Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Hud 1 / 123
1
Elif-Lâm-Râ![¹⁶⁸¹] ÖYLE bir kitaptır ki (bu), her hükmünde tam isabet sahibi ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından, âyetleri şüpheden arındırılmış ve hayatta karşılığı olan doğru hükümlerle sabitlenmiş,[¹⁶⁸²] dahası ayrıntılı ve anlaşılır kılınmıştır[¹⁶⁸³] [1681] Mânası her ne olursa olsun, Allah Rasûlü’nün bir tek harfini bile zayi etmeden vahyi ulaştırdığını îmâ eder. Ayrıntılı bir açıklama için iniş sürecinde ilk geçtiği 68:1’in ilk notuna bkz. [1682] Âl-i İmran 7. âyetteki âyâtun muhkemâtun ibaresi, bu anlamın bir başka formla ifadesidir. “Hükümde tam isabet kaydetme” mânasındaki hikmetten türetilmiş olan ihkâm, hüküm ile o hükmün nesne ve öznesi arasındaki uyum, olgu ile ilke, hayat ile hakikat, lafız ile mâna arasındaki ‘ideal denge’ ve ‘âzamî yarara’ tekabül eder (Bkz: 2:269, ilgili notlar). Âyet, hakîm olan vahyin yine hakîm Allah’tan geldiğini beyan eder. [1683] Fussılet için bkz: 41:3, not 6. Muhkem müteşabihin, Mekkî Medenî’nin anasıdır. Zımnen: Kur’an sadece tefsirin nesnesi (müfesser) değil, esasen tefsirin öznesi (müfessir) olan bir hitaptır. Zira Kur’an, varlığın hakikatini tefsir eder.
M.İslamoğlu 11:1
2
ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz.[¹⁶⁸⁴] (Ey Rasul! De ki): “Hiç şüphesiz ben de, O’nun katından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim![¹⁶⁸⁵] [1684] Zira vahyin nihaî amacı, insanı kula kulluktan kurtarmaktır. [1685] Yani: “Ben bana kul olun demiyorum; O’na kul olanı özgürlük ve mutlulukla müjdeliyor, başkasına kulluk edenin kaybedeceğini haber veriyorum.”
M.İslamoğlu 11:2
3
Haydi, Rabbinizden kusurlarınız için af dileyin ve (batıldan) Hakka dönüş yapın;[¹⁶⁸⁶] O da size, sonu yasayla belirlenmiş bir süre doluncaya kadar[¹⁶⁸⁷] (akıbeti) güzel bir hayat bahşetsin ve erdem sahibi herkese erdeminin karşılığını versin. Ama eğer yüz çevirecek olursanız, iyi bilin ki ben büyük bir günün azabının üzerinize inmesinden korkuyorum! [1686] Tevbe bir “dönüş yapmak”tır; bu dönüş bir bilinç yenileme sonucunda gerçekleşir (Bkz: 9:27, not 31). Pişmanlıkla Allah’a yönelene, Allah da bağışıyla yönelerek karşılık verir. [1687] Ecel, sözlükte “bir eylem için konulan belirli süre” mânasına gelir. Bu yüzden yalnızca hareketli varlıklar için kullanılır. Ecelle ilgili tüm ifadeler “Allah insanların canlarını ölümleri sırasında alır, henüz ölmemiş olanları da uykusunda alır” (39:42) ve “Her devrin, (kendine has) ilâhî kudret delîli bir mesajı vardır.” (13:38) âyetleri ışığında anlaşılmalıdır. Söz konusu “yasa” ölümün Allah tarafından konulan yasasıdır. İnsanı hayata bağlayan solunum sistemi, sinir sistemi ve kan dolaşımı sistemi bu yasaya bağlı olarak çalışır. Üçünün birlikte devreden çıkması ecel kanunu gereği “ölüm” olarak adlandırılır. Esasen ecel, zerreden kürreye yaratılmış her varlığın ölümlü olduğunu, bâki olmadığını ifade eder.
