-hakk ve parantez içi açıklamamız için bkz: 14:19, not 20. Zımnen: Varlığın anlamlılığını fark etmeyen, kendi yaratılış anlamını aramaz.
4
O insanı bir damlacık atık sudan yaratmıştır.[²⁰⁸⁶] Fakat o da ne! O sonunda bilinçli[²⁰⁸⁷] bir (biçimde Allah’a karşı) kendini savunan biri olup çıkar.[²⁰⁸⁸]
[2086] Nutfe, insanın kendisinden yaratıldığı “özsu” (el-mâu’s-sâfî), yani sperm veya zigottur (Tâc). Sperm veya zigot ile başlayıp insanlaşmayla sonuçlanan hayat yolculuğunun Allah’a izafe edilmesi, bütün bu sürecin yasalarını koyanın Allah olduğuna bir atıftır. İnsanın yaratılış sürecindeki basitten mükemmele doğru gelişen tekâmül sürecine dikkat çekilerek, böyle bir şaheserin “amaçsız” olamayacağı îmâ ediliyor. [2087] Mubînin, insan eylemiyle ilgili bu bağlamdaki en doğru karşılığı budur. Benzer bir cümle içerisinde ğayru mubîn kalıbının “bilinçsizce” anlamında kullanıldığı bir örnek için bkz: 43:18. [2088] Hasîm, “savunmacı ve tartışmacı kişilik, azılı hasım olan dişli muhalif ve güçlü rakip” anlamına gelir (Lisân ve Râğıb). Burada hem insanın taşıdığı isyan edebilen ve kendini savunabilen bir özne olma yeteneğine, hem de kendisini bu donanımla yaratan Rabbine karşı kullanabilme imkânına delâlet eder (Zemahşerî ve Râzî). Bir önceki âyet, gerçek bir amaca hizmet için yaratıldığı ifade edilen tabiatın insan tarafından istismarını dile getirmişti. Bu âyetse tabiattan daha mükemmel yaratılan insanın sadece dış dünyasını değil, iç dünyasını ve kendisini özne kılan öz yeteneklerini de istismar edip amacına aykırı kullanabileceğini dile getiriyor.
5
Ve evcil hayvanları da O yarattı: sizi ısıtan giysileri onlardan temin ediyorsunuz.[²⁰⁸⁹] Daha başka yararlarının yanında onlardan elde ettiğiniz besinleri de yiyorsunuz.
[2089] En’âm: 1) İnsanlara yakın yaşayan ve onların terbiyesine ‘evet’ (ne’am) diyen; 2) İnsanların etinden, sütünden, derisinden, tüyünden vs. yararlandığı (ni’met); 3) İnsanlardan kaçmayan ve insanların kaçmadığı koyun, keçi, deve, sığır gibi hayvanların tamamını kapsar. Dif’un, “sıcacık yapan, ısıtan” anlamına. Kur’an’da kullanıldığı tek yer burasıdır. Sözcüğün kök anlamı dikkate alındığında, yalnızca yünlerinden elbise yapımına değil, dışkılarından yakacak elde etmeye de îmâ var gibidir.
6
Yine onlarda, akşam getirirken ve sabah salarken sizin güzellik duygunuzu tatmin eden bir boyut vardır.[²⁰⁹⁰]
[2090] Vahiy bu iki âyette, insan yararına yaratılan varlıkların üç boyutlu işlevine atıf yapmaktadır: Zorunluluklar (zarûriyyât), gereklilikler (hâciyyât) ve estetik değerler (tahsîniyyât). Bir amaç uğruna yaratılan hayvanlar dünyası da, insanın protein gibi zorunlu, giyinme ve ısınma gibi gerekli, güzellik gibi estetik değer ihtiyacını karşılamaktadır.
7
Kendinizi sıkıntıya sokmadan ulaşamayacağınız nice mekânlara yüklerinizi onlar taşır. İyi bilin ki Rabbiniz gerçekten çok şefkatli, pek merhametlidir.
