Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Yusuf 1 / 111
1
Elif-Lâm-Râ![¹⁸¹⁹] BUNLAR, özünde açık ve hakikati açıklayan kitabın âyetleridir.[¹⁸²⁰] [1819] Ünlem, bu harflerin dikkat çekme işlevini göstermek içindir. Mânası her ne olursa olsun, Rasulullah’ın tek bir harfini zayi etmeden vahyi ilettiğine işaret eder. Ayrıntılı bir not için bkz: 68:1. [1820] Mubîn sıfatı, “Biz vahyi anlayamayız” türü yaklaşımları peşinen reddeder. “Açık olmak, açıklamak” anlamına gelen ebâneden türetilen mubîn, hem geçişsiz (özünde açık-seçik ve net) hem geçişli (başkasını açıklayan, netleştiren) olmak üzere çift kutuplu anlam taşır. Yani Kur’an mesajı ve onun âyetleri özünde açık, işlev olarak da açıklayıcıdır. Birinci anlam, vahyin insanın önüne okusun diye açılarak konulmuş bir kitap imasını da içerir. Çevirimiz şu dilsel gerekçeye dayanmaktadır: tamlamada sıfat olarak kullanılan mubîn nitelemesi, teknik olarak hem kitabı nitelemekte, hem de âyâtı nitelemektedir. Çünkü âyât izafetten dolayı belirlilik özelliği kazanmıştır. Öte yandan parantez içindeki açıklamamız, bu sûrede yer alan âyetlerin zamanlar ve zeminler üstü tarihî ve sosyal yasalara atıf olmasının yanında, ilk muhatabı olan Allah Rasûlü’nün ve onun inkârcı muhaliflerinin tarihsel tasnifte kimlerle aynı konumda olduklarına da birer atıftır. Bu, âyetin ilk muhatabı olan tüm tarafların şimdi ve buradalarını tarihsel örneklerden yola çıkarak bir analize tâbi tutmaktır. Bu âyetler, henüz yaşanmakta olan sürecin akıbetini, tamamlanmış bir süreçten yola çıkarak açıklamaktadır. İşte bu nedenle “beyan etme/açıklama” özelliği sadece kitabın zamanlar üstü niteliğine değil, aynı zamanda bu âyetlerin bastığı yer olan nüzûl ortamına da tekabül etmektedir.
M.İslamoğlu 12:1
2
Biz onu Arapça bir hitap[¹⁸²¹] olarak indirdik: belki bu sayede, aklınızı kullanırsınız. [1821] Veya ‘arabiyyenin isim değil de vasıf mânasıyla: “Açık ve anlaşılır bir şekilde”. ‘Araba dili “açık ve anlaşılır” olduğu için ‘Arab denmiştir (Bkz: 43:3). Belirsiz gelen kur’anen, isim değil vasıf olarak çevrilmelidir (Bkz: 10:15, not 26). İnzal, bir şeyin idrak düzlemine indirilmesidir. Klasik nüzûl teorisinde “dünya semasına indirilme” olarak adlandırılan ara kategori, aslında insanlığın idrakine indirilmeyi ifade etse gerektir. Tenzil ile ifade edilen hakikat de, vahyin iki düzlem arasındaki iniş sürecinin idraki aşan kısmını ifade eder. Bizi ikna eden sonuç şudur ki, vahiy gayb âlemine ilişkin kaynağına (Allah’a ve meleklere) isnat edildiğinde tenzil, şehadet âlemine ilişkin hedefine (Arapça oluşuna ve rasule) isnat edildiğinde inzal formu kullanılmaktadır. (Bkz: 13:37; 20:113; 29:47 vd.)
