1
Elif-Lâm-Râ! BUNLAR Kitab’ın, yani[²⁰²³] özünde açık ve (hakikati) açıklayıcı olan ilâhî hitabın âyetleridir.[²⁰²⁴]
[2023] Vavın beyaniyye özelliğine dayanarak. [2024] Kur’an için tercih ettiğimiz bu karşılıkla ilgili bkz: 10:15, not 26. Mubînin “açık ve açıklayan” olarak çevirisiyle ilgili bkz: 12:1, not 2. Açık anlamı, “okunmak için açık bekleyen kitap” imasını da içerir. Bu âyet, el-Kitab ile vahyin kayıtlı tabiatına atıf yaparken, Kur’an ile vahyin insan algısına açık ve hayatın içerisinde üretilmeye müsait sözlü bir hitap oluşuna atıf yapmaktadır. Yani kitap oluşu kaynağına nisbetle, Kur’an oluşu hedefine nisbetle aldığı isimdir. Vahiy kaynağına nisbetle el-Kitabtır, el-Kur’an olma vasfını insana okununca ve insan okuyunca kazanır.
2
Gün gelecek, inkârda ısrar edenler (vahyin yol göstericiliğine) teslim olmuş birer müslüman olmayı yürekten temenni edecekler.
3
Kendi hâline bırak onları; yesinler, geçici hazlarla avunsunlar, oyalasın onları boş umutlar: nasıl olsa zamanı gelince (gerçeği) öğrenecekler.
4
Zira Biz hiçbir memleketi, (önceden) bilinip anlaşılan ilâhî bir vahye muhatap kılmadıkça helâk etmememişizdir.[²⁰²⁵]
[2025] Bu anlamı, aynı gerçeği farklı formlarla dile getiren 6:131; 17:15; 20:134; 26:208 ve 28:59. âyetlerle karşılaştırınız. Bu karşılığı, maksadı lafız ve manaya hakem kılarak kitâbun ma‘lûm ibaresinin doğru anlamına ulaşan Muhammed Esed’e borçluyum.
5
(Kaldı ki) hiçbir uygarlık,[²⁰²⁶] kendisi için belirlenen sürenin (artık kaçınılmaz olan) bitimini ne öne alabilir ne de erteleyebilir.
[2026] Ummete verdiğimiz “uygarlık” karşılığı için bkz: 16:36, not 40.
6
Bir de (kalkıp) “Sen ey kendisine uyarıcı mesaj in(diğini iddia ed)en kişi, evet sen kesinlikle mecnunsun!” dediler;
7
“Eğer doğru söylüyor idiysen, bize meleklerle gelmeli değil miydin?” (diye eklediler).
8
Biz, melekleri ancak ve ancak hakikatin gerçekleşmesi için indiririz; eğer (dedikleri olsaydı), o zaman da onlar için asla erteleme olmazdı.[²⁰²⁷]
[2027] Buradaki el-hakkın açılımı, “hesap günü” (yevmu’l-hakk, 78:39) olabileceği gibi, “kesinleşmiş ceza” (Krş: 6:8) da olabilir. Nitekim, bu âyetin son ibaresi olan mâ kânû munzarîn, Firavun ve ordusunun boğularak cezalandırıldığını haber veren bir pasajda da aynen yer almaktadır: “Ne gök ağladı onlara, ne de yer; ve ne de cezaları ertelendi” (44:29). Bir sonraki âyete bakarak, el-hakkın “vahiy” olduğunu söylemek de mümkündür. O takdirde anlam 4 ve 5. âyetlerin içeriğiyle örtüşür.