8
O, atları, katırları ve merkepleri hem kendilerine binesiniz, hem de (hayata) güzellik katmak için yarattı;[²⁰⁹¹] ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri de yaratacak.[²⁰⁹²]
[2091] Bu âyette, bir üstteki âyette dile getirilen varlıkların üç boyutlu işlevinden son iki boyut olan gereklilik (haciyyat) ve estetik değer (tahsiniyyat) boyutları dile getirilmektedir. [2092] Buraya kadar kullanılan halaka mazi fiili, âyetin son cümlesinde yerini yahluku muzari fiiline bıraktı. Allah’ın “yaratacağı” ifade edilen “şeyler” de, belli ki âyetin başında ifade edilen tabii nakil araçlarıyla aynı işlevi gören “şeyler”. Burada, vahyin ilk muhataplarının bilmediği fakat gelecekte ortaya çıkacak ulaşım araçlarına açık bir gönderme vardır. Âyetin son cümlesinde gelecekte ortaya çıkacak ulaşım araçlarının Allah’ın yaratmasına hamledilmiş olması, vahyin inşâ etmek istediği tasavvurun temel özelliklerinden biridir. Kur’an vahyi bir çok yerde insan eliyle meydana gelen şeyleri Allah’ın fiiline hamleder. Bu sayede hem insanın yeni şeyler icat etme yeteneğinin Allah tarafından verildiğine, hem bu yetenekle kendisinden yeni şeyler icat edilen hammaddenin Allah tarafından yaratıldığına, hem de bütün bunların Allah tarafından eşya için konulan yasalar sayesinde mümkün olduğuna atıf yapmış olur.
9
İşte (O tek yaratıcı olduğu için), yolun istikamet tayini de O’na düşer;[²⁰⁹³] zira bazı yollar saptırıcıdır.[²⁰⁹⁴] Eğer Allah tercih etseydi, hepinizi doğru yola yöneltirdi.[²⁰⁹⁵]
[2093] Zımnen: Yaratan kim ise, yarattığının amacını belirleme hakkı da ona aittir. İnsanın doğru yolu görmesini sağlayan iç ve dış donanımı, aklî ve naklî belge ve delilleri vermek de O’na düşer (Ferrâ). Âyetteki ‘alallah (Allah’a düşer, Allah’a ait bir görevdir) ibaresi, ‘zâtı için rahmeti ilke edindiğini’ dile getiren âyetteki ‘alâ nefsihi ile aynı anlama sahiptir. Bu, ilâhî iradenin tecellisinin ilâhî gayretin değil ilâhî rahmetin bir eseri olduğunu gösterir. Bir amaç uğruna yarattığı insanı, o amaca ulaştıracak yolu tayin etme hakkı da yalnızca Allah’a aittir. [2094] Her ne kadar zamir yola atıf olduğu için “sapan yolcudan” değil, “saptıran yoldan” söz edilmişse de, saptıran yolda yürüyüşü sürdürmenin sapan yolcu olmak demeye geldiği âşikârdır. [2095] Söz geliminden, cümlenin sonunun “…ama bunu istemedi, sizin seçimizin belirleyici olmasını istedi” şeklinde olduğunu anlıyoruz. Zira “eğer” anlamına gelen lev edatı, tasarım dışı bir şeyin farz-ı muhal düşünülmesi durumunu ifade etmektedir. Bu âyetin bir üstteki âyetle bağlantısı açık: Fizikî yolculuğunuzun at, katır ve eşek gibi araçlarını O yarattığı gibi, mânevî yolculuğunuzun akıl, irade, bilinç gibi araçlarını yaratan da O. Akıl terbiyeden geçmemiş yılkı atı ya da inatçı katır gibi davranırsa, sizi maksadınıza taşıyamaz.
10
O’dur gökten suyu indiren; ondan hem siz içersiniz, hem de hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler;[²⁰⁹⁶]
[2096] Şecerun, dilde “yerden biten her tür bitkiye” verilen ortak isimdir (Ferrâ).
11
onunla sizin için ekin(ler), zeytin ve hurma ağaçları, üzümler ve daha nice ürünler bitirir O. Unutmayın ki bütün bunlarda, düşünen bir toplum için mutlaka alınacak bir ders vardır.[²⁰⁹⁷]
[2097] O ders açıktır: Nasıl ki su biyolojik hayatın kaynağıysa, vahiy de mânevî hayatın kaynağıdır. Suyun seması gök, vahyin seması arştır. Suyun indiği kalp toprak, vahyin indiği toprak akleden kalptir. İkisi de “indirilmiş” bir nimettir. Âlemlerin Rabbinin indirdiği su ile hayat bulup da O’nun indirdiği vahye sırt dönmek, nankörlüğün daniskasıdır.
12
Ve O’dur sizin yararlanmanız için geceyi ve gündüzü, güneşi ve Ay’ı (yasalarına) boyun eğdiren;[²⁰⁹⁸] zaten bütün yıldızlar O’nun emrine teslim olmuşlardır. İyi bilin ki bütün bunlarda aklını kullanan bir toplum için mutlaka çıkarılacak bir ders vardır.[²⁰⁹⁹]
[2098] Benzer bir âyet için bkz: 14:33. [2099] Yani: Gece ve gündüz var oldukça iyi-kötü ve bu ikisinin savaşı da var olacaktır.