M.İslamoğlu 11:3
4
(Er veya geç) dönüşünüz Allah’adır; ve O her şeyi yapmaya kadirdir.
M.İslamoğlu 11:4
5
Baksanıza onlar, O’ndan saklamak için göğüsler(indek)ini saklıyorlar: Unutmayın ki, onlar (içlerindekini) kat kat örtülere sarıp sarmaladıklarında bile, O onların (gerçeği) gizlediklerini de bilir, (yalanı) açığa vurduklarını da; zira O, gönüllerin[¹⁶⁸⁸] en mahrem sırlarını bilendir.[¹⁶⁸⁹] [1688] Sudûr ile ilgili aydınlatıcı bir not için bkz: 8:43. [1689] Ancak kalpsizler kalbi Allah’tan saklamaya kalkarlar. İbn Âşûr’un sıradışı katkısına rağmen âyetin mânasına ulaşmada zorlandığımı itiraf etmeliyim. Parantez içi açıklamaları âyetin son cümlesi teyit eder.
M.İslamoğlu 11:5
6
Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızık açısından Allah’a bağımlı olmasın. Nitekim O, her canlının konup eğleşeceği yeri de göçüp yerleşeceği yeri de iyi bilir:[¹⁶⁹⁰] Bütün bunlar kesin ve net bir yazılım ve yasayla[¹⁶⁹¹] kayıt altına alınmıştır.[¹⁶⁹²] [1690] Mustekar ve mustevda‘ kelimelerinin geçtiği bir başka âyet için bkz: 6:98 not 3. Farklı bir ibareyle benzer bir mâna için bkz: 47:19. [1691] Kitabun mubîn, Levh-i Mahfuz’dur (85:22, not 18). Bu tamlama ilk bakışta önümüze şu problemi çıkarır: Hem “bilinmezlik” mânasındaki belirsizlik, hem “apaçıklık” mânasındaki mubînlik: nasıl oluyor? İki ihtimal var: Ya “Allah için ayan açık, insan için akıl sır ermez bir yazılımla korunmuş..”; veya hem lazım hem müteaddi olan mubînin özünde açık ve dahi açıklayıcı olan çift yönlü tabiatına istinaden: “Göstergeleriyle insana açık, özüyle Allah’a açık bir yazılımla korunmuş”.. Her hâlükârda belirsiz olarak geldiği bu ve buna benzer bağlamlarda özellikle “ilâhî yazılım”a ve oluş-bozuluş yasalarının kayıtlı tabiatına delâlet eder (Msl: 27:75; 34:3). Bu ilâhî yazılımın kaynağı 36:12’de imâmin mubîn (ana/imam bellek) olarak beyan edilir. [1692] Bu durumda eğer açlık varsa, bu, rızkın yetersizliğinden değil, insanoğlunun hırsa dayalı bencillik ve paylaşmayı bilmeyen açgözlülüğündendir. Bu âyet her şeyin ilâhî bir ölçü/kader ile yaratıldığını isbat eder ve varlıkta tesadüfü reddeder. Zımnen: Eşyanın kaderi onun tâbi olduğu ilâhî yasalarda kayıtlıdır.