M.İslamoğlu 12:2
3
Bu Kur’an’ı sana vahyetmekle[¹⁸²²] Biz, sana naklettiklerimizi en güzel, en açık seçik bir biçimde nakletmiş oluyoruz:[¹⁸²³] oysa sen, bu hitabtan önce (kitap ve imandan) habersizdin.[¹⁸²⁴] [1822] Bu şekildeki çevirimiz, bi-mâ evhaynâ ibaresine, Ferrâ tarafından bi-vahyinâ anlamı verilmesine dayanmaktadır. [1823] “Adım adım izledi, izini sürdü, takip etti, aynısını yaptı” anlamındaki kassa kökünden türetilen kasas, “nakletmek, anlatmak, haber vermek” anlamına mastardır (Mekâyîs ve Lisân). “Misliyle cezalandırmak” anlamındaki kısas da aynı kökten gelir (Krş: 2:178-179). Kelime “adım adım açıklama” anlamı kazanmıştır (Krş: 27:76, not 75). Muhtelif şekillerde 21 âyette 25 kez geçer. Bu âyetteki kıssa ibaresi Katâde’ye atfen Taberî, ayrıca Zemahşerî ve Râzî tarafından sadece Yusuf kıssasına değil, Kur’an’ın tamamına teşmil edilmiştir. Biz de çevirimizde bu yaklaşımı esas aldık. Esasen kasasın mastar mânasıyla tamlama “en güzel nakil” anlamına gelir. Mastarların mef’ul yerine kullanıldığı göz önüne alınırsa, bu ibareye “kıssaların en güzeli” karşılığı da verilebilir (Keşşaf). Bu takdirde terkibin vurgusu “finali en güzel kıssa” olur. Biz birinciyi tercih ettik. Kur’an kendi hedefini tek kelimeyle açıklar: Hidayet. Kur’an’ın her parçası, dolayısıyla bu kıssalar da bu amaca hizmet için kullanılan araçlardandır. Bu kıssaları bir tarih kitabı okur gibi okumak, onlara amacının dışında anlamlar yüklemektir. Râzî, Yûnus 39’un tefsirinde, Kur’an kıssalarının mesajını şöyle açıklar: “(Müşrikler), bu kıssalarla amaçlanan şeyin sırf hikâyenin kendisi değil de daha farklı şeyler olduğunu anlamamışlardır” (XVII, 79). Kur’an kıssalarının maksadı ilâhî rehberlik olduğu için, onda zamanı tam olarak belirtilen bir tek kıssa yer almaz. [1824] Habersiz olunan şeyin niteliği konusunda Zemahşerî ve Râzî’nin yaklaşımını esas aldık. Krş: “Sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin” (42:52). Yusuf sûresinden sonra inmiş olan Şûrâ 52, Yusuf 3’ün tefsiri olarak okunmalıdır.
M.İslamoğlu 12:3
4
HANİ bir zamanlar Yusuf babasına “Ey babacığım!” demişti, “Ben rüyamda on bir gezegen,[¹⁸²⁵] bir de Güneş’i ve Ay’ı gördüm; gördüklerimin hepsi de yerlere kapanarak beni saygıyla selamlıyorlardı.”[¹⁸²⁶] [1825] Kevkeb, ışığı en parlak gök cisimlerini ifade eder. Tefsirlerin isimlendirmesinden yola çıkarak, kevkebin “yıldız” değil “gezegen”e tekabül ettiği anlaşılmaktadır. Kebbeden türetilen kevkeb, lügatte “Ait olduğu sistemden bağımsız hareket edemeyen parça” demektir. [1826] Sâcidîn, sözlükte “saygı duydu, boyun eğdi, alttan aldı, bağlandı” anlamlarına gelen secdenin ism-i falidir (Mekâyîs). Kur’an’da rüku’ ve kıyam da, tıpkı secde gibi hem şer’î anlamıyla hem de lügat anlamıyla kullanılır ve her üçünün de lügat anlamları farklı düzeylerde “saygı ve bağlılığı” içerir. Kıyam yalnızca “saygı”, rüku’ saygıdan dolayı “boyun eğme ve itaat”, secde ise itaatin son noktası olan “tam teslimiyet” vurgusuna sahiptir. Namazın sembol rükünlerinden olan kıyam, rüku ve secde, saygıyla başlayıp varlığını adayışla biten bir teslimiyet sürecine tekabül eder.
M.İslamoğlu 12:4
5
(Yakub): “Ey yavrucuğum!” dedi, “Rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana karşı bir tuzak kurarlar; çünkü şeytan insan soyu için apaçık bir düşmandır!