9
Elbette bu uyarıcı mesajı kaynağından indiren Biziz; onun koruyucuları da kesinlikle yine Biz olacağız, Biz![²⁰²⁸]
[2028] “Onu”daki zamirin, Kur’an yerine, Hz. Nebi’ye döndüğünü söyleyenler de olmuştur. Bunlar Ferra ve İbnu’l-Enbari’dir (Râzi). Bu takdirde ilâhi koruma garantisi kapsamına Kur’an değil Allah Rasûlü girmiş olur. Bu bir problemdir. Zira âyetin Nebi ile ilgili olan bağlamı bunu desteklerken, cümlenin dilsel yapısı aynı oranda bunu desteklemez. Fakat bu görüşte olan Ferra ve İbnu’l-Enbâri, Arap dilinde “imam” denecek kadar uzman iki isimdir. Zemahşerî, bu âyetin vahyin parça parça inişine yönelik kuşkuları da nefyettiğini söyler. Bizce tenzili bu vurguya hasretmek doğru değildir. Tenzil, vahyin kaynağına nisbet edildiğinde kullanıldığı formdur (Bkz: 12:2, not 3). Bu yananlamı “kaynağından” kelimesiyle çeviriye yansıttık. Zaten İbn Abbas vahyin korunmasını vahyin kaynağından hedefine ulaşmasıyla sınırlandırır. Kur’an hedefine ulaştıktan sonra binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce şahidin elinde, dilinde, hafızasında ve kalbinde korunarak nesilden nesile aktarılmıştır. Hz. Osman dönemine ait olduğu iddia edilen, fakat uzmanların 1. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirdiği en az bir nüsha bugüne kadar gelmiştir. Ceylan derisi üzerine yazılmış olan, hareke ve nokta bulunmayan eksik Taşkent nüshası da, kadim nüshalardan biridir. Dünyada Kur’an’ın elde bulunan tüm ilk nüshaları arasındaki farklar, hiçbiri de anlamın çatısını değiştirmeyen hareke, ses ve kıraat farklarından öteye gitmez. Hâfızûnun çoğul gelmesi, innâ (biz) zamirine ittibâandır. Bu “Biz” zamiri, Allah’ın vahyi koruma görevini yarattıklarının kimilerine tevdi etmesi olarak anlaşılacağı gibi, O’nun insan bilincinde kişileştirilmesinin önüne geçmek için de olabilir. Aynı âyette farklı zamirlerin kullanılmasının sebebi de budur (Msl: 17:8).
10
DOĞRUSU (Ey Rasul), senden önce de geçip gitmiş topluluklara (elçiler) göndermiştik.[²⁰²⁹]
[2029] Tevhid, insanlığın ilk ve saf inancıdır. Tüm bâtıl inançlar tevhidden birer sapmadır.
11
Kendilerine gelen hiçbir elçi yoktu ki onları alaya almamış olsunlar.
12
Biz (vahyin, etki etmeden) günahkârların yüreklerinden geçip gitmesini işte böyle sağlarız;[²⁰³⁰]
[2030] İnsan psikolojisine dair ilâhî yasa: Kişi alay ettiği hakikatin mahiyetini anlamakta acze düşer. Zımnen: Kendini vahye kapatan kişiye, Allah da vahyi kapatır.
13
onlar da öncekilerin nasıl bir model ortaya koydukları sergilendiği hâlde, (yine de) bu (vahye) inanmazlar.[²⁰³¹]
[2031] Benzer bir ibare için bkz: 26:200.
14
Ve eğer onların üzerine gökten bir kapı açmış olsaydık ve onlar da oraya yükselebilselerdi,
15
kesinlikle derlerdi ki: “Al işte, bizim basiretimiz de bağlandı; daha da beteri, (galiba) biz topyekûn büyülendik...”[²⁰³²]
[2032] Lafzen: “büyülenmiş bir toplumuz”.
16
DOĞRUSU Biz, gökyüzünde yıldız kümeleri[²⁰³³] var ettik; ve onları (ibret nazarıyla) bakanlar için süsledik.
[2033] Burûc: Kök anlamı “dikkat çekmek” ya da “sığınak” olan kelime burada “Yıldız kümeleri” ya da “takım yıldızları” manasında kullanılmıştır (Külliyyât).
17
Ve onları (bilir bilmez) atan[²⁰³⁴] her tür şeytanî güçten koruduk.[²⁰³⁵]
[2034] Racîm, hem fail hem de mef’ul manasına gelir. Burada “asılsız söz söyleyen, bol keseden atan, iftira atan, sıkan” anlamına. [2035] “Büyülendik” ile biten 15. âyetle bu âyetler arasındaki ilişki açıktır. Zira yıldızlar öteden beri büyücülerin ve şarlatanların istismarına konu olmuş, gaybî bilgiye ulaştıkları iddiasıyla onlar Allah’tan rol çalmağa yeltenmişlerdir. Vahiy, “sahte bilgiye” ve “bilgi sahtekârlığına” dikkat çekerek sahih bilginin önemini vurguluyor.
18
Fakat kim ki (gayb konusunda) kulak hırsızlığına soyunur, onun peşine ayan açık parlak bir alev takılır.[²⁰³⁶]
[2036] Adeta bir alev topuna benzeyen göktaşı gibi. Şeytanî dürtülerle gaybî bilgi devşirme iddiasına kalkışanlar ve onlara kulak verenlerin akıbeti, bir yürek yangını, derin bir aldanış ve hayal kırıklığıdır. Bizim “ayan açık” diye çevirdiğimiz mubin, bu bağlamda gizli hırsızlığa açık ceza anlamını çağrıştırmaktadır. Bu âyetin açılımı niteliğindeki 37:10’a bkz.