M.İslamoğlu 11:6
7
Yine O (bile) gökleri ve yeri altı aşamada yaratmıştır;[¹⁶⁹³] ve O’nun Kudret Makamı’nın (en büyük tecellisi olan hayat) su üzerinde kaimdir.[¹⁶⁹⁴] (Bütün bunları) hanginizin eylem ahlâkı konusunda daha iyi olduğunu sınamak için yapmıştır.[¹⁶⁹⁵] Şimdi sen kalkıp da, “Muhakkak siz ölümden sonra yeniden diriltileceksiniz!” desen, küfre saplananlar hemen “Hah, al sana bir numara daha!” derler.[¹⁶⁹⁶] [1693] Parantez içindeki “bile”, cümlenin telmihine dayanır. Zımnen: Kudreti sonsuz Allah bile göğü-yeri aşamalı bir biçimde bir yasaya bağlı olarak yarattı. Siz ey mü’minler! Toplumsal dönüşümün bir çırpıda olmasını, başarının plansız programsız ve nizamsız intizamsız gelmesini mi bekliyorsunuz? [1694] “Biz her canlıyı sudan var ettik” ışığında (21:30). Eski Ahid’de de buna çok benzer simgesel bir ifade bulunmaktadır (Tekvin 1:2). Ebu Müslim, ilâhî kudretin mecazî bir tasviri olarak anlar (Râzî). Fakat bağlam, sonsuz kudretin canlıların elementer kökende birliği üzerinden kendini duyurduğunu îmâ ve ifşa etmektedir. [1695] Bu ibare, “yeryüzünde halife” olan insanın eşref-i mahlukat olma iddiasını destekler gibi görünmektedir. En azından ilâhî şaheser olan insanı kuşatan en küçükten en büyüğe bütün bir çevrenin, insanın varoluşu için var edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Yeryüzü insan için, insan imtihan için yaratılmıştır (Krş: 67:3). [1696] Sihrin mânalarından biri de “hileli söz” ya da “el oyunlarıyla aldatma”, yani Türkçedeki çağrışımlarıyla “numara çekme”dir. Müşrikler ölümden sonra dirilişi sihir olarak nitelerken, hiç kuşkusuz bununla sihrin “kara büyü” anlamını kastetmiyorlardı (Konuyla ilgili notlar için bkz: 74:24; 7:116 ve 2:102).
M.İslamoğlu 11:7
8
Ama eğer onların cezasını sayılı bir süreye[¹⁶⁹⁷] ertelesek, bu kez de “Onu tutan mı var?” derler. Bakın, o gün geldiğinde, onu onlardan savuşturacak hiçbir güç olmayacak; dahası, alaya aldıkları gerçek onları çepeçevre kuşatacak.[¹⁶⁹⁸] [1697] Ummet teriminin anlamları arasında “süre, zaman” da bulunmaktadır (Krş: 12:45). Ne ki kelimenin ilk anlamı bu değildir. İlk anlamı göz önüne alarak ila ummetin ma’dûdetine “belirlenmiş bir topluluk için” karşılığı verilebilir. Bu, âyetteki tehdidi âhiret azabı değil de Bedir yenilgisi olarak tefsir edenlerin yorumuna uygun düşmektedir. Çünkü Bedir’de cezaya çarptırılan, Mekke’nin inkârcı seçkinleri arasından “belirlenmiş bir topluluk” idi. [1698] Hâka mazi fiildir, fakat gelecek zamana ilişkin bir bölümün içerisinde geçmektedir. Amaç muhatapta Hesap Günü’nü yaşanmış bir gerçeklik kadar kesin kabul edecek bir tasavvur inşa etmektir.
M.İslamoğlu 11:8
9
Ne ki eğer insanoğluna katımızdan bir rahmet tattırıp daha sonra da o rahmeti ondan çekip almış olsak; derhal o son derece karamsar, son derece nankör biri olup çıkar.
M.İslamoğlu 11:9
10
Yok eğer kendisine dokunan bir sıkıntı ve darlığın ardından ona esenlik ve bolluk tattırmış olsak, o vakit der ki: “kötülük(veren güç)ler benden uzaklaştı”;[¹⁶⁹⁹] (ve) bir anda küstahça bir şımarıklığa kapılır. [1699] Parantez içi açıklamamız âyetin lafız, mâna ve maksadına uygundur. Şöyle ki; zehebe ‘an (uzaklaştı), öznesi içinde olan bir yüklemdir ve aktif eyleme delâlet eder. Uğurluluk-uğursuzluk bâtıl inancını çağrıştıran bu tasavvur, mutluluğu/iyiliği olduğu gibi mutsuzluğu/kötülüğü de özü itibarıyla Allah’tan bağımsız bir özne olarak görmektedir. Bu tasavvura sahip olan birinin bollukta da darlıkta da Allah’a yönelmesi, elde ettiğinde şükür, kaybettiğinde hamd etmesi, dahası özeleştiri yapıp bilincini tevbeyle yenilemesi mümkün değildir. Vahiy, bu aklın sahibini, Allah’tan bağımsız bir mutluluk tasarımı yaptığı için kınamaktadır. Bu tür bir tasavvuru, 3. âyet temelden reddetmektedir.