M.İslamoğlu 12:5
6
Zira bunun anlamı, Rabbinin seni seçmesi, sana olayların altında yatan gerçeği[¹⁸²⁷] öğretmesi ve tıpkı daha önceden ataların İbrahim ve İshak’a olan nimetini tamamladığı gibi, sana ve Yakub oğullarına da nimetini tamamlaması demektir. Gerçekten de senin Rabbin her şeyi bilir, her hükmünde tam isabet eder.”[¹⁸²⁸] [1827] Zımnen ilk muhataba mesaj: Ey Mekke’nin Yusuf’u! Olana bakma, onun altında yatan hakikate bak! Te’vîl, bir şeyi hakikatine ircadır. Te’vîli’l-ehâdîs, “olayların özünü kavramak için onları illet ve sebeplerine irca etmek” demektir. Rüya, âlem-i mülke ait beden ile âlem-i ervâha ait ruh arasında bir perde olan âlem-i misale yansıyan görüntülerdir. Bu görüntüler “hakikî” değil “temsilî” bir mânaya sahip olduğu için “tasdik” edilmezler, “tabir ve tevil” edilirler. Hz. Yakub oğlu Yusuf’un gördüğü rüyayı tabir ve tevil ederek ulaştığı sonuçları aktarıyor. [1828] Kur’an’da onlarca kullanımdan sadece burada ‘alîmun hakîm sıfatları, bir özneye (ke: senin) muzaf kılınmış Rabb’i niteler. Bu şunu gösterir: Birbirinin tekrarı gibi görünen her ilâhî isim, aslında içerisinde yer aldığı ibarenin bütününde anlamını bulan özel bir vurguya sahiptir. Bu âyetin sonundaki Allah’ın ‘alîm ve hakîm sıfatları, bir önceki âyetin sonundaki şeytanın ‘aduvvun mubîn vasfına karşı bir kalkan iması taşır. Zımnen: İnsan, sonsuz ilim ve hikmet sahibi olan Rabbi sayesinde, apaçık düşman olan şeytanla baş edebilir. (‘Alîmun hakîmunu “bilir” ve “..eder” diye çevirimizin gerekçesi için bkz: 9:102, not 129).
M.İslamoğlu 12:6
7
DOĞRUSU, Yusuf ve kardeşlerinin (kıssasında, öğrenmek) isteyenler için asla tüketip bitirilemeyecek kadar çok[¹⁸²⁹] dersler vardır. [1829] Âyâtin’deki belirsizliğin hedef metindeki karşılığı.
M.İslamoğlu 12:7
8
HANİ bir zaman da (Yusuf’un kardeşleri) şöyle demişti: “Biz kalabalık olduğumuz hâlde, babamız için Yusuf ve kardeşi bizden daha sevimli ve gözde; bu da gösteriyor ki babamız açık bir yanılgı içerisindedir.”[¹⁸³⁰] [1830] Kıskançlık şeytanla Yusuf’un kardeşleri arasındaki ortak nokta. Kıskançlığın hedefi olan Yusuf bu kıssada Âdem’in rolünü oynuyor.
M.İslamoğlu 12:8
9
(İçlerinden biri dedi ki): “Yusuf’u öldürün! Ya da onu ıssız bir yere atın ki babanızın[¹⁸³¹] ilgisi yalnız size yönelsin; ve onun ardından, işleri tıkırında giden bir topluluk olmuş olursunuz.”[¹⁸³²] [1831] Yani: “..babamızın”. Bu üslûp, ilk muhatapların konuştuğu dilin yaygın bir özelliğidir. [1832] Bu âyet, Mekke muhalefetinin, Allah Rasûlü’ne suikast planları yaparken vicdanlarını ikna için ürettikleri gerekçeler bağlamında okunmalıdır.
M.İslamoğlu 12:9
10
Bir diğeri ileri atılarak “Yusuf’u öldürmeyin!” dedi ve ekledi: “İlle de bir şey yapacaksanız, onu bir kuyunun[¹⁸³³] derinliklerine bırakın; nasıl olsa bir kervan gelip ona el koyacaktır.” [1833] Cubb, taşlarla örülmemiş, sadece su bulununcaya dek oyulmuş insanı boğmayacak kadar suyu az fakat çıkılamayacak kadar da derin kuyu. Örülmüş olanına bi’r denir (el-Külliyyât).
M.İslamoğlu 12:10
11
(Babalarına dönüp) “Ey babamız!” dediler, “Biz ona samimi ve içten davrandığımız hâlde, neden Yusuf hakkında bize güvenmiyorsun?
