1
(EY muhatap!) De ki:[⁵⁹⁴⁰] “Sığınırım ben[⁵⁹⁴¹] (yokluk gecesini) yararak varlığı çıkaran sabahın Rabbine:
[5940] İbn Mes’ud’un rivayetine göre Rasulullah şöyle buyurmuştur: “Bana “de ki” denildi, ben de size “Deyiniz ki” diyorum”. Bu, Kur’an kıraatına değil de Allah Rasûlü’nün bu sûreyi dua ve istiaze niyetiyle okuma tavsiyesine hamledilmelidir. Kaldı ki, “de ki” emri, yalnızca ilk muhataba değil tüm muhataplaradır. Parantez içi açıklamamız da buna matuftur. İbn Mes’ud’a nisbet edilen nüshalarda Felak ve Nâs’ın yer almadığı şayiası hakkında en doğru ve en güzel cevap İbn Hazm’ın verdiği, bunun İbn Mes’ud’a atılmış bir iftira olduğu ve rivayetin de uydurma olduğu yönündeki cevaptır. Anlaşılan o ki, muhtemelen rivayetin otoritesi sarsılır kaygısıyla rivayete kıyılamamış, bunun İbn Mes’ud gibi Kur’an’ın yetiştirdiği seçkin bir sahabiye kıymak mânasına geldiği de gözardı edilmiştir. [5941] İsti’âzenin akla abdest aldırma işleviyle ilgili bkz: Besmele’nin notu (s. 2-3) ve 16:98, not 108.
2
O’nun yarattığı her şeyin şerrinden![⁵⁹⁴²]
[5942] Allah’ın fiilleri özünde hayırdır. Bu yüzden şer, Yaratan’a değil yaratılana isnat edilmiştir. Buna rağmen şer yaratılanın cevherinde olan bir şey değildir, ona ârız olan bir şeydir. Zira şer esasen görecedir. Yaratılanı mâ hulika lehine (yaratılış amacına) uygun kullanmada şer yoktur, onu yanlış kullanmak şerre yol açar. Parçada şer görünen, bütünde hayır görünür. Kulun baktığı yerden şer görünen, Allah’ın bak dediği yerden hayır görünebilir. Yaratılanın şerri, kişinin zifiri bir gecede duyduğu korkuya benzer; aslında bu korkunun gerçek gerekçesi gece değil, bilinmezlik, yani cehalettir. Bir sonraki âyet de zaten bu örneği verir.
3
Ve[⁵⁹⁴³] (aklı-iradeyi) bastırdığı zaman zehirli-zifirî bir (cehalet) karanlığının şerrinden! [⁵⁹⁴⁴]
[5943] Buradaki vav, tefsiriyye vurgusuyla “mesela” şeklinde de anlaşılabilir. Bu durumda bu ve devamındaki âyetler, ikinci âyette şerrinden sığınılan varlıklar içinden verilen örnekler olmuş olur. [5944] Ğask, “karanlıkla dolup taşmak” kökünden. Gariptir ki İbnu’l-Enbarî, Türk lisanından geçtiğini rivayet eder (el-Ezdâd). “Kokuşmuşluk, zehirlilik, buz gibi olmak, şiddet” kelimenin anlam alanına dahildir (Zeccâc ve İbn Fâris). Gece, bilinmeyen ve görünmeyenden duyulan korku ve endişeyi artıran unsurdur (Kurtubî). İlk muhataplar geceyi öylesine öcüleştirdiler ki, onu bir tür “şer ilâhı” gibi görmeye başladılar. Dinlenme vakti olarak insana Allah’ın ikram ettiği geceye şer ilâhı rolü yüklemek, hiç şüphesiz akıl ve iradeyi bastıran cehalet karanlığının şerrine maruz kalmaktır.
4
Ve düğümlere üfleyenlerin şerrinden![⁵⁹⁴⁵]
[5945] Veya neffâsâttaki dişilliği cinsiyet mânasında alarak: “Düğümlere üfleyen (kalbin akılla olan düğümünü çözerek erkeği baştan çıkaran) kadınların şerrinden”. Ebu Müslim bunu tercih etmiştir (Nkl: Râzî). Belirlilik takısıyla gelen en-Neffasât (t. neffâse) o gün tüm muhatapların bildiği bir işleme tekabül eder ki, bu da kehanet ve sihirbazlıkla uğraşan kişilerdir. Neffâse tıpkı allâme gibi her iki cins için de kullanılan bir mübalağa kalıbıdır (Tefsiru Cüz’i-’Amme). Düğümlere üfleyenler, insanlar arasındaki akrabalık ve muhabbet bağlarını koparmak için karanlık yöntemler kullanırlar. Nefs, “dili oynatarak tükürür gibi yapıp tükürmeden üflemek” anlamına gelir. Son âyette hâsidin izâ hased denilerek şerrin isnad edildiği fiil zikredildiği halde, bu âyette neffasati iza nefesne denilmeyerek şer doğrudan faile isnat edilmiştir. Düğümlere üfleyenlerle görünmeyen varlıklar arasındaki ilişkiyi şu âyet bağlamında anlamak gerekir: “birbirlerine yaldızlı yalan telkin eden insan ve cin şeytanları” (6:112). Bu âyet Nas sûresindeki “insanların göğüslerine vesvese verenler” (5) âyeti ışığında anlaşılmalıdır. Bu “düğümler” iç-benin (nefsin) kördüğümleridir ve onlara üfleyenler de duygu ve düşünce dünyasındaki düğümleri ve sorunları çözme iddiasıyla insanları aldatan umut tacirleri ve sahtekârlardır. Ya da insanın şahsiyet ve onurunu, söz ve sebatını dağıtma çabasıdır. Buna, karşıt cinslerin birbirlerinin duygularını, cinselliği kullanarak kirletmeleri de dahildir. Sözün özü: bu, insanın duygularını karıştırma girişiminin her türünü kapsar. Duygu kirlenmesi bunun sonucudur. (Duygu ve düşünce kirliliğinden kurtulmada İsti’âze’nin rolü için bkz: Besmele’nin notu, s. 2.)
5
Ve haset ettiğinde[⁵⁹⁴⁶] hasetçinin şerrinden![⁵⁹⁴⁷]
[5946] Bu ibâre “hasedini dışa vurduğunda” veya “hasedine yenildiğinde” şeklinde anlaşılabilir. Bu durumda şerli olan, insanın içinde bir zaaf olarak uyuyan haset duygusu değildir; asıl şerli olan, o duygunun faal hale gelerek sahibinin vicdan ve aklını esir almasıdır. [5947] Haset, hasetçinin haset ettiğine dua, kendisine bedduadır. Haset, özü itibarıyla Allah’a itirazdır; kime, neyi, ne kadar vereceğine itiraz. Haset hastalığının ilacı, hasetçinin haset ettiğine dua etmesidir. Haset “kıskanmak” değildir. Kıskanmak, ğayrettir. Ğayret, elindekini sakınmak, üzerine titremektir. Bu bağlamda yakın kavramların karşılıklarını vermek isabetli olacaktır: Hased: bende yok onda da olmasın. Buhl: Bende var onda olmasın. Şuhh: Onunki benim olsun. Ğıbta: Onda var bende de olsun. Sehavet: Bende var onda da olsun. Îsâr: Benim değil onun olsun. Cûd: bende yok ama onda olsun. Fakr: Onda yok bende de olmasın.