M.İslamoğlu 11:10
11
Ancak sabreden, ve ıslah edici iyilikler yapan kimseler (bu tavrı takınmazlar): İşte onlar için, ilâhî bir bağış ve muhteşem bir karşılık vardır.
M.İslamoğlu 11:11
12
VE SEN (Ey Nebî!) Onlar “Onun üzerine bir hazine indirilmeli değil miydi?” ya da “Onunla birlikte bir de melek gelseydi (ya)!” diyorlar diye için daralacak, belki de bu yüzden sana indirilen kimi vahiyleri terk edeceksin![¹⁷⁰⁰] Unutmaki sen sadece, kendini uyarmaya adamış birisin! Allah ise, her şeyi en ideal mânada koruyan bir otoritedir.[¹⁷⁰¹] [1700] Fe lealleke, bir “ihtimali” ifade eden İlâhî bir eleştiridir. Bu, “kimi vahiylerin terk edilme” ihtimalidir. Nebi‘ye Vekîl olanın kendisi değil Allah olduğu söylenerek bu ihtimal ortadan kaldırılmıştır. Allah Rasûlü’nün göğsünü daraltan ve saçlarını ağartan, yalnızca kendi başına karşılamaktan âciz olduğu Mekkelilerin mucize talepleri değildir. Aksine, geçmişte ilâhi kudret delîli talep eden tüm inkârcı toplumların gelen ilâhi kudret delîline rağmen iman etmediklerini, bunun sonucunda da geri dönüşü mümkün olmayan bir helâk sürecine mahkûm olduklarını biliyor olmasıdır. Söz konusu toplumların helâki, bir film şeridi gibi bu sûrede de aktarılacaktır. Bu örneklerin tamamında da süreç aynıdır: Peygamber gönderilir. Toplum mesajı inkâr ederek ilâhi kudret delîli ister. İlâhi kudret delîli verilir ve toplum ilâhi kudret delîlini yalanlar. İlâhî ceza geri alınmaz bir biçimde kesinleşir ve infaz süreci başlar. Bu arada ahlâkî kokuşma toplumu ayakta tutan tüm unsurları yok ederek ölümcül bir hastalık gibi sosyal bünyeyi çepeçevre kuşatır. Çöküş kaçınılmaz olur. En sonunda toplum yeryüzünden silinip gider. İşte Allah Rasûlü’nün içini daraltan Mekke inkârcılarının da kendilerini bu geri dönülmez helâk sürecine sokacak sorular sormaya başlamalarıdır. Böyle başlayan bir sürecin feci sonunu bilmek, Rasulullah’ı tedirgin etmektedir. [1701] Zımnen: Vekil değil nezîr ol! Allah adına taahhüt altına girme, görevini yap! Bu sana yeter.
M.İslamoğlu 11:12
13
Yoksa “onu o uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Madem öyle, eğer dürüstseniz haydi Allah dışında gücünüzün yetip elinizin erdiği herkesi yardıma çağırın; siz de onun seviyesinde ‘uydurulmuş’ (!)[¹⁷⁰²] on sûre getirin de (görelim)![¹⁷⁰³] [1702] İnkârcı muhataplara nükteli bir meydan okuma. Parantezli ünlem, kelimede içkin olan ince ironiye işaret eder. [1703] Bakara 24 ve Yûnus 38’de bu meydan okuma mutlak olarak herhangi bir sûre içindir. Buradaysa “on sûre getirin” şeklinde yer almaktadır. Bu, bazı müfessirleri Yûnus sûresinin Hûd’dan sonra indiği sonucuna götürmüştür (İbn Atıyye). Menâr sahibi bu meydan okuyuşun kıssalar için geçerli olduğunu söyler.
