Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Rad 1 / 43
1
Elif-Lâm-Mîm-Râ![¹⁹³⁰] BUNLAR Kitab’ın âyetleridir; ve Rabbin katından sana indirilenler hakikatin ta kendisidir, fakat insanların çoğu (buna) iman etmezler.[¹⁹³¹] [1930] Bu harflerin anlamına dair ayrıntılı bir not için, iniş sıralamasında ilk geçtiği 68:1’e bkz. [1931] İnzal vahyin hedefine, tenzil kaynağına nisbetle kullanılır (Bkz: 12:2, not 3). Gök sofrasından nasiplenmenin sürü güdüsüyle gerçekleşen tesadüfî bir olay değil, bilinçli bir tercih olduğunun beliğ ifadesidir.
M.İslamoğlu 13:1
2
Allah ise, gökleri, gördüğünüz bir destek olmaksızın inşâ edip[¹⁹³²] sonra da mutlak hükümranlık makamına kurulan tek güçtür. O, her biri belirli bir süreye kadar (görevlerini) icra edecek olan güneş ve ayı belli bir yasaya bağlamış; varlığı çekip çevirmektedir.[¹⁹³³] Ilâhi mesajları size ayrıntılı olarak açıklıyor; umulur ki bu sayede, Rabbinize (hesap vermek üzere) kavuşacağınıza gönülden ikna olursunuz.[¹⁹³⁴] [1932] Eğer teravnehâdaki zamir semâvâta gidiyorsa, bu ibâreyi bağımsız bir cümle olarak şöyle de okuyabiliriz: “Gökleri direksiz inşâ etti (ki), siz onları görebiliyorsunuz”. [1933] Krş: 7:54. Zımnen: İlahî yasalar, eşyayı ölçü ve kurala bağlar. Anlamsız ve amaçsız olan hiçbir şeyin ölçü ve kuralı olmaz. Şu hâlde ölçü ve kuralı reddetmek, anlam ve amaçlı yaratılışı reddetmektir. İlk iki âyet arasında kopmaz bir bağ vardır: İslâm, Allah’ın kâinatı yönettiği sistemin adıdır. Kâinatın yasalarını kim koymuşsa, hayatın yasalarını da O koyar. Vahiy işte o yasaları beyan için inmiştir. Bunda şaşılacak ne var? [1934] Zımnen: İradesiz ve akılsız varlıklar O’nun emrinden çıkmazken, sen ey insan, O’nun bahşettiği irade ve aklı O’na başkaldırmak için mi kullanıyorsun?
M.İslamoğlu 13:2
3
Dahası Allah, yeryüzünü uzatıp genişletmiştir; yani (bir yanda) sağlam ve sarsılmaz dağlar dikmiş, (öte yanda) nehirler akıtmıştır;[¹⁹³⁵] ve orada her üründen erkekli-dişili çiftler var etmiştir;[¹⁹³⁶] (elan) O, gündüzü geceyle örtmeyi sürdürüyor… Elbet bütün bunlarda, düşünen bir topluluk için derin mesajlar vardır. [1935] Bizce ikinci cümle, yeryüzünün nasıl uzatılıp genişletildiğini (medde’l-ard) açıklamayı amaçlamaktadır. Ve bağlacını beyan vurgusuyla çevirmemiz bundandır. Yaratıcı bu iradesini yerküreye dağlar ve vadiler, yükseltiler ve çukurlar koyarak gerçekleştirmiştir. Engebeli arazi yapısı sayesinde yerkürenin yüzey alanı bir kaç kat uzatılmış ve yayılmıştır. Bu uzatılmayı, yeryüzünün kısaltılmasından söz eden âyetin zıddı olarak mecaza hamledip bu uzama ve kısalmayı “değerler” olarak düşünmek de mümkündür (Bkz: Âyet 41, not 51 ve 21:44, not 53). [1936] Bitkilerin erkekli dişili olduğunu beyan eden bu âyet hiç şüphesiz botaniği çok çok aşan bir maksada sahiptir. O da, tıpkı tabiat varlıkları gibi insanların, fikirlerin ve inançların da tek kutuplu olmadığıdır. Hemen arkadan gelen gece-gündüz çifti de bu maksadı teyit eder. Zaten âyetin sonu, vahyi düşünen bir topluluğa ithaf eder. Zımnen: düşünen bir topluluk için bir âyetin içinde sayısız âyet vardır, ama düşünmeyen için sayısız âyetler taşıyan o bir âyet de yoktur.