19
Ve yeryüzünü (engebeli arazi yapısıyla) uzatıp genişlettik;[²⁰³⁷] zira orada sağlam ve sarsılmaz dağlar yerleştirdik; üstelik orada her türün dengeli bir biçimde büyüyüp gelişeceği (bir canlı hayat) sağladık.
[2037] Parantez içi açıklama, yeryüzünün uzatılmasına dair 13:3’e dayanmaktadır (Bkz: 13:3, not 6.)
20
Yine orada hem sizin için, hem de rızık vericisi siz olmadığınız bütün (diğer) varlıklar için geçinme imkânları bahşettik.
21
Hiçbir şey yoktur ki, onun kaynağı[²⁰³⁸] Bizim katımızda olmamış olsun; fakat Biz her bir şeyi tesbit ve tayin edilmiş bir ölçüye göre indiririz.[²⁰³⁹]
[2038] Veya: “Stokları” ya da “depoları”. Hazâin, bir şeyin var edilmesi, terkip edilmesi, icat edilip kotarılması ve kullanıma sunulmasını ifade eder (Zemahşerî). Dengeden sonra ölçüye atıf. Zımnen: Eşya Allah’tan bağımsız değildir. [2039] Kader, “ölçü”dür; kadere iman Allah’ın hiçbir şeyi ölçüsüz yaratmamış olduğuna imandır.
22
Yine, aşılayıcı rüzgârları[²⁰⁴⁰] Biz sevk etmişiz; bunun sonucunda gökten suyu indirmiş ve onunla sizi suya kandırmışız; yoksa onun kaynağına hükmeden siz değilsiniz.
[2040] Hem bulutları sürükleyerek yağmurun yağmasında rol üstlenmelerine, hem de bitkilerin döllenmesine hayatî katkıda bulunmalarına bir atıf. İbn Abbas bu âyeti daha o zamandan böyle tefsir etmiştir. Yakın zamanlarda yapılan botanik bir keşif olan bitkilerin erkek ve dişi tohumlardan oluştuğu gerçeği için bkz: 13:3.
23
Ve elbette Biziz hayatı ve ölümü var eden; ve (ölümlü tüm varlıklardan) geriye kalan her şeyin tek gerçek vârisi olan da Biziz.[²⁰⁴¹]
[2041] Bu, ”Göklerin ve yerin mirası gerçekte Allah’a aittir!” (3:180; 57:10) âyetinde anlamını bulan hakikatle aynıdır. Nihaî anlamda kalıcı ve sonsuz gerçekliğin Allah olduğunu ifade eden “(Göklerde ve yerdeki) her varlık fanidir; baki kalacak olan azamet ve ihtişam sahibi Rabbinin zâtıdır.” (55:26-27) âyetiyle bağlantılı olarak anlaşılabilir.
24
Doğrusu Biz, sizin içinizden öne geçmek isteyenleri de, bile isteye geride kalanları da biliriz.[²⁰⁴²]
[2042] Veya: “..sizin türünüzden gelip geçmiş nesilleri de, sonradan gelen nesilleri de biliriz.” Tercihimize göre ibare, inkârda ya da imanda öne geçmeyi veya geride kalmayı ifade eder. “Bile isteye geride kalanlar” şeklindeki çevirimiz muste’hırînin gramatik yapısına dayanır. Klasik tefsire göre bu âyet, “geçip gitmiş (toplulukların hâl ve gidişatını) da biliyoruz, geriden gelecek olanların (hal ve gidişatını) da” veya “önden geçip gidenleri de arkadan gelecek olanları da” şeklinde anlaşılabilir (Taberî; Zemahşerî ve Râzî).
25
Ve gerçekte senin Rabbin var ya; işte O’dur onları bir araya toplayacak olan: Çünkü O her hükmünde hep isabet kaydeder, her şeyi tarifsiz bilir.