M.İslamoğlu 12:11
12
Bırak onu, yarın bizimle birlikte koşup oynasın; bizim onu koruyacağımızdan en ufak kuşkun olmasın.”
M.İslamoğlu 12:12
13
(Yakub) dedi ki: “Bakın, onu götürmeniz beni endişelendiriyor: Siz dalgınlıkla onu ihmal edersiniz de, sonunda onu kurt kapar diye korkuyorum.”[¹⁸³⁴] [1834] Bazen aşırı sakındığınız bir şeyin elinizden uçma gerekçesini de onun hasımlarına siz verirsiniz.
M.İslamoğlu 12:13
14
Onlar dediler ki: “Biz bunca kalabalık olduğumuz hâlde eğer onu kurt kapacak olursa, asıl işte o zaman biz yanmışız demektir.”
M.İslamoğlu 12:14
15
İşte bu minval üzre, onu kuyunun derinliklerine atmada söz birliği etmiş bir hâlde yanlarında götürüyorlardı ki, Biz ona “(Bir gün gelecek) kendileri hiç farkında değilken onlara bu yaptıklarını bir bir haber vereceksin” diye ilham ettik.[¹⁸³⁵] [1835] Lafzen: “vahyettik”. Hz. Yusuf’un kuyuda aldığı vahyin ‘ilâhî bir ilham’ vurgusu daha baskın görünmektedir (Vahyin anlamı için bkz: 42:51, not 62). Zımnen: Ey muhatab! Parçada kötü duran bütünde güzel durabilir. Parçayı görene düşen, bütünü görene teslim olmaktır.
M.İslamoğlu 12:15
16
Derken akşam vakti babalarına ağlayarak geldiler:
M.İslamoğlu 12:16
17
“Ey babamız!” dediler, “Yarış yapma amacıyla uzaklaşmıştık. Yusuf’u da eşyalarımızın başında bırakmıştık. Bir de baktık ki onu kurt yemiş.[¹⁸³⁶] Ama biz ne kadar doğruyu söylersek söyleyelim, yine de sen bize inanmayacaksın!” [1836] Öyle anlaşılıyor ki, kıskançlık nöbetine tutulan kardeşler babaları söyleyinceye kadar “kurt yeme” senaryosunu akıllarına getirmemişlerdi. Bunu onların aklına düşüren Hz. Yakub’un bu sözü oldu. 13 ve 16. âyet birlikte okunduğunda üç şey akla geliyor: 1) Kötü niyetlilerin eline bahane vermeyin. 2) Sevdiğinizi korumak için tek başına tedbir yetmez; onu Allah’a emanet edin. 3) Sakınılan göze çöp batar, en çok neden korkarsanız başınıza o gelir, bunu bilin.
M.İslamoğlu 12:17
18
Üstelik, üzerinde sahte bir kan lekesi bulunan gömleğini de getirmiştiler. (Yakub) “Olamaz” dedi, “tasavvurlarınız[¹⁸³⁷] size tumturaklı bir oyun oynayarak sizi yanıltmış olmalı![¹⁸³⁸] Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır;[¹⁸³⁹] ve anlattığınız bütün bu şeyler karşısında kendisinden yardım dilenilecek tek merci Allah’tır.” [1837] Nefs (lügat anlamı için bkz: 4:1, not 2) ve nufûs şeklindeki kullanımların ötesinde, enfus’un bu sûredeki kullanımları, belirgin bir biçimde diğerlerinden farklılaşmaktadır. (Krş: Âyet 23, 26, 30, 32, 53 vd.) Sanki bu farklılaşma anlam daralması biçiminde olmakta ve nefis kavramı bizim kimi yerde “ters dönmüş tasavvur” kimi yerde “ayartıcı sahte benlik” olarak karşıladığımız özel anlamlarıyla öne çıkmaktadır. Nefis kavramındaki bu anlam farklılaşması, zihnimizde Kur’an’ın indiği dönemdeki insan tasavvurundan farklı olarak, bu olayların yaşandığı Hermetizm’in vatanı olan Eski Mısır’da carî olan insan tasavvurunu çağrıştırmaktadır. Bu durumda Kur’an’ın, eşsiz bir anlatım tekniğiyle olayları, kahramanlarının kendi zamanlarına dair temel tasavvurlarıyla birlikte aktardığı gibi bir sonuç çıkar. Bu konuda hiçbir metin Kur’an’la kıyaslanamaz. Bununla amaçlanan tarihsel bir aklı ve o aklın temellerini yansıtmanın da ötesinde, bu olaydan çıkarılacak ahlâkî derslerin ve ilâhî yasaların daha net ve doğru bir biçimde çıkarılmasını temin etmektir. [1838] Tesvil, (Müfredât se-e-le, Muhtar ise se-ve-le maddesine yerleştirmiş) insan tasavvurunun, çirkini güzel göstererek sahibini yanıltması (Râğıb). Bu, hakikate müdâhaleye girişen tasavvurun, sahibine kurduğu bir tuzaktır. Bu tuzağın en bariz özelliği, gerçeğin fark edilmesini zorlaştıran albenili gerekçelerle bezenmiş olmasıdır. Aynı ifade, bu sûrenin 83. âyetinde de yer almaktadır (Krş: 47:25). Bu ve 83. âyet, Hz. Yakub’un kalbinin bu senaryoya yatmadığını îmâ etmektedir. [1839] Allah Rasûlü fe-sabrun cemîl’i “şikâyet içermeyen sabır” olarak açıklamıştır (İbn Ebi Hatim).