M.İslamoğlu 13:3
4
Ve (aynı) dünyada birbirine komşu (fakat bitki örtüsü ve doğal zenginlik açısından birbirinden farklı)[¹⁹³⁷] kara parçaları, asma bahçeleri, ekinler, aynı kökten (çıktığı hâlde) çatal çatal ya da çatal kökten (çıktığı hâlde) tek gövde üzerinde yükselen hurma ağaçları… (Hepsi de) aynı suyla sulanırlar;[¹⁹³⁸] fakat Biz onların her birine farklı bir lezzet vermişizdir. Elbet bütün bunlarda, (olaylar ve eşya arasında) bağ kuracak akla sahip bir topluluk için bitmez tükenmez[¹⁹³⁹] mesajlar vardır.[¹⁹⁴⁰] [1937] Âyet, aynı özden fışkıran çeşitlilik ve aynı amaca hizmet eden farklılığa vurgu yapmaktadır. Bir yandan Allah’ın yaratışındaki farklılıkların aslında bir zenginlik olarak anlaşılması gerektiğine dikkat çekerken, öte yandan bu zenginliğin kaynak ve hedef, illet ve amaç açısından birliğine dikkat çekmektedir. Pasajın tamamında öne çıkan bu tema göz önüne alındığında, parantez içi açıklamaların gerekliliği anlaşılacaktır. [1938] Kesrette vahdet hakikatinin harika bir izahı: Tek suyla beslenen çok çeşitli ürün… Aynı ırmaktan sulanan sayısız lezzet… Belki de “Allahu ekber”in en güzel tefsiri. [1939] Le-âyâtin’deki belirsizlik hedef dile böyle yansımıştır. [1940] Yukarıdaki açıklamalarda da yer aldığı gibi, bu pasajın tümüne hâkim olan tema çeşitliliğin mahlukatın yasası olduğu hakikatidir. Bu tema, âyetlerin ilk muhataplarının hem iç hem de dış gündemlerini çok güzel yansıtıyor: İnsanlar hak ve hakikat dururken neden göz göre göre inkâra saplanırlar? Allah inkâra ve sapmaya neden izin vermiştir? Aynı ailenin iki çocuğundan biri hakikate yüzünü dönerken diğeri neden inatla sırtını döner? Neden, neden? Bu ve buna benzer soruların cevap anahtarlarını taşır bu pasajlar.
M.İslamoğlu 13:4
5
İLLE de (hâlâ nasıl inkâr edebildiklerine) şaşacaksan, asıl onların şu sözüne şaş: “Ne yani, şimdi biz toprak olup gittikten sonra yeni bir yaratılışın muhatabı mı olacağız?!” İşte bunlar, Rablerine nankörlük etmede direnen kimselerdir.[¹⁹⁴¹] Ve işte boyunlarında tutsaklık tasması taşıyanlar da, (hesap verme sorumluluğunu reddeden) bu tiplerdir: İşte onlardır ateş yaranı; onlar orada yerleşip kalacak olanlardır. [1941] Zımnen: Her tür nankörlüğün temelinde, Allah’ın hayata ve eşyaya müdahâlesinin tümünü ifade eden “Rububiyyetini” inkâr yatar.
M.İslamoğlu 13:5
6
Ve iyiliği bırakmışlar, (tehdit edildikleri) kötü akıbetin bir an evvel gelip çatması için seni zorluyorlar. Oysa kendilerinden önce bir dolu ibretlik hadise[¹⁹⁴²] yaşanmıştı. Neyse ki senin Rabbin kendilerine kötülük eden insanlar için dahi bağışlayıcıdır; ama unutma ki, senin Rabbinin cezası da pek şiddetlidir![¹⁹⁴³] [1942] Mesulât: (t. mesule) “ibret-i âlem olacak bir dizi ceza” (Lisân). [1943] Âyette de görüldüğü gibi, sûrenin çift kutupluluğa dayalı üslûbu, Allah ile ilgili âyetlerde de değişmiyor. Bu kez Allah’ın celal ve cemal tecellileri gündeme geliyor ve ana mesaj orada da sürüyor.