M.İslamoğlu 11:13
14
Fakat, eğer onlar sizin çağrınıza cevap veremezlerse; o zaman bilin ki (Kur’an vahyi) yalnızca Allah’ın ilmiyle indirilmiştir; yine (bilin ki) O’ndan başka ilâh yoktur: Değil mi ki, artık sizin O’na kayıtsız şartsız teslim olmanız gerekir?
M.İslamoğlu 11:14
15
HER KİM dünya hayatını ve onun güzelliklerini isterse, orada yaptıklarının karşılığını tastamam veririz; üstelik onlar orada, (niyet ve amaçlarına bakılarak) değerlendirmeye tâbi tutulmazlar.[¹⁷⁰⁴] [1704] Lafzen: “değerleri düşürülmez”. “Fiyat düşürdü, ucuzlattı” anlamına gelen behase fiilinden. Açılımı “Eğer niyet ve amacına bakılarak dünyada yaptıklarına değer biçilecek olsaydı, bu çok düşük bir değer olurdu” şeklinde olur (Krş: Menâr).
M.İslamoğlu 11:15
16
(Fakat) işte bu kimselerin payına âhiretten düşen yalnızca ateştir; zira onların oradaki sahte (mazeretleri) işe yaramayacaktır: (ibadet adına) burada yapageldikleri her şey ise zaten bâtıldır.[¹⁷⁰⁵] [1705] Bunun bir örneği için bkz: 8:35. Ahirete inanmayan birinin dünyada ve dünya için yaptıklarından ötürü orada karşılık bulması beklenemez. Zira kimse önceden açtırmadığı ve para yatırmadığı bir hesaptan para çekemez. “Doğru, hesabı yok ama, dışarıda onun çok serveti var” itirazı geçerli değildir. Kimse önceden yapmadığı bir yatırımı sonradan kullanamaz. Kimse bilet almadığı bir uçakla yolculuk yapamaz. Onu o uçakla uçurmak için “Ama onun çok parası var” itirazı yersizdir. Ahirete iman etmek, hesap açmak demektir. Allah kime ne muamele yapacağını en iyi bilendir.
M.İslamoğlu 11:16
17
Şu hâlde, hiç (böyleleri), Rabbinden (gelen) hakikatin apaçık belgesine dayanan kimseyle bir tutulabilir mi? Şimdilerde[¹⁷⁰⁶] O’nun katından bir şahidin duyurduğu o belgeyi, daha önce de bir önder ve bir rahmet olarak Musa’nın Kitabı temsil ediyordu. İşte, ancak (hakikatin birliğini fark eden) o kimseler bu vahye inanırlar. Küfür ittifakı mensuplarından[¹⁷⁰⁷] her kim bu hakikati inkâr ederse, iyi bilsin ki onun son durağı ateştir. Sen (ey Nebi); sakın ola onun kaynağı hakkında tereddüde düşeyim deme;[¹⁷⁰⁸] iyi bil ki o, Rabbin katından gelen hakikatin ta kendisidir: ve fakat insanların çoğu (henüz bu gerçeğe) inanmıyorlar. [1706] Bu ilavenin gerekçesi, yetlûhu fiilinin -min kablihî (daha önce) ile karşıtlık oluşturacak şekilde- şimdiki zamanı göstermesidir. [1707] Ahzâb genelde Kur’an’da “küfürde ittifak etmiş müttefikler” mânasında kullanılmaktadır. [1708] Mirye: “Bir şeyde iki arada bir derede kalmak”. Türetildiği kök, “atın huylandığı için eşelenmesini” ifade eder. Ayrıca “süt sağmak” kök anlamı da vardır. Türevleriyle birlikte kelime, hep birbirine yakın anlamlarda ve tüm vahiy süreci boyunca kullanılır (İlk kullanıldığı yer 53:12). Cehaletten kaynaklanan “mutlak şüphe” anlamındaki şekk’ten ve “yakine ulaştırmayan bilgiye dayalı ya doğruