1
ALLAH’IN zafer garantili yardımı[⁵⁹²⁰] ve Fetih geldiğinde,[⁵⁹²¹]
[5920] Özellikle nasr sıradan bir yardımı değil “zafer garantili yardımı” ifade eder. Krş: “Zafer garantili yardım başkasından değil yalnızca Allah katındandır” (8:10). [5921] el-Fethdeki belirlilik bilinen ve beklenen bir fethe delâlet eder ki, o da Hayber’in fethi ardından yüreklerin kapısını İslâm’a açan Mekke’nin fethidir. Esasen fethin ilk anlamı maddîdir ve kale kapısı zaferle açıldığı için zafere feth denilmiştir. Fakat Kur’an Fetih sûresinin girişinde olduğu gibi kelimeyi mânevî alana taşımıştır. Fethin müjdesi, bu âyetlerin inişinden yaklaşık bir yıl önce inen Fetih 27’de açıkça verilmişti. İlk mü’minlerin askerî başarısı ve İslâmi fetihler, vahyin rolü hesaba katılmaksızın anlaşılamaz ve açıklanamaz. Âyetteki nusret fethin sebebi, fetih nusretin sonucudur.
2
ve insanların kitleler halinde Allah’ın dinine gireceklerini gördüğünde, (senin görevin de tamamlandı demektir):[⁵⁹²²]
[5922] Parantez içi açıklamamız İbn Abbas’a dayanmaktadır (Taberî). Veciz bir yapıya sahip olan 2 ve 3. âyetler birbirine en güzel bu şekilde bağlanmaktadırlar. Üstelik son âyetin başındaki takibiyye fâsı da böylece işlevini bulmaktadır. Baştaki izâ şartının da delâlet ettiği gibi bu kitlesel ihtida hareketleri, müjdelenen feth ile ne anlaşılması gerektiğini de izah eder. Bu müjde fethin ardından aynen gerçekleşti. Allah Rasûlü, Mekke fethinin ardından Kâbe’nin kapısında durup vahiy tarafından önceden verilen müjdeleri îmâ ederek Lâilahe illallâhu vahdeh, ve nasara ‘abdeh, ve hezeme’l-ahzâbe vahdeh (Allah’tan başka kulluk edilmeye lâyık varlık yok, O’dur kuluna yardım eden ve O’dur müttefikleri tek başına hezimete uğratan). Burada müjdelenen kitleler halinde dine giriş bölge insanıyla başlamış, fakat onunla kalmamıştır. Yedhulûne muzârî fiilinin de işaret ettiği gibi, bu günümüze kadar sürmüş ve bundan böyle de sürecek olan ilâhî bir müjdedir.
3
Artık durma, tesbih et Rabbini hamd ile birlikte[⁵⁹²³] ve O’ndan bağışlanma dile;[⁵⁹²⁴] zira O, tüm içten tevbeleri kabul edendir![⁵⁹²⁵]
[5923] Tesbih tenzihe ve nefye, hamd teşbihe ve isbata delâlet eder. İlki celal, ikincisi cemal tecellisidir. Allah Rasûlü’nün dilinde bu emir bir virde dönüşmüştür. Rasulullah’tan mevsuk olarak gelen Subhânallahi ve bihamdihi estağfirullahe ve etûbu ileyh (Buhârî) virdi budur. [5924] Rasulullah’ın sûreyi okurken burada durup, ardından devam ettiği rivayet edilir. Yine Rasulullah, vahiyle diyaloga girerek bu sûreyi namazda okuduğunda şöyle mukabele ederdi: “Rabbimiz! Seni hamd ile tesbih ederim; beni bağışla!” (Buhârî). Meleklerin emrine âmâde kılındığı insan, kendisinin yaratılışına “Biz seni hamd ile birlikte tesbih ve takdis edip dururken” diye itiraz eden meleklerden geri kalmamalı, o da hamd ile tesbih etmelidir. Hamd ile beraber tesbih etmek bütün bir varlığın gayesidir: “O’nu övgüyle tesbih etmeyen bir tek nesne dahi bulunmamaktadır” (17:44). Allah Rasûlü “Kalbime bazen anlık bir gaflet gelir de ben Rabbime yüz defa istiğfar ederim” (Müslim, Zikr 48:12) buyurur. [5925] Nasıl ki tesbih hamdsiz olmazsa, istiğfar da tevbesiz olmaz. Mukâtil’in nakline göre bu sûre indiğinde sahabe sevinirken Hz. Abbas ağlamaya başlamıştı. Rasûlümüz amcasına ağlamasının sebebini sorduğunda, “Galiba sana vefat haberin veriliyor” demiş, Rasûlümüz de bunu doğrulamıştır. Bu âyet, zafer ahlâkını İnşâ eder. Kulun zaferi Allah’a, yenilgiyi nefsine hamletmesi kulluk adabındandır (4:79).