M.İslamoğlu 13:6
7
Bir de inkârda ısrar edenler, “Ona Rabbinden (mucizevî) bir delil indirilmesi gerekmez miydi?” diyorlar.[¹⁹⁴⁴] Unutma ki sen sadece bir uyarıcısın: ve her kavmin bir hidayetçisi zaten vardır; (o da el-Hâdî olan Allah’tır).[¹⁹⁴⁵] [1944] Bkz: 29:50 ve 6:109. Bu tür talepler karşısındaki Kur’anî tavır 17:59 ışığında anlaşılmalıdır. İlk muhatapların çarpık mucize anlayışı üzerinden tüm zamanlardaki bu türden yaklaşımlara kinayeli muhteşem bir cevap: “Göklerde ve yerde nice ilâhî kudret delilleri var ki, yanından geçip gidiyorlar da, onlara dönüp bakmıyorlar bile.” (12:105). [1945] Bu ibâre, Allah Rasûlü’ne ve tüm mü’minlere, hidayetin yalnızca Allah’a ait olduğunu ihtar eden bir uyarıdır. Birinci ve ikinci nesilden bazıları ve müfessir Zemahşerî “hidayetçi” ile Allah’ın kastedildiğini söylemişlerdir. Zaten başka türlü de anlaşılamaz. Her toplumun bir hidayetçisi olduğu söylenmeden hemen önce, doğrudan Hz. Nebi’ye yönelik, “Sen sadece bir uyarıcısın!” hatırlatması geliyorsa, bu ne anlama gelir? Elbette bu, “Sen bir hidayet bahşedici değilsin, sen sadece bir uyarıcısın” anlamına gelir. Açıktır ki, âyetin sonundaki “Her kavmin bir hidayetçisi zaten vardır” ifadesindeki “bir hidayetçi”den kasıt, el-Hâdî olan Allah’tır. Kur’an’da Hâdî veya Hâd isminin geldiği tüm âyetlerde, Allah’tan başkasından hidayetçi olma vasfı nefyedilir. Bunların tümünde, hidayetin veya dalaletin gerekçesi olarak insanın tercihi gösterilir. Bazı müfessirler bu ibare ile Allah’tan başkalarının kastedildiği sonucuna varmıştır. Hâddaki yol göstermeyi olumlu anlamda alanlara göre mâna şöyle olur: “Her toplumun doğru yolu gösteren bir rehberi bulunur”. Fakat bu kelimeyi mücerret mânada alanlar da olmuştur. Buna göre hâd’in anlamı, “ardına düşen toplumları doğru ya da yanlış yola sürükleyen önder” olur (Bkz: Taberî). Bu durumda âyet şu mânaya gelir: “Her topluluğun, peşi sıra gittiği bir kılavuz vardır”.
M.İslamoğlu 13:7
8
Allah, her dişinin karnında ne taşıdığını, rahimlerin neyi ne kadar eksiltip[¹⁹⁴⁶] neyi ne kadar artıracağını da bilir: Zira her şey, O’nun katında bir ölçü ve gayeye bağlanmıştır.[¹⁹⁴⁷] [1946] el-Ğayd: Su için “İçine almak, içine çekip tüketmek”. Tufan hikâye edilirken ve ğîda’l-mâ’ ibaresiyle suların çekildiği ifade edilir. Ancak insan için kullanıldığında vaktinden önce doğuma delâlet eder (Lisân). [1947] Âhireti inkârın en temelinde varlığın anlam ve amaçlılığını inkâr demeye gelen Nihilizm’in yattığının ifadesi. Âyetteki mikdâr, Allah’ın hayat için koyduğu tüm kural ve ölçüleri kapsar.
M.İslamoğlu 13:8
9
O, gayb ve şehadet âleminin, her şeyi bilen âlimidir; mutlak büyüktür, mutlak aşkındır.[¹⁹⁴⁸] [1948] Allah’ın mutlak aşkınlığını doğrudan ifade eden el-Mute‘âlin kullanıldığı tek yer burasıdır.