M.İslamoğlu 12:18
19
BERİ yandan, bir kervan geldi[¹⁸⁴⁰] ve sucularını suya gönderdi; kovasını kuyuya salmasıyla (gördüğü karşısında) bağırması bir oldu: “Â, ne kısmet! Bir oğlan çocuğu bu!” Onu ticarî bir mal olarak satmak üzere yanlarında gizlediler; oysa Allah ne yaptıklarını/yapacaklarını çok iyi bilendi. [1840] Veriler bunun, Mısır’a güneyden emtia götüren İsmailoğulları kervanı olduğunu gösteriyor.
M.İslamoğlu 12:19
20
Sonunda onu düşük bir değere -sadece bir kaç gümüş paraya- sattılar;[¹⁸⁴¹] zaten onlar ondan kurtulmak istiyorlardı. [1841] Şirâ’, Kur’an’da sülasi olarak geldiği dört yerde de (12:20; 2:102, 207; 4:74) bâ‘a (sattı) mânasına kullanılmıştır ve bâ harfi satın alınan şeye bitişiktir. “Satın aldılar” mânasını bu istikrai okumadan dolayı tercihe şayan bulmadık. Buna ilaveten, “satın aldılar” alternatifinin ilave anlam sorunlarına yol açacağı da ortadadır: 1) Bu takdirde âyetin son cümlesine “zaten ona az bir değer biçiyorlardı” mânası veriliyor ki ve kânû fîhi mine’z—zâhidîn ibaresi için bu tekellüftür. 2) Yusuf gibi dünyalar güzeli bir delikanlıya neden az değer biçmişler? Değersiz bir köleye ülkenin bakanı müşteri olur mu? 3) Fakat kervancıların Yusuf’tan kurtulmak istemeleri olay örgüsüyle bire bir mutabıktır ve makuldür. Zira Yusuf’un köleleştirilmesi yasal prosedüre uygun değildi. Kur’an olay örgüsünün tüm boşluklarını doldurmayıp, bunu zihinlerimize bırakıyor: Kuyuya attıkları Yusuf’u İsmaili tüccarların çıkardığını görünce, “Ne koparırsak kardır” diye düşündüler ve hemen yetişip şöyle dediler: “O bizim kölemizdi kaçtı”. Ve onu düşük bir fiyata sattılar. Eski Ahid’de olay şöyle yer alır: “Yahuda kardeşlerine “Kardeşimizi öldürüp suçumuzu gizlersek ne kazanırız? Gelin onu İsmaililere satalım. Böylece canına dokunmamış oluruz. Çünkü o kardeşimizdir, aynı kanı taşıyoruz.” Kardeşleri bunu kabul etti.” (Tekvin: 37:36-37)
M.İslamoğlu 12:20
21
Ve onu satın alan Mısırlı adam karısına dedi ki: “Ona iyi bak! Bakarsın bize yararı dokunur; ya da onu evlat edinebiliriz.” İşte böylece Yusuf için o ülkede sağlam bir zemin hazırladık. Yine (bu şekilde) ona olayların doğru yorumunu öğrettik.[¹⁸⁴²] Zira Allah murad ettiği işi başarıyla sonuçlandırandır; ve fakat insanların çoğu bunu bilmemektedir. [1842] Aynı terkibin kullanıldığı 6. âyetin ilgili notuna bkz.