26
DOĞRUSU Biz insanı süzme, kurumuş, ses veren bir balçık türünden;[²⁰⁴³] özgün bir biçim almaya elverişli, tabiatı değiştirilmiş, koyu ve yoğun çamur nevi bir şeyden yarattık.[²⁰⁴⁴]
[2043] İnsanın (İnsan için bkz: 76:1) biyolojik ve elementer yaratılış süreciyle ilgili olan bu âyette geçen salsâl, “kuru ve ses çıkarmaya elverişli bir şeye vurularak elde edilen ses” anlamına gelir (Râğıb). Akustik kabiliyetinden yola çıkarak çanak, çömlek, küp gibi kurutulmuş çamurdan yapılan nesnelere de ateşte pişirilmeden önceki haliyle salsâl adı verilir. Ateşte pişirilme süreci, ke’l-fahhâr gibi ilave bir ibareyle ifade edilmiştir (Msl: 55:14). “Ses veren çamur”, zımnen “düşünen ve konuşan, yani akıl sahibi olan bir varlık yarattık” anlamına gelir. Üçü bu sûrede (26, 28, 33), biri Rahmân 14’te olmak üzere Kur’an’da dört yerde geçen kelimenin yer aldığı tüm âyetler, karmaşık ve muhteşem bir inşânın eseri olan insanın biyolojik kökeninin basit ve sıradanlığına dikkat çekmektedir. Allah’ın müdâhalesiyle, bu değersiz ve yetersiz elementlerden insan gibi bir şaheser yaratılmıştır. Kur’an’ın, insanın yaratılışını toprak ve toprak cinsinden olan değişik maddelerle irtibatlandırmasının bir başka nedeni ise, insanın yeryüzündeki yaşamını ve gelişimini sağlayacak şekilde toprak ve onun üzerindeki organik ve inorganik elementlere bağımlı olarak sürdürmek zorunda oluşunu beyan içindir. Çeviriye “süzme” olarak yansıttığımız karşılık salsale sözcüğünün anlamlarından birinin de “suyun geride bıraktığı unsur” olmasından dolayıdır (Râğıb). Bunu, içinde hayat emareleri bulunan mikro organizmaların yer aldığı özlü tortu olarak algılayabiliriz. Salsalin de, hemen ardından gelen hamein mesnun gibi, çözülmeye, bozulup kendi tabiatından başka bir tabiata geçmeye elverişli bir özelliğe sahip olduğu, “kokuşma” anlamına gelmesinden anlaşılmaktadır (Râğıb). Bu kokuşmayı, mevcut bağlamda “olgunlaşma” ve “kıvamına erme” anlamında almak yerinde olacaktır. Çünkü İbn Abbas salsâli “toprağın en değerli ve en özlü (el-ceyyid) birimi” şeklinde anlamıştır (Taberî). [2044] Kur’an’da (üçü aynı formla bu sûrede, biri farklı formla 18.86’da) sadece dört yerde kullanılan hame’, “kokuşup başkalaşarak hüviyetini değiştiren konsantre kara balçık” anlamına gelmektedir. Beydavi bu başkalaşmayı, “toprak-su karışımının üzerinden uzun süre geçmesi” ile açıklar. Mesnûn, Sibeveyh gibi kimi dil otoritelerine göre “orijinal bir şekil alma sürecine tâbi olan” anlamına gelir ki, sünnetin anlamlarından biri de budur. Min hamein mesnun ibaresi bu bağlamda, insanın Allah tarafından belirlenen ideal sûreti alması için, hem ilk yaratılıştaki biyolojik tekâmül sürecine, hem de anne karnındaki embriyolojik sürece bir atıf olarak anlaşılabilir (Krş: 71:14). Zira 23:12-14’te, hem elementer süreç hem de embriyolojik süreç art arda birlikte ele alınır. Buna bakarak, Kur’an’ın iki süreci birbiriyle eşleştirdiğini söyleyebiliriz. “..nevi bir şey” şeklindeki çevirimiz, belirsizlik formunun, “bir tür, bir çeşit” anlamı katan özelliğine dayanır (İtkân II, 291).