M.İslamoğlu 13:9
10
İçinizden birinin düşüncesini gizlemesi ya da açıklaması hiçbir şeyi değiştirmez. Yine, geceleyin köşe bucak gizlenip de gündüzün ortaya çıkan[¹⁹⁴⁹] bir kimse, [1949] Mücâhid, İkrime ve Katâde’nin sâribun bi’n-nehâr ibaresine getirdiği yorumu esas alarak (Taberî). İlk bakışta önündeki cümlenin bir devamı olarak okunan bu ikinci cümle, bir sonraki âyetle birlikte anlam bütünlüğü oluşturacak biçimde de okunabilir. Bir sonraki âyetin bizim de tercihimiz olan alternatif anlamı esas alındığında, bu cümleyi kendisinden önceye değil sonraya atfetmenin daha isabetli olduğu görülecektir.
M.İslamoğlu 13:10
11
önünden ve ardından takip eden koruma korteji var da, kendisini Allah’ın gazabından korur (sanıyorsa, Allah onu da bilir).[¹⁹⁵⁰] Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah o toplumun gidişatını (kendiliğinden) değiştirmez.[¹⁹⁵¹] Ve Allah (hak eden) bir toplumu cezalandırmayı murad ettiği zaman, onu engellemek mümkün olmaz; O’na karşı kendilerini sahiplenecek bir dosttan da mahrumdurlar. [1950] Tercihimiz, başta Taberî olmak üzere, onun nakilde bulunduğu İbn Abbas, İkrime ve Dahhâk’ın tercihlerine dayanmaktadır. Zemahşerî bu tercihi “denildi ki” formuyla aktarırken, Râzî de Ebu Müslim’in benzer görüşünü dile getirir. Tercihimizin ana gerekçesi, bu yorumun lafız, mâna ve maksada uygun ve âyetin iç bağlamıyla da uyumlu olmasıdır. Bu âyete çoğunluk tarafından verilen alternatif mâna şöyledir: “Önünden ve ardından onu adım adım izleyen (melekler) vardır; (ki) onu Allah’ın emri (gerçekleştiğinde belâdan) korurlar” ya da “onu, Allah’ın emriyle korurlar” ya da “Allah’ın emrine âmâde güçlerden bazıları onu korur”. Buradaki “o” zamirinin Hz. Nebi’yi gösterdiği görüşünde olanlara göre, âyet Nebi’nin melekler tarafından korunacağını haber vermektedir. Ne var ki, Kur’an’da nerede “koruma” ile ilgili esma geçse, hepsi de Allah’a hasredilir. Hafîz, Hâfız, Hafî, Kayyûm gibi isimleri buna örnektir. Fatiha’da talim ettirilen “yalnız senden yardım isteriz” ikrarı da, bunu teyit eder. [1951] Bu âyet toplumsal değişimin yasasını ifade eder. Toplumun ve hayatın yeniden inşâsı için, tasavvur ve aklın “akleden kalp” olarak yeniden inşâsını öngörür. Zımnen: Allah’ın bir toplumun gidişatı hakkındaki iradesi, o toplumu oluşturan bireylerin tercihlerinden bağımsız değildir. Bu âyet gidişatı beğenmeyen mü’min muhatabının önüne “değişimi” bir hedef olarak koymaktadır. Bunun başlama noktası kişinin kendisidir. Zira kendilerini eğitemeyenler başkalarını eğitemezler. İçinden aydınlanamayan dışını aydınlatamaz.
M.İslamoğlu 13:11
12
SİZE korku ve ümidi (birlikte) yaşatmak için şimşeği gösterip yağmur yüklü bulutları sevk eden O’dur.[¹⁹⁵²] [1952] Hayatın yasası budur: “Zorlukla beraber tarifsiz bir kolaylık vardır” (94:5).
M.İslamoğlu 13:12
13
Gök gürültüsü sınırsız bir övgüyle O’nun yüce kudretini dillendirmekte, melekler ise bunu derin bir tazim ve saygıdan dolayı yapmaktadır; dahası O, yıldırımları gönderip dilediğini ona hedef kılmaktadır; onlar ise, istediğini ustalık ve ince bir planla gerçekleştirmekte mahir olduğunu bildikleri hâlde, hâlâ Allah hakkında tartışmaktadırlar.
M.İslamoğlu 13:13
14
Mutlak hakikati gözeten gerçek bir dua, yalnızca O’na yönelik olmalıdır.[¹⁹⁵³] O’ndan başka yalvarıp yakardıkları varlıklar, hiçbir şekilde taleplerine karşılık veremezler. (Onların durumu), tıpkı ellerini suya doğru açıp da ağzına (suyun) ulaşmasını bekleyen kimse (gibidir); bu durumda o asla suya kavuşamayacaktır.[¹⁹⁵⁴] Kâfirlerin duası, başka değil, sadece tarifsiz bir sapıştan ibarettir. [1953] Dua kulun Allah karşısındaki klas duruşudur. Âyetteki el-Hakk hem bâtılın zıddı olan hakikate hem de hakikatin kaynağı olan Allah’a delâlet eder (Krş: Zemahşerî). Biz bu ikisini de gören bir anlamı tercih ettik. [1954] Allah’tan başkasına yalvarıp yakarmak, sudan su istemeye benzetiliyor. Bu muhteşem teşbih, Fâtiha 4’ün tefsiri mahiyetindedir.
M.İslamoğlu 13:14
15
Göklerde ve yerde olan her varlık, onların sabahtan akşama (ilâhi yasaya bağlı olarak değişip duran) gölgeleri de dahil, ister istemez Allah’a secde ederler.[¹⁹⁵⁵] [1955] Zımnen: Gölgesine bile söz geçiremeyen insanın Allah’tan bağımsız bir hayat iddiası gülünçtür. Allah’ın yasasına boyun eğme bağlamında eşya ve gölgesi metaforunun kullanıldığı Nahl 48. âyet, bu ifadenin meali niteliğindedir. Parantez içi ilavemizin gerekçesi de budur.
M.İslamoğlu 13:15
16
Onlara: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” diye sor ve “Allah’tır” cevabını ver! (Şimdi de) de ki: “Ne yani, şimdi siz Allah’ı bırakıp da kendilerine bile bir yarar sağlayamayan ve muhtemel bir zararı önleyemeyen varlıkları yâr ve yardımcı mı atadınız?” İlave et: “Hiç görenle görmeyen bir olur mu? Ya da, karanlıklarla (bir ışık kaynağına sahip olan) aydınlık nasıl bir tutulabilir? Yoksa onlar Allah’a O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar tesbit ettiler de, bu yaratış kendilerine (Allah’ın yaratışından) ayırt edilemeyecek kadar benzer mi göründü?” De ki: “Her şeyin yaratıcısı yalnızca Allah’tır: zira tüm varlığa boyun eğdirecek mutlak otorite sahibi biricik güç sadece O’dur.”
M.İslamoğlu 13:16
17
O, gökten su indirdi. Bu sayede vadiler hacimleri kadar suyla dolup taştı. Derken akıntı, (yüzeyde biriken ne kadar) köpüklü tortu ve atık varsa alıp götürdü. Bir tür takı ya da alet yapmak amacıyla potada eritilen (metalin hasını, yüzeyine çıkan) köpüklü posadan arındırma işlemi gibi… İşte Allah hak ile bâtılı bu misalle açıklar. Artık bakılır: eğer köpüklü tortuysa sonuçta atılıp gider, fakat eğer insanlığın yararına bir şeyse yerli yerinde durur.[¹⁹⁵⁶] İşte Allah böylesine misalleri veriyor. [1956] Zımnen: Allah seni hayatın imtihan potasında eritmeyi murad etti ey insanoğlu! Gözden çıkarılmamak istiyorsan, cürufa değil cevhere çıkmaya bak. Bu âyetteki mâdenin cevherini curufundan ayırma tasviri, ilk defa dünyada 1911 yılında keşfedilip uygulanmaya başlanan ve adına ‘’flotasyon’’ denilen yönteme de yorulabilir. Bu yönteme göre, toz haline getirilen mâden, su dolu bir havuzda köpük yapıcı maddelerle karıştırılır. Bu işlemle curufundan ayrılan mâdenin cevheri köpüğe yapışır. Sonunda bir kazanda ergitilen bu mayinin köpüğü gider. Geriye mâdenin cevheri kalır. Ne var ki, bu türden “bilimsel tefsir” yöntemine giren yorumlar bir yere kadar açıklayıcı olsa da, vahyin maksadını ifade etmez. Zira âyetin ana maksadı siyak ve sibakının da gösterdiği gibi Allah’a kullukta ihlas ve tevhiddir. Metalurji alanına dair bilgi vermek, vahyin esas maksatları arasında yer almaz.