M.İslamoğlu 12:21
22
Artık erişkinlik çağına ulaşınca[¹⁸⁴³] ona bir muhakeme yeteneği ve bilgi (yöntemi) bahşettik: Zira Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz. [1843] Eşudde, “ergenlik çağı” olarak anlaşılabilir. Bunu İbn Abbas ve Mücahid aklın olgunluk yaşı olarak kabul edilen 33 yaşı olarak yorumlamış, bazıları ise kalbin olgunluk çağı olarak benimsenen 40 yaş olarak kabul etmişlerdir. Fakat kendisine vahyin 40 yaşında geldiği kabul edilen Hz. Musa’ya nisbetle kullanılan bu fiilin yanında bir de istevâ fiili kullanılmıştır (28:14). Bundan da anlaşılacağı gibi ruşd âkil ve bâliğ olmayı, istevâ ise duygusal olgunluğu ifade eder.
M.İslamoğlu 12:22
23
Derken, evinde bulunduğu kadın arzusunu onunla tatmin etmek için onu baştan çıkarmak istedi.[¹⁸⁴⁴] Ve (bir gün) kapıları sıkı sıkıya kapatıp dedi ki: “Hadi, seninim!”[¹⁸⁴⁵] (Yusuf): “Allah’a sığınırım” dedi, “çünkü O benim Efendim;[¹⁸⁴⁶] bana güzel bir konum kazandırdı! Şu da bir gerçektir ki, zalimler asla başarıya ulaşamaz.” [1844] el-Murâvede, “iki taraftan birinin istemediğini diğerinin istemesi yüzünden taraflar arasında çıkan çekişme” anlamındadır (Râğıb). Zemahşerî’ye göre, bu çekişme sırasında arzuladığını elde etmek için “her türlü hile, işve, cilve ve tuzağa başvurma” anlamını içerir (Esâs ve Keşşâf). Tercihimiz, râvedethu…‘an nefsihi ibaresinin yan anlamlarını tercümeye yansıtma kaygısının bir ürünüdür. İbarenin tamamlayıcı unsuru olan ‘an-nefsihi, ‘muhatabın direnişine rağmen onu kendi aleyhine bir işe razı etmek’ vurgusunu zaten barındırır. ‘An edatının, genellikle, nesne olarak aldığı yüklemi özneden uzaklaştırma vurgusu dikkate alınırsa, bu ibare mefhum olarak “kadın, arzusunu tatmin etmek için, onu öz benliğinden uzaklaştırmak istedi” ya da “onu, kendi özüne yabancılaştırarak arzusunu tatmin etmek istedi” anlamına ulaşılır. Elde edilen bu dolaylı anlam, aslında her günahın, insanın kendi özünden uzaklaşması anlamına geldiğini de îmâ eder (Krş: 54:37). [1845] Bu, İbn Abbas’ın alternatif okuyuşu olan hi’tu’yu da gören bir karşılıktır. [1846] Burada Hz. Yusuf’a ait olan “çünkü O benim Efendim” ifadesinde “efendim” sözcüğünün aslı olan rabbî, Hz. Yusuf’un da konuştuğu Sami dil ailesinde “hizmetçinin sahibi, kölenin efendisi, kulun Rabbi” anlamlarına kullanılan çok çağrışımlı bir ifadedir. Dolayısıyla bununla ne kastedildiği ancak hatibin kastı, iç ve dış bağlam göz önüne alınarak bilinebilir. Hz. Yusuf ile yöneticinin karısı arasındaki bu diyalogda bu sözcük kasten tevriyeli kullanılmış gibidir. Çünkü bu kıssanın ana temalarından biri de Allah’ın rububiyetine dikkat çekmektir (Bkz: Âyet 39, 42 ve 50). Bu gerçek dikkate alındığında Hz. Yusuf’un rububiyet konusunda ne kadar titiz olduğu görülecektir. Bu durumda Hz. Yusuf, “o benim Rabbim’dir” derken gerçek Rabbi olan Allah’ı kastetmiş, fakat içerisinde bulunduğu konum gereği, bunu tevriyeli olarak ifade etmiştir. Bu durumda muhatabın bu sözü kendi tasavvuruna göre anlaması doğaldır. Böylelikle Hz. Yusuf, evin hanımına, kendi aleyhine kullanacağı bir koz da vermemiştir.