13
Ve sizin için yeryüzüne serpiştirdiği her biri farklı tonlarda rengârenk (güzellikler)… Kuşkusuz bütün bunlarda (da), hafızası olup hatırda tutan bir toplum için mutlaka alınacak bir mesaj vardır.[²¹⁰⁰]
[2100] Kur’an tek Allah’ın yaratışındaki çok çeşitliliğe dikkat çekiyor. Yaratan tek, yaratılan çoktur. Yaratanın tekliğini ihlal eden her tür inanç ve yaklaşım şirk adı altında nasıl mahkûm ediliyorsa, yaratılandaki çokluğu reddeden her yaklaşım da şirkin karşı kutbu olarak görülüp zımnen mahkûm ediliyor. Vahyin inşâ ettiği aklın bu iki tavrı da bir sapma olarak görmesi telkin ediliyor.
14
Yemeniz için taze et türleri ve takınıp kuşanmanız için mücevherat çıkarasınız diye denizi ve onun içinde suları yararak akıp gittiğini gördüğün(üz) gemileri, O’nun ihsanından payınıza düşeni arayacağınızı ve (bulunca da) şükredeceğinizi umarak (bir yasaya) tâbi kılan da yine O’dur.[²¹⁰¹]
[2101] Tıpkı hayvanlar âlemi gibi denizlerin de zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât alanındaki üçlü fonksiyonuna atıf (Krş: Âyet 5-8).
15
Bir yanda sizi sarsar diye yeryüzüne yerleştirdiği sağlam ve sarsılmaz dağlar, öte yanda yolunuzu bulabilmeniz için nehirler ve yollar,[²¹⁰²]
[2102] Dağlar ve ırmaklar/vadiler/yollar yan yana anıldığında, hem vahyin hem de mahlukatın çift kutuplu özelliğine bir atıf olarak anlaşılmalıdır (Krş: 13:3 ve 15:19). Bu aynı zamanda ilâhî yaratmadaki denge ve hikmeti gösterir. Dağlar da, onların arasından yolculara ve sulara geçit veren vadiler ve su yatakları da insan için bir yasaya tâbi kılınmıştır.
16
ve daha bir nice işaretler var… Mesela onlar, yıldızlarla yollarını buluyorlar.[²¹⁰³]
[2103] Vavın tefsiriyye vurgusuyla. Zımnen: Geçici dünyanızda fizikî yolculuklarınız için yol gösterici kılavuzlar var eden Allah, sizi sonsuz mutluluğa götürecek yolun kılavuzu olarak da vahyini gönderdi.
17
BU DURUMDA, hiç yaratan yaratamayan gibi (olur) mu? Hâlâ (bu ezeli gerçeği) hatırlamayacak mısınız?
18
Ve eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız asla baş edemezsiniz.[²¹⁰⁴] İyi bilin ki, tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir rahmet kaynağı elbet yalnızca Allah’tır.
[2104] Tekil gelen ni‘meti çoğul çevirimizin dilsel gerekçesi için bkz: 14:34, not 30.
19
Zira Allah, içinizde tuttuğunuz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilir.
20
Allah’tan başka kendilerine yalvarıp yakardığınız varlıklar[²¹⁰⁵] hiçbir şey yaratamazlar; zira onların kendileri yaratılmışlardır.
[2105] Bilinçli varlıklar için kullanılan ellezîne ilgi zamiri, burada kastedilenin şirke alet edilen ölüp gitmiş insanlar olduğunu gösterir.
21
Onlar ölüdürler, diri değildirler; (kendilerine tapanların) ne zaman diriltileceklerini dahi bilemezler.
22
Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır; fakat âhirete inanmayan kimselerin yürekleri, büyüklük taslamaları yüzünden (bu hakikati) inkâra meyletmiştir.
23
Ziyanı yok,[²¹⁰⁶] nasıl olsa Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilmektedir. Şu bir gerçek ki O, büyüklük taslayanları sevmez.
[2106] Lâ-cerame: “ağaçtan meyveyi koparmak” anlamına gelen el-cermden türetilir. Basra dil ekolü ibareyi birleşik olarak “kesinlikle” manasına yemin olarak alırken (Ebu Ubeyde), Kûfe dil ekolü kalıbı bozarak lâya “hayır”, cerameye “elde kalan” anlamı vermişlerdir (Ferrâ; krş: Külliyyât). Daha başkaları ceram ile “suç” anlamına gelen curm’un aynı olduğunu söylemişlerdir (Râğıb). Müfredât sahibi, bu kalıbın anlamına ilişkin dilcilerin birbiriyle çelişen yorumlarının temelsiz olduğunu îmâ eder. Klasik tefsir birinci anlamı öne çıkararak, kalıbın sonradan kazandığı hakkan (gerçekten) anlamını benimsemiştir. Fakat, hemen ardından gelen inne edatı bu anlamı zaten vermektedir. Tercih ettiğimiz harfi anlam, bu bağlamdaki en uygun karşılık olsa gerektir.
