1
Elif-Lâm-Râ![¹⁹⁸³] BU, insanlığı, Rablerinin arzusuyla karanlıklardan aydınlığa; tüm övgülerin muhatabı olan, her işinde mükemmel olanın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir vahiydir. [¹⁹⁸⁴]
[1983] İniş sürecinde ilk geçtiği 68:1’in notuna bkz. [1984] Vahyin akla nisbeti, ışığın göze nisbeti gibidir. Işıksız kalan göz de, vahiysiz kalan akıl da kördür. Vahyin maksadı akılları bilinçaltının karanlığından bilinç semasının aydınlığına çıkarmaktır. Bilinç semasının güneşi ise vahiydir. Bu âyet cahiliye aklını “karanlık” olarak isimlendirmektedir. Bu yüzden vahyin hedeflerini, onun “karanlık” olarak nitelediği cahiliyye insanının bilgi ve birikimiyle sınırlamak, Kur’an’la çelişen bir yaklaşımdır.
2
O Allah’tır ki, göklerde ve yerde olan her şey tamamen kendisine aittir. (Hak ettikleri) şiddetli cezadan dolayı vay o kâfirlerin hâline!
3
Onlar ki, sevgilerini dünya hayatına hasrederek onu âhirete tercih ederler; başkalarını da Allah yolundan çevirirler; dahası o (yolu) çapraşık ve dolambaçlı göstermeye çabalarlar. İşte onlar, derin bir sapıklığa gömülmüşlerdir.[¹⁹⁸⁵]
[1985] Krş: 7:45, 86; 11:19. Allah’ın dosdoğru yolunu eğri büğrü, çapraşık ve dolambaçlı göstermenin her türünü kapsar. Bunun bir türü cepheden saldırı yöntemiyle dini hayattan dışlama amacıyla yapılır, bir başka türü de sûret-i haktan görünerek sahte kutsallık icadı yoluyla yapılır.
4
BİZ her elçiyi yalnızca kendi kavminin diliyle gönderdik ki, mesajı onlara açık ve net olarak iletsin.[¹⁹⁸⁶] Bundan sonradır ki Allah tercih edeni/ettiğini saptıracak, tercih edene/ettiğine hidayet edecektir:[¹⁹⁸⁷] Zira her işinde mükemmel olan, hükmünde tam isabet eden O’dur.
[1986] Elçilerle gönderilen mesajın gönderildikleri toplumların diliyle olmasının gerekçesi dikkat çekicidir: “..mesajı onlara açık ve net olarak iletsin”. Burada vahyin beşer diliyle indirilmesinin maksadı verilmektedir. O maksat açık ve net olarak anlaşılmaktır. Zira vahyin indiriliş amacı, ancak anlaşılmasıyla gerçekleşir. [1987] Zımnen: Sapmayı tercih edenin sapmasını tercih eder, hidayeti tercih edenin hidayetini tercih eder. Men yeşâ’ ibarelerinin geçtiği birçok yerde standart olan “tercih edeni/tercih ettiğini” veya “hak edip isteyeni/istediğini” şeklindeki çevirimizin dilsel gerekçesi, men ile birlikte gelen yeşâ’ fiillerinin iki özneyi (insan ve Allah/men ve huve) de gören konumudur. İki özneyi de gören men yeşâ’ ibaresi, hem “tercih eden kimseyi” hem de “tercih ettiği kimseyi” anlamını birlikte verir. Biz mealimiz boyunca, ilâhî irade ile beşeri iradenin etkileşim içinde olduğu bağlamlarda men yeşâ’ ibaresini, “tercih edeni/tercih ettiğini” şeklinde karşıladık. Bu iki özneyi birlite gören çevirimizin dilsel ve lafzi gerekçesidir (Krş: 16:2, not 4). Geleneksel tefsir, kaderciliğin baskısı altında şekillenen kelâmın da etkisiyle, şâe fiilini “tercih edip yapma/yaratma” asli anlamından çıkarıp, “irade etti” (erâde) sınai anlamına taşımıştır. Bu konuda Matüridi (ö. 333) istisna teşkil etmektedir. O bu âyeti açıklarken, şâe fiilini diğer müfessirler gibi erâde ile değil, “tercih etti” anlamına gelen âsera ile tefsir etmiştir (Te’vîlât, VII, 458). Bir de çevirimizin istikrai ve Kur’ani gerekçesi vardır ki, birincisinden daha kesindir. Soru şudur: Allah saptırır mı? Kur’an’da yudillullahu men yeşâ’ ve yehdî men yeşâ’ ibaresinin geldiği tüm âyetleri “Allah dilediğini saptırır, dilediğine hidayet eder” şeklinde anlayan ve