M.İslamoğlu 13:17
18
Rablerinin çağrısına güzel bir biçimde karşılık verenlere daha güzeli var. O’nu karşılıksız bırakan kimselere gelince:[¹⁹⁵⁷] eğer ki yeryüzündeki her şey onların olsaydı ve bir o kadarına daha sahip olsalardı, (O gün düştükleri durumdan) kurtulmak için, hiç tereddütsüz hepsini verirlerdi. İşte, hesapların en kötüsü onları beklemektedir ve onların meskeni cehennemdir: o ne kötü bir son duraktır. [1957] 15. âyette dua eden insan, icâbet eden Allah’tı. Burada ise davet eden Allah, icâbeti istenen insandır. Bu da gösteriyor ki dua Allah-insan ilişkisinde çift boyutlu bir özelliğe sahiptir. İbadet insanın Allah’a duası, vahiy Allah’ın insana ‘duası’dır.
M.İslamoğlu 13:18
19
HİÇ Rabbinin katından sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse ile, (hakka karşı) kör davranan kimse bir olabilir mi? Elbet, ancak aktif akıl sahipleri öğüt alırlar;
M.İslamoğlu 13:19
20
onlar ki, Allah’a verdikleri söze sadâkat gösterirler ve fıtrat sözleşmesini ihlâl etmezler.[¹⁹⁵⁸] [1958] İnsanın Allah’a karşı sorumluluğu, “fıtrat sözleşmesi” olan misaktan kaynaklanır.
M.İslamoğlu 13:20
21
Yine onlar Allah’ın kurulmasını emrettiği bağları kurarlar:[¹⁹⁵⁹] Zira onlar Rablerinin (sevgisini yitirme) kaygısıyla titrerler ve hesabı kötü vermekten korkarlar.[¹⁹⁶⁰] [1959] Vahyin inşâ etmek istediği İslâm aklının koordinatlarından biri olan bu ilke, hakikatle ve kendi fıtratıyla tanışık ve barışık bir mü’minin özelliği olarak verilmektedir. Bunun tam tersine, mutlak hakikate ve kendi fıtratına karşı yabancılaşmış bir aklın tavrı hem 25. âyette hem de Medenî bir sûre olan Bakara 27’de şöyle dile getirilir: “Allah’ın kurulmasını emrettiği bağları kesip koparırlar ve yeryüzünde ahlâkî çürümeye neden olurlar”. İslâm aklının koordinatlarından biri olan bu ölçünün hem Mekke’de hem de Medine’de dile getirilmiş olması, zaman, zemin ve ortamın değişmesiyle değişmeyen insana dair temel bir meseleye parmak basıldığının işaretidir. Bu uyarıyı sadece akrabalık bağlarıyla sınırlamak doğru olmasa gerek. [1960] Haşyet ve havf farkı için bkz: 10:62, not 83.
M.İslamoğlu 13:21
22
İşte onlar Rablerinin rızasını elde etme yolunda sebat gösterirler; hem salatı ikame ederler hem de kendilerine verdiğimiz nimetlerden gizlice ve açıktan sarf ederler; dahası, kötülüğü iyilikle ortadan kaldırırlar. İşte onlar, (bu) diyarın mutlu sona ulaşacak sakinleridirler:
M.İslamoğlu 13:22
23
Kalıcı mutluluğun üretildiği merkez olan cennetler…[¹⁹⁶¹] Onlar ve onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden erdemli kimseler oraya girecekler. Melekler de bütün kapılardan onların huzuruna girecekler (ve şöyle seslenecekler): [1961] Hepsi de cennetin sıfatı formunda 11 yerde kullanılan ‘adn “bir yeri beğenip vatan tutmak, karar, sebat ve istikrar” anlamına gelir (Râğıb). Maden (ma‘din) de aynı kökten gelir; her şeyin ağırlık ve çekim merkezine ma‘din denilir. Bir şeyin kökünün bulunduğu ya da üretildiği merkeze delâlet eder (Muhtar ve Lisân). Çevirimiz bu açıklamaya dayanmaktadır. Cennet’in “has bahçe” anlamına geldiği düşünülürse, cennâtu ‘adn tamlamasının bunların kaynağı, dolayısıyla “güzelliğin üretildiği merkez”e atıf olduğu anlaşılır ki, bu güzelliğin “tükenme ihtimali bulunmamaktadır” (Bkz: 2:35; 38:50).
M.İslamoğlu 13:23
24
“Selam sizlere! (Bu Rabbinizin rızasını elde etme yolundaki) direncinizin bir sonucudur.[¹⁹⁶²] Bakın işte: dâr(-ı dünyanın) ardından gelen mutlu son, ne muhteşemdir!”[¹⁹⁶³] [1962] Parantez içi açıklama 22. âyette lafzen yer alan gerekçenin burada zımnen yer aldığı düşüncesiyle konulmuştur. [1963] ‘Ukbâ, hemen tüm otoriteler tarafından akıbet anlamına alınmıştır. Kur’an’da dünya formu, niçin el-hayâtu’d-dunyâ tamlamasının zımnî sıfatı gibi kullanılmışsa (Bkz: 39:10: 2:85, not 147), ukba da âhiret’in yakın anlamlısı olarak el-hayâtu’l-‘ukbâ tamlamasının sıfatı gibi algılanmak amacıyla dişil kullanılmıştır.
M.İslamoğlu 13:24
25
Ama fıtrat sözleşmesinin ardından Allah’a verdikleri sözü ihlâl edenler, dahası Allah’ın kurulmasını emrettiği bağları kesip kopararak[¹⁹⁶⁴] yeryüzünde sosyal çürümeye neden olanlar var ya: işte onlar Allah’ın rahmetinden kesinlikle dışlanmışlardır ve dâr(-ı dünyanın) ardından gelen kötü akıbet onları beklemektedir. [1964] Krş: Âyet 21 ve 2:27.
M.İslamoğlu 13:25
26
ALLAH, rızkı tercih edene/tercih ettiğine genişletir ve daraltır. Ve (rızkı genişletilenler) dünya hayatında sevinirler; ne var ki dünya hayatı âhirete nazaran kısa vâdeli bir hazdan ibarettir.[¹⁹⁶⁵] [1965] Meta’, “uzama, yükselme” anlamındaki el-mutû’ kökünden türetilse de, “günübirlik haz” anlamına gelir. Daha çok “kısa vâdeli geçici lezzetleri” ifade için kullanılır (Mekâyîs ve Müfredât). Öyle anlaşılmaktadır ki meta’, sahibine verdiği sahte tatmin duygusuyla onu aldatan “yalancı lezzet”tir (“aldanış” ile birlikte kullanıldığı yer için bkz: 3:185’in sonu). Cennet’in kalıcı nimeti na‘îmin zıddına metâda üç şey yoktur: kemal, devam, sebat.
M.İslamoğlu 13:26
27
Yine inkârda direnenler, “Ona Rabbinden ilâhî kudret delîli indirilmesi gerekmez miydi?” derler. De ki: “Allah tercih eden/tercih ettiği kimseyi saptırır, kendisine yönelmeyi tercih eden kimseyi ise doğru yola yöneltir”;[¹⁹⁶⁶] [1966] Men ile birlikte gelen yeşâ’ fiili cümle içerisinde iki özneyi de görmektedir: Allah (huve) ve insan (men). Bu durumda, “Allah’ın tercihi” (hidayet için bkz: 9:80, not 99) “insanın tercihinin” bir sonucudur. Özellikle burada “hidayet”, zıddı olan “dalalet” ile birlikte anılmaktadır. Fakat anlamamızı kolaylaştıran asıl unsur ibaredeki ileyhi men enâbdır (Krş: 40:13). Çünkü bu kısımda hemen önceki yudillu men yeşâ’ ibaresinde gizli ikinci özne olan ‘insan’ açıkça ortaya çıkmıştır: “kendisine yönelen kimse”. Yani “Allah kendisine yönelen kimseyi doğru yola yöneltir”. Allah’ın hidayete erdirmesi ya da dalalete düşürmesi ile ilgili tüm âyetler, buradaki ilâhî iradenin nasıl tecelli ettiğini açıklayan şu âyet ışığında anlaşılmalıdır: “Allah, yoldan çıkmışlardan başkasını saptırmıyor.” (2:26; ay. bkz: 2:258, 264; 5: 51, 67, 108; 9:19, 37, 109; 16:107 vd.) Kur’an “Allah esenlik yurduna davet eder” dedikten sonra, bu davete icâbet edenleri kastederek “İsteyeni/istediğini dosdoğru bir yola yöneltmektedir” buyurmaktadır (10:25). Biri hariç, hidayet-dalalet çiftiyle ilgili 19 âyetin hepsinde de, hem öznelerin hem de tümlecin yüklemi üçüncü şahıs kipiyle gelir. (Buna 6:39 gibi kavram çiftinden bir tekinin kullanıldığı yerler dahil değildir.) Adı geçen tek istisna olan Şûrâ 42 ise birinci çoğul şahıs kipi olan “biz” formuyla gelir. Onda da, mücerret olarak “biz doğru yola yöneltiriz” şeklinde değil, bir mef’ulü bih ile “Onun için bir ışık yaratırız, istediğimizi o ışık sayesinde doğru yola iletiriz” formunda gelir. Bu da, hedâ ve dalâl ile kullanılan yeşâ’ fiilinin iki özneyi de gördüğüne delâlet eder. Aynı sonuca istikraî bir okumayla da varılır (Ayrıca bkz: Âyet 31; 14:4; 24:21; 47:17, ilgili notlar).