M.İslamoğlu 12:23
24
Doğrusu kadın onu gözüne kestirmişti; eğer Rabbinin burhanını müşahede etmemiş olsaydı, o da kadını gözüne kestirip gitmişti: işte bunun nedeni, her türlü kötülük ve tutkuya bağlı taşkınlığı ondan uzaklaştırmak istediğimiz içindi; çünkü o bizim seçkin kullarımızdan biriydi.
M.İslamoğlu 12:24
25
Ve kapıya koşuştular… Ve kadın onun gömleğini arkasından yırttı. Tam sırtına sarılacaktı ki,[¹⁸⁴⁷] kadının beyiyle yüz yüze geldiler. Kadın dedi ki: “Senin karına kötülüğe kalkışan bir kişinin cezası hapsedilmekten ya da daha elim bir cezaya çarptırılmaktan başka ne olabilir ki!” [1847] Elfânın “sarılmak” anlamındaki leffe ile iştikak-ı ekberde buluşmasından yola çıkarak (Mekâyîs).
M.İslamoğlu 12:25
26
(Yusuf) söze girdi: “Asıl arzusunu benimle tatmin için beni baştan çıkarmaya çalışan odur.” Ve kadının yakınlarından olan bir görgü tanığı: “Eğer onun gömleği önden yırtılmışsa bu durumda kadın doğru söylüyor; öteki de yalancının teki demektir.
M.İslamoğlu 12:26
27
Yok eğer onun gömleği arkadan yırtılmışsa, o zaman da kadın yalan söylüyor, beriki dürüst biri demektir.
M.İslamoğlu 12:27
28
Bunun ardından (koca) onun gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce dedi ki: “Öyle anlaşılıyor ki bu da sizin tuzaklarınızdan biridir ey kadınlar taifesi! Doğrusu sizin tuzağınız pek yamandır!
M.İslamoğlu 12:28
29
(Ey) Yusuf, sen bu olayı yaşamadın say! Ve sen (ey) kadın, kabahatinden dolayı özür dile! Çünkü (şu hâl) senin suçunun sabit olduğunu gösteriyor.”
M.İslamoğlu 12:29
30
VE ŞEHİRDE hanımlar (birbirine) şöyle dedi: “Malum yöneticinin[¹⁸⁴⁸] karısı genç hizmetçisini baştan çıkarmaya yeltenip duruyormuş. Belli ki tutku kadının yüreğine işlemiş.[¹⁸⁴⁹] Bakın: bizim ona dair düşüncemiz işi iyice azıttığı yönündedir.” [1848] Lafzen: “Saygın kişinin karısı”. el-‘Azîz, Eski Ahid’de geçen ve aslı eski Mısır’ca olan Puti-phare’nin (puti: izzet, lütuf; phare: nasihatlı) Arapça karşılığıdır. Muhafız birliği komutanının adı ya da unvanıdır. [1849] Kur’an’da sadece burada kullanılan şeğaf “yürek zarı”, ya da “gönül dili” gibi mecazi ifade kalıplarıyla dile getirilen insanın duygu merkezine tekabül eder (Keşşaf). Burada “sevgi” anlamına gelen hubb ile birlikte kullanılarak, sözü edilen sevginin “haddi aşmış bir sevgi” olduğuna atıf yapılmıştır. Bu nedenledir ki, Kur’an’ın bir çok yerinde olumlu anlamda sevgiyi ifade için kullanılan hubbu, şeğaf ile birlikte kullanıldığı tek yer olan bu bağlamda “tutku” ile karşıladık. Genellikle Arapça’da, sahibinin aklını tutuklayıp basiretini bağlayan şehvete dayalı beşerî sevgi ‘aşk ile, sahibinin basiretine basiret katan sevgi hubb ile ifade edilir. Dilci İbn Fâris, Kur’an’da hiç geçmeyen ‘aşkı, “muhabbetin haddi aşmış şekli” olarak tarif eder (Mekâyîs).
M.İslamoğlu 12:30