çevirenler, doğru mu söylüyorlar? Madem dilediğini saptırıyor, niçin sapanları cezalandırıyor? Madem cezalandırıyor, niye saptırıyor? Madem insanlar O dilediği için sapıp, O dilediği için hidayet buluyorlar, o zaman bu kadar peygamberi, kitabı niçin gönderiyor? O elçiler niçin davete adanıyor, eza cefa çekiyor, ölümü göze alıyorlar? Madem Allah saptırıyor, o zaman “Ebu leheb’in eli niçin kurusun?” Sapanların akıbeti niçin azap olsun? Gerçekten de Allah dilediğini mi saptırır, yoksa sapmayı tercih edenin sapmasını mı tercih eder, yani ona izin mi verir? İşte cevabı kolaylaştıran ipuçları: “Allah kâfir bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.” (2:264 ve daha bir çok yerde). “Allah günahkarlıkta (ittifak hâlindeki) bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.” (5:108 ve daha bir çok yerde). “Allah zulme gömülmüş bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.” (2:258 ve 8 ayrı yerde daha). “Yalanı tabiat haline getiren hiçbir nankörü, Allah asla doğru yola yöneltmez.” (39:3). “Allah yalan dolanla kendini ziyan eden birini asla hedefe ulaştırmaz.” (40:28). Onlarca âyet böyle söylerken, hâlâ men yeşâ’ ibarelerini insani özneyi gören gözünü kör ederek, sadece ilâhî özneyi gören gözüyle çevirmek, hem Allah’a iftira, hem insana haksızlık, hem de ilâhî ve beşeri emeğe saygısızlıktır. İşte bu iki nedenle men yeşâ’ ibareleri çift özneyi gören konumuna layık olarak çevrilmek zorundadır. Zira kul hak etmeden Allah ceza da, bela da vermez. Kulun ceza ve belayı hak eden işler yapması, açık veya örtük, onun o akıbeti “istemesi” anlamına gelir. (Konuyla ilgili örnek âyet ve daha ayrıntılı açıklamalar için bkz: 10:25; 13:27; 24:21, notlar.)
5
Nitekim, Musa’yı da âyetlerimizle “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara (imtihan ve yardıma dair) Allah’ın Günleri’ni hatırlat” diye göndermiştik.[¹⁹⁸⁸] Çünkü bunda sonuna kadar sabreden ve şükretmek için var gücünü harcayan herkes için dersler vardır.[¹⁹⁸⁹]
[1988] Hatırlamak genellikle geçmişte kalıp unutulmuş şeyler için kullanılır. Âyetin son cümlesi de hatırlatma gerekçesi olarak “ders almayı” gösterdiğine göre, hatırlatılması istenen şeyler geçmişe ilişkin olmalıdır. Âyetin bağlamı da bunu desteklemektedir. Bunlar, hem İsrâiloğullarının özel tarihinde hem de onların bilgisi dahilinde olan bölge insanının genel tarihinde yer alan inişler ve çıkışlar, alçalışlar ve yükselişler, yenilgiler ve zaferler olmalıdır. Bununla birlikte âyetin kastettiği “Allah’ın günleri”nin, kıyamet ve sonrasındaki hesap günü olarak anlaşılması da mümkündür (Krş: 45:14). Son tahlilde âyet Allah’ın zamana müdahil oluşunu, Allah’tan bağımsız bir gelecek tasarımının mümkün olamayacağı ebedî gerçeğini haber vermektedir. [1989] Şekûr kalıbına verdiğimiz bu mananın gerekçesi ve referansı için bkz: 64:17, not 22.
6
İşte o zamanlar Musa kavmine demişti ki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O sizi Firavun çevresinin elinden kurtarmıştı? Onlar size işkencenin en bayağısını reva görüyorlar, oğullarınızı boğazlıyor kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı.[¹⁹⁹⁰] Bu yaşananlar, içerisinde Rabbinizden size gelen ağır bir sınavı barındırıyordu.
[1990] Oğullar ve kadınlara dair bir açıklama için bkz: 7:127, not 93.
7
Hani Rabbiniz size şunu duyurmuştu: ‘Eğer şükrederseniz size (olan nimetimi) artırırım,[¹⁹⁹¹] yok eğer nankörlük ederseniz iyi bilin ki azabım[¹⁹⁹²] pek şiddetli olacaktır.’