M.İslamoğlu 13:27
28
işte onlar, iman eden ve kalpleri Allah’ın vahyi[¹⁹⁶⁷] ile tatmin olan kimselerdir: Bakınız: (akleden) kalpler[¹⁹⁶⁸] yalnızca Allah’ın vahyi ile tatmin olur! [1967] Zikrullah ile kastedilen, Allah’ın vahiy ile hatırlatmasıdır. Anlamı yüklemine göre şekillenen zikr, Kur’an’da vahyin sıfatlarından biri olarak kullanılır (3:58; 7:63, 69; 15:91 vd.) Âyetin iç ve dış bağlamı da bunu doğrular. Hemen önceki âyette inkârcıların mucize talepleri gündeme getirilmiş, bu âyette ise mucize talep edenlerin dikkati vahiy üzerine çekilmiştir. Ayrıca bu pasajların ana teması da vahiydir. [1968] Bu açıklama, temel fonksiyonu akletmek olan bir kalpten söz eden âyetler göz önüne alınarak konulmuştur (22:46; krş: 7:179; 63:3).
M.İslamoğlu 13:28
29
İman eden ve Allah’ın razı olduğu eylem ortaya koyan bu kimseler var ya: göz aydınlığı onlarındır, güzel yurt da onların...
M.İslamoğlu 13:29
30
Böylece (ey Nebi), kendisinden önce nice (inkârcı) toplumların gelip geçtiği bir toplumun arasından elçi olarak seni seçtik ki, sana vahyettiklerimizi kendilerine ulaştırasın: zira onlar Rahman’ı inkâr ediyorlar.[¹⁹⁶⁹] De ki: “O benim Rabbimdir; kendisinden başka ilâh olmayandır: yalnızca O’na güvendim, yüzümü O’na çevirdim.” [1969] Rahmân’a nankörlük etmelerinin, Allah’ın varlığını inkâr etmeleri anlamını taşımadığı açık (Krş: 21:36, not 47 ve 25:60). Çünkü bu âyetlerin ilk muhatapları, Allah’a inanıyorlardı. Ama Allah’ın Rahmân olarak anılmasına garip bir tepki gösteriyorlardı (Bkz: 1:1). Tıpkı Hudeybiye’de olduğu gibi. Fakat bu tepkinin nedeni, âyetin devamı okununca daha iyi anlaşılmaktadır. Bu tavırlarıyla ilk muhataplar, vahyin Allah’ın insanoğluna merhametinin bir ürünü olduğu tezine karşı gelmiş oluyorlardı. Çünkü bu Allah’ın hayata müdahil olması anlamına geliyordu. Onlar asıl bunu kabullenmiyorlardı. Bu gerçek âyetin devamından da anlaşılmaktaydı. Bir başka ifadeyle söylersek, Allah’ın ‘rahimiyyetini’ inkâr etmenin, ‘rububiyyetini’ inkârın bir sonucu olduğunun, rububiyyetini inkârın da ‘uluhiyetini’ inkâr anlamına geleceğinin bir ifadesidir. Cevabın birinci cümlesi inkârın çıkış noktasını, ikinci cümlesi ise varış noktasını gösterir.
M.İslamoğlu 13:30