24
Ve kendilerine “Rabbiniz size ne indirdi?” diye sorulduğunda, “Eskilerin masallarını…”[²¹⁰⁷] derler;
[2107] Esâtîrin iniş sürecinde ilk kullanıldığı yer muhtemelen Kalem sûresinin 15. âyetidir. Terkibin kullanıldığı bağlamlar göz önüne alındığında, inkârcı muhatapların helâk edilen kavimlerin ve onlara gönderilen peygamberlerin kıssalarını “eskilerin masalları” diye adlandırdıkları anlaşılmaktadır (6:25; 8:31 vd).
25
böylece Kıyamet Günü kendi günahlarının yükünü tamamen, bilgisizlikleri sebebiyle[²¹⁰⁸] saptırdıklarının vebalini ise kısmen yüklenmiş olurlar.[²¹⁰⁹] Hele bir bakın şunlara, ne berbat bir yük yükleniyorlar!
[2108] Zemahşerî, “bilgisizlikleri sebebiyle” ifadesinin saptırılanlara gittiğini dile getirir. [2109] Bu âyetle, En’âm sûresinin 164. âyeti arasında herhangi bir çelişki bulunmamaktadır. Bu âyette saptıranların yüklendikleri kısmî vebal, gerçekte kendi eylemlerinden doğan sonucun vebalidir, “başkasının” günah yükü değil. Buradaki vurgu açıktır: Başkalarını saptıran biri tüm sorumluluğu cahilliklerinden dolayı sapanlara yıkamayacağı gibi, sapan biri de tüm sorumluluğu kendisini saptıranlara yıkamaz. Çünkü onlar körü körüne berikileri takip etmiş, akıllarını kullanmamış, kendilerine söylenenlerin doğruluğunu araştırmamışlardır. Dolayısıyla sapmalarının sorumluluğunun bir kısmı kendilerini saptıranlara aitse, bir kısmı da kendilerine aittir.
26
Doğrusu, onlardan öncekiler de zaafı ustaca gizlenmiş düzenler kurmuşlardı;[²¹¹⁰] fakat Allah onların kurdukları yapıları temellerinden sarstı ve sonunda üstlerindeki tavan başlarına çöktü: zira daha nereden geldiğini anlayamadan azap onlara ulaşıvermişti.
[2110] Güçlü gibi görünseler de gerçek güç sahibi değillerdi; zira gerçek güce sahip olan hileye muhtaç olmaz.
27
Sonunda Kıyamet Günü O, onları rezil edecek ve “Neredeymiş bakalım o uğruna mücadele verdiğiniz ‘ortaklarım’(!)?” diye soracak. İlim verilmiş olanlar,[²¹¹¹] “Bugün” diyecekler, “alçaklığın her türü ve kötülüğün daniskası kâfirler içindir![²¹¹²]
[2111] Zımnen: ‘Sahibini mümeyyiz kılan ilimle...’ (el-‘Ilm için bkz: 21:74, not 74.) [2112] Belirlilik takısının anlama kattığı vurguya istinaden.
28
O kimseler ki, kendi kendilerine kötülük etmeyi sürdürürken melekler onların canlarını almışlardı. İşte (Hesap Günü) bunlar teslim bayrağını çekerek “Biz hiçbir şeyi kötülük (olsun diye) işlemedik” (diyecekler). “Yoo!” (denilecek kendilerine), “Unutuyorsunuz ama,[²¹¹³] Allah yapmış olduğunuz her şeyi eksiksiz bilendir.
[2113] Belâ ile birlikte inne edatının bu bağlamdaki en uygun çağrışımı.
29
Haydi o hâlde, içerisinde yerleşip kalmak üzere cehennemin kapılarından buyurun!” İşte, büyüklük taslamayı kişiliğinin bir parçası haline getirenlerin[²¹¹⁴] düştüğü berbat konum.
[2114] Bir eylem ve niteliğin insana isim olması, doğaldır ki o insanın söz konusu eylem ve niteliği kişiliğinin bir parçası hâline getirdiğini ifade eder. Mutekebbir kalıbının metne kattığı yananlam budur.
30
Bir de sorumluluk bilincine sahip olanlara sorulacak: “Rabbiniz size ne indirdi?” Onlar “Tarifsiz bir hayır, sayıya gelmez iyilik-güzellik!” diyecekler. İyilikte sebat gösterenler bu dünyada iyilik bulacaklar; ama âhiret yurdu ondan çok daha hayırlı olacak: ve elbet pek güzeldir muttakilerin yurdu!
Sonraki 30 ayet →