[1991] Nimetin şükrünü eda için kadrini idrak gerekir. Bir nimetin kadrini lâyıkıyla idrak de o nimeti vereni bilmekle olur. Her nimetin şükrü kendi cinsindendir. Ve şükür insanın neye daha çok değer verdiğinin göstergesidir. Zira neye çok şükrediyorsanız onun artmasını istiyorsunuz, neye değer veriyorsanız ona çok şükrediyorsunuz demektir. [1992] Azâb’ın kök manası olan “mahrumiyet” için ilk kullanıldığı 68:33 ve 29 nolu notuna bkz.
8
Ve Musa dedi ki: “Siz ve yeryüzünde bulunan herkes topyekûn nankörlük etseniz bile, şunu unutmayın ki Allah; övgülerin tümü kendine mahsus olan, kendi kendisine yeten yegâne zâttır.”
9
SİZDEN öncekilerin haberi size gelmedi mi? Nûh, ‘Âd ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonra gelenlerin... Ki onları(n başına neler geldiğini) Allah’tan başka kimse bilmez. Elçileri onlara hakikatin apaçık delilleriyle gelmiş, onlar ise nimeti teperek (sözlerini) ağızlarına tıkmışlar[¹⁹⁹³] ve “Şunu aklınıza koyun ki biz sizinle gönderilenleri reddediyoruz; zira biz, davet ettiğiniz şeye dair endişe verici derin bir şüphe içindeyiz” demişlerdi.[¹⁹⁹⁴]
[1993] Ya da lafzen: “ellerini ağızlarına koyarak”. Yed mecazen “nimet” manasına gelir (Zemahşerî). Buna göre vahiy Allah’ın nimetlerinin kaynağıdır. Onlar başta vahiy olmak üzere rasullerinin uyarı ve nasihatlerini ağızlarına tıkmakla nimeti geri tepmişlerdir. Tercih ettiğimiz anlam, ibarenin bu deyimsel karşılığıdır. İbare, zamirlerin merciine bağlı olarak çok farklı şekillerde anlaşılabilir. Mesela tehdit içeren “kes sesini” anlamında; veya şaşkınlık içeren; “üstüme iyilik sağlık, bu da nereden çıktı” anlamında; veya korkuyla karışık endişe içeren “başımıza taş yağacak, duymamış olalım” anlamında... Nitekim Râzî bu ibareyi tam 10 farklı şekilde okumuştur. Bu ibareden hemen önce, helâk edilen ve ‘Allah’tan başka kimsenin bilmediği’ bir çok kavimden söz edilmişti. Bu, “Biz Kur’an’da helâk olan her kavmin kıssasını anlatmadık” anlamına gelir. Bu hakikati, Kur’an’da kıssası anlatılanlar yanında anlatılmayan rasullerin de bulunduğu gerçeği (40:78) ile birlikte düşünmek gerekir. Zira Kur’an’a göre, elçi gönderilmemiş toplum yoktur (4:165; 10:47; 35:24). [1994] Murib için bkz: 9:110, not 140. Şekk ile farklılığı için bkz: 34:54, not 70. Yani zımnen şunu diyorlar: ‘Tamam hadi inanalım, ama eğer böyle yaparsak kurulu düzenimiz bozulur, siyasal ve sosyal istikrar kaybolur. Bize getirdiğiniz yeni dine uymanın bize bir yarar sağlayıp sağlamayacağından emin değiliz.’
10
Elçileri onlara “Gökleri ve yeri var eden Allah hakkında kuşku ha?” dediler; “O sizi günahlarınızdan arındırıp bağışlamaya ve sizin (hak ettiğiniz cezayı) belirli bir süreye kadar erteleyerek, sizleri (tevbe etmeye) çağırıyor.” Onlar şöyle cevapladılar: “Siz de bizim gibi ölümlü bir insandan başkası değilsiniz. Siz bizi babalarımızın öteden beri tapa geldiği şeylerden vazgeçirmek istiyorsunuz. Madem öyle, bize ikna gücü apaçık bir belge[¹⁹⁹⁵] getirsenize!”
[1995] Sultan, kök mana olarak hem “kesin delil, belge, gerekçe” hem de “şiddet, güç, kuvvet, keskinlik” manasına gelir (Lisân). Buna göre “gücü meşrulaştıran, gücü karşısında baş eğdiren delil” anlamı çıkmaktadır. Çevirimizin gerekçesi budur (Farklı bir vurgu için bkz: 17:65, not 86).
11
Rasulleri onlara şöyle cevap verdi: “Evet, biz de yalnızca sizin gibi ölümlü birer insanız, ama Allah kullarından tercih ettiği kimseyi (vahiyle) nimetlendirir; üstelik Allah’ın izni olmaksızın, yaptırım gücü olan ilâhî bir kudret delîlini size sunmak da, bizim üstümüze vazife değildir.[¹⁹⁹⁶] Ne ki yürekten inananlar yalnızca Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.
[1996] Mâ kâne li… kalıbı için bkz: 12:76, not 77.
12
Hem bize yollarımızı bulmada rehberlik ettiği hâlde, Allah’a neden güvenip dayanmayalım ki? Ve elbette sizin bize çektirdiğiniz eza ve cefaya rağmen direneceğiz: sağlam bir dayanak arayan herkes de sadece Allah’a güvenip dayansın!”
13
Sonunda inkârda direnenler rasullerine (iki seçeneğiniz var) dediler: “Ya sizi yurdumuzdan sürüp çıkarırız veya bizim inancımıza dönersiniz!”[¹⁹⁹⁷] Bunun ardından Rableri kendilerine şöyle vahyetti: “Zalimleri kesinlikle helâk edeceğiz;
[1997] İnanca karşı zorbalığın tarihte yaşanmış fakat tarihte kalmamış bir örneği (Krş: 7:88-89).
14
onların ardından (boşalan) yere sizi yerleştireceğiz.” İşte bu (mutlu son), Benim mutlak otoritemden ve tehdidimden korkan kimselere mahsustur.
15
Ve (mü’minler) önlerinin açılmasını niyaz ettiler. İnatçı zorbaların tümü ise dünyadan yıkılıp gittiler.
16
(İş bununla bitmedi.) Onun ardından cehenneme vardılar: Onlara orada iğrenç[¹⁹⁹⁸] bir sıvı sunulacak.
[1998] Zımnen: Zira kendileri Allah’ın emanet ettiği pırıl pırıl hayatı iğrenç hâle getirdiler. “Yüz çevirmek ve geri dönmek” manasındaki sadde köküne nisbet edilen sadîd, “bir yaradan taşan kanla karışık irin” manasına gelir (İbn Fâris). Çevirimiz bu içeriği yansıtmayı amaçlar.
17
Onu (yutmak için) yutkunacak, fakat bir türlü yutamayacak. Derken ölüm(den beter bir hâl) her yandan gelip onu kuşatacak, ne ki o ölme imkânına kavuşamayacak.[¹⁹⁹⁹] Ve onun arkasından, azap daha da ağırlaşacak.
[1999] Bkz: “Yoo, bugün tek bir yok oluşu çağırmayın, aksine bir çok yok oluşu çağırın!” (25:14) Çevirimizin gerekçesi, nefyin haberinin bâ ile gelmesidir.
18
Rablerini inkârda direnenlerin yapıp ettikleri (iyi şeyler), fırtınalı bir günde rüzgârın haşince saçıp savurduğu küle benzer; onların eline kazandıklarından hiçbir şey geçmez.[²⁰⁰⁰] Bu, işte budur hedefin çok uzağına düşmek.[²⁰⁰¹]
[2000] Zımnen: Allah’tan yoksun eylem anlam ve amaçtan yoksun eylemdir; tıpkı kül gibi işi bitmiş bir atıktır; savrulmaya açıktır. [2001] Ed-dalâlu’l-ba’îde bu bağlamda verebileceğimiz en münasip karşılık budur (Lisân ve Tâc).