27
Görünmez varlıkları ise, (insandan) daha önce, yakıp kavuran (şaşırtıcı bir karışımda), zehir gibi (insanın gözeneklerine) nüfuz eden tarifsiz bir ateşten yaratmıştık.[²⁰⁴⁵]
[2045] Cinn için bkz: 7:179, not 145. Görünmeyen varlıkların kökeni konusunu yarı simgesel bir dille açıklayan bu âyette yer alan nâri’s-semûm, değişik yorumlara konu olmuştur. Bizim “yakıp kavurucu” ve “zehir gibi nüfuz edici” şeklindeki çevirimiz, semûmun biri diğerine tercih edilemez olan kök anlamlarına dayanmaktadır. Bu çok özel nâr’ın (ateş veya ışın) tabiatına ilişkin bir ayrıntıyı 55:15’te geçen min mâricin min nâr ibaresinde bulmaktayız. Parantez içindeki “şaşırtıcı bir karışım” açıklaması, mâric’e dayanır (Râğıb). Nâr’ın bilinen bir ateş olmadığı, belirsiz gelmesinden anlaşılmaktadır. Bu durumu çeviriye “tarifsiz” sözcüğüyle yansıttık. Burada, yeryüzünün insan yaşamına elverişli olmadan önceki magma dönemindeki fonksiyonuna ilişkin bir işaret var gibidir. Meleklerin yaratıldığı nûr ile cinlerin yaratıldığı nâr arasında sadece etimolojik ve fonetik bir yakınlık değil, aynı zamanda bir mahiyet yakınlığı olduğu da söylenebilir. Zaten bir cevherden çıkan iki arazı ifade eden ışık ve ateş kelimeleri de, bu yakınlığın niteliğini ele verir. İşin hakikatini Allah bilir.
28
Hani bir zamanlar Rabbin meleklere demişti ki: “Bakın, Ben süzme, kurumuş, ses veren bir balçıktan; özgün bir biçim almaya elverişli, tabiatı değiştirilmiş, koyu ve yoğun bir çamurdan[²⁰⁴⁶] fiziki olarak görünen ölümlü bir varlık[²⁰⁴⁷] yaratacağım!
[2046] Gerekçe için bkz: Âyet 26, notlar. [2047] Beşeran, “bir şeyin olanca güzellik ve çalımlılığıyla ortaya çıkıp görünür hale gelmesi”ni ifade eder (Mekâyîs). İlk bakışta görünen yer olduğu için insan derisine beşera, kadınla erkeğin tenlerinin birbirlerine bütünüyle görünür kılındığı için cinsel birlikteliğe mubaşera denilmiştir. Bu ve buna benzer âyetlerde “görünmeyen varlıkların” karşıtı olan “görünen varlık” manasında kullanılmıştır. Yani beşer, cânnın mukabili olarak kullanılmıştır. Kur’an’da geçtiği 35 yerin 25’inde peygamberlerin “beşerliğine” dair kullanılır.
29
İzleyin; ne zaman ki onu şekillendirir de kendisine ruhumdan üflersem,[²⁰⁴⁸] derhal yere kapanıp onun (hizmetine) âmâde olun!”[²⁰⁴⁹]
[2048] Rûh bir çok âyette, “vahiy” (msl: 16:2; 40:15; 42:52) ya da “vahiy meleği” (msl: 19:17; 70:4 vd.) anlamındaki kullanımdan ayrı olarak mutlak niteliklerin insandaki mukayyet yansımaları manasındadır. Buradaki “ruh üflemeyi”, “ona başta irade olmak üzere, kendi özelliklerimden, sıfatlarımdan sınırlı düzeyde verdim” şeklinde anlamak mümkündür. Bir canlıyı iradeli varlık düzeyine yükselten cevher, ruh olarak adlandırılmıştır. Ruh, bedenin herhangi bir yerine izafe edildiği zaman özel bir hüküm ve isim alır. Göze izafe edildiği zaman basar, kalbe izafe edildiği zaman akıl, bedenin tamamına izafe edildiği zaman rûh adını alır. Her merkezde asıl fonksiyonu gören ruhtur. Görme, akletme, işitme ve konuşma yetenekleri, gören, akleden, işiten ve konuşan birer ruhtur. Gerçekte ruh ceset ve canın üzerine ilave edilen, ceset ve can sahibi beşeri akleden, idrak eden, seven, bilen ve yapan, insanoğlunun “ben” (ene) ile tabir ettiği şeyin ta kendisidir. Ruh insanın yaratılışındaki sırlı halkadır. Ruh Âlemlerin Rabbinin emrine âmâdedir. Ruh ile beşer, insan olma seviyesine çıkmış, akıl, irade ve vicdan sahibi olmuştur. Ve onun hakkında bize bilgi verilmiştir, fakat bu kesinlikle “az bir bilgi”dir (17:85). Gaybi hakikatler konusunda kıymete kanaat edenler, “gaybı taşlamak” anlamına gelen spekülasyon yapmak yerine, “Allahu a’lem” demeyi tercih ederler. [2049] Ka‘a, insanın dizlerini karnına çekip ellerini yere dayayarak ve sırtını bir yere yaslamışçasına oturmasıdır. Kurtubî bunu “selam ve saygı” olarak açıklar (Krş 38:72).
30
Bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte yere kapandı;
Sonraki 30 ayet →