19
GÖRMEZ misin ki Allah, gökleri ve yeri mutlak hakikate (bir atıf olsun diye) amaçlı ve anlamlı olarak[²⁰⁰²] yarattı. (Dolayısıyla) eğer tercih ederse sizi topyekûn ortadan kaldırır, yerinize yepyeni bir varlık türü[²⁰⁰³] getirir:
[2002] Lafzen: “Hak ile”. Bi’l-hakk, Kur’an’da ilâhî eylemi niteleyen olarak geldiği bir çok yerde hem eylemin (burada “yaratma”) mükemmelliğini, hem öznenin (Allah) mutlaklığını, hem de nesnenin (gökler ve yer) amaçlılığını ve anlamlılığını ifade eder. Çünkü O, hiçbir şeyi amaçsız yaratmamıştır (3:191). Zıddı bâtıl’dır ve bâtıl “anlamsızlık ve amaçsızlığa” delâlet eder (Bkz: 21:18 ve 52:35). Kelimenin başındaki bâ edatı hem “gerekçe”, hem “bağlantı ve atıf”, hem de “aracılık” ifade eder. Parantez içi açıklamamız, edatın bu muhtevasını çeviriye yansıtmak içindir. Gökleri ve yeri birer âyet olarak niteleyen sayısız âyet, onların Mutlak Varlık’a atıf yapan birer gösterge oluşlarına dikkat çekmektedir. Göstergenin gösterdiği hakikati görebilmek, ancak varlığa amaçlılık penceresinden bakmakla mümkündür. İşbu nedenle Zemahşerî “hakikatle” ifadesini “hikmetle, doğru bir amaç ve muhteşem bir iş için… O onları amaçsız ve keyfî olarak yaratmadı” şeklinde açıklar. [2003] Ya da: “yepyeni bir toplum” (Krş: 35:16-17). Halk, “insan nesli, insanlık” manasına geldiği gibi “var etme ve varlık” manasına da gelir. Her iki anlamıyla da bu ilâhî uyarı, tüm insan soyunun bir başka varlıkla takasına yönelik gibi gözükmektedir. Hitabın insan soyunun tümünü kapsadığı, âyetin girişinden çıkarılabilir. Ayrıca, aynı tür içerisinden daha küçük ölçekli bir değiş-tokuşun kastedildiği Mâide 5:54’te halk değil kavm kullanılmaktadır (Ayrıca krş: 4:133). İbarenin yapısı, silinen toplumun kökünün kazınmasını değil, üzerinin çizilip onların yerine başkalarının getirilmesini ifade eder. Bu ceza her iki toplumun da eş zamanlı olarak mevcudiyetine mani değildir. Zira fiil bâ ile geçişli yapılmıştır (Furûk, s. 28).
20
bu Allah için erişilmesi güç bir şey de değildir.[²⁰⁰⁴]
[2004] Aynı ibarenin benzer bir bağlamda kullanılmasıyla ilgili bkz: 35:16-17.
21
Derken, (hesap günü) toptan Allah’ın huzuruna çıkacaklar. Ve altta kalan zayıflar[²⁰⁰⁵] büyüklük taslayanlara diyecekler ki: “Sahiden biz zamanında size uymuştuk; şimdi siz Allah’ın azabından bir şeyi bizden savabilecek durumda mısınız?” Onlar cevap verecekler: “Eğer Allah bize bir yol gösterseydi, biz de size kılavuzluk ederdik; inleyip sızlasak da (başımıza gelene) sabretsek de, bizim için hepsi bir: artık bizim sığınacak bir yerimiz yok!”[²⁰⁰⁶]
[2005] Lafzen: Mustaz‘aflar. Kur’an’da sözü edilen üç tip mustaz‘af için bkz: 34:31, not 48. Bu âyettekiler kınanan mustaz‘aflardır. Bunların belirgin vasfı ikidir. Birincisi: sırf sorumluluktan kaçmak için haklarından vazgeçerler. İkincisi: kazara ezilmekten kurtulsalar, kendileri de başkalarını ezerler. [2006] Mahîs: mastar olarak “kurtuluş, kaçış”, ism-i mekân olarak “sığınak” manasına gelir.
22
Ve hüküm kesinleşip iş bitince şeytan dedi ki: “İşte hakikat: Allah size gerçekleşmesi kesin olan bir söz vermişti, ben de size söz vermiştim: fakat size verdiğim sözü tutmadım. Zira benim sizin üzerinizde yaptırım gücüm bulunmamaktaydı. Ne var ki sizi sadece davet ediyordum, siz de benim davetime yumuluyordunuz. Dolayısıyla beni suçlamayın, asıl kendinizi suçlayın! Ne ben sizin imdadınıza yetişecek durumdayım, ne de siz benim imdadıma. İşin gerçeği ben, sizin daha önce beni Allah’a ortak koşma girişimlerinizi de (ilahi mahkemede) kesinlikte reddediyorum!”[²⁰⁰⁷] Elbette zalimlerin hakkı, elem verici bir azaba mahkûm olmaktır.[²⁰⁰⁸]
[2007] Yani: Ey şirk koşanlar! Siz böyle yapmakla beni tanrılık makamına çıkardınız, fakat ben sizin bana olan bu teveccühünüzü karşılayamazdım. Doğal olarak beni nankör durumuna düşürdünüz. Vahiy, mü’min muhatabında doğru bir şeytan tasavvuru inşâ eder. Bu tasavvurda şeytan insanın ötekisi ve gerçek düşmanıdır. şeytan varken insanın ille de ötekileştirecek başkaca bir düşman aramasına gerek yoktur. Burada da görüldüğü gibi şeytan Allah’ın hasmı olamaz. Bu şirktir (Âyet 30). O sadece Allah’a asi olmuş zavallı bir mahluktur. İnsan üzerinde etkin bir gücü yoktur (Krş: 15:42; 17:65). Onun insan üzerindeki tüm tasarrufu, insanın kendisine transfer ettiği irade ile kaimdir. Bir başka ifadeyle; şeytanın insana karşı kullandığı tüm cephaneyi ona yine insan verir. Dolayısıyla, insandan sadır olan kötülüklerin suçlusu aynadaki görüntüler değil, o görüntünün gönüllü seyircisi olmakla kalmayıp Allah’ın verdiği aklı kullanmayan ve iradesini şeytana transfer ederek yerine vehmi koyan insandır. Bu yüzden Râzî insanın arzu ve tutkularını temsil eden hevâ için eş-şeytânu’l-‘aslî (aslî şeytan) der. [2008] Bu cümlenin Allah’a atfedilmesi bize daha makul göründü (Krş: Zemahşerî).
23
Fakat iman eden ve o imana uygun iş işleyen kimseler, zemininden ırmaklar akan cennetlere buyur edilecekler. Onlar orada Rablerinin izniyle ebedî kalacaklar. Onlar orada (birbirlerine şöyle) mukabele edecekler: “Selamlar/mutluluklar!..”
24
ALLAH’IN güzel bir söze nasıl bir benzetme yaptığını görmez misin? O, kökü (yerde) sabit, dalları göğe uzanan alımlı bir ağaç gibidir;
25
Rabbinin izniyle o her mevsim ürün verir. İşte Allah belki ders alırlar diye insanlara böyle misaller veriyor.
26
Çirkin bir söz ise, (ekili olduğu) yerden kökten sökülüp çıkarılmış (kendi başına) ayakta duramayan zavallı bir ağaç gibidir…
27
Allah inanıp güvenen kimseleri sabit, sağlam bir sözle hem dünyada hem de âhirette sapasağlam (ayakta) tutar; ve Allah zalimlerin ayaklarını kaydırır: zira tercih ettiği her şeyi yapan Allah’tır.[²⁰⁰⁹]
[2009] Bu pasaj yalnızca sözün gücüne hasredilmiştir. İlâhî kelâm olan vahiy, tüm sözleri çıkış noktalarından yola çıkarak ikiye ayırmıştır: Kökü olan ve olmayan; veya bir mesnede sahip olan ve olmayan. Zımnen: Söz etkisini kendisinden değil kaynağından alır. Vahyin insan tekini ve toplumlarını değiştirme ve vicdanları harekete geçirme gücünü nerden aldığını merak ediyorsanız, o kelâmın geldiği ilâhî kaynağa bakınız. (Ayrıca sûrenin girişine bkz.)
28
GÖRMEZ misin Allah’ın nimetini limitsiz bir nankörlükle takas edenleri? Ve toplumlarını sürükleyenleri tükeniş diyarı olan
29
cehenneme? (Evet) oraya varıp dayanacaklar: Ama orası ne berbat bir ikametgâhtır!
30
Allah’a, O’nun yolundan saptırmak için eşdeğer rakip güçler tasavvur ettiler.[²⁰¹⁰] De ki: “Geçici arzularla oyalanadurun, nasıl olsa varacağınız yer ateş olacaktır!”
[2010] Endâden kelimesi rakip ve düşman eşe delâlet eder (Bkz: 41:9, ilgili notlar). Buradaki sapma, şeytanın ya da başka soyut-somut varlıkların kötülük ilâhı olarak tasavvur edilmesine bir atıftır (Âyet 22). Doğaldır ki, bu durumda kötülüğün yaratıcısı olarak görülen varlık, zıt bir işlevle de olsa, Allah’a rakip ilan edilmiş demektir. Bu tür bir şeytan tasavvuru tevhidden ciddi bir sapıştır (Bkz: Âyet 22, not 25).
Sonraki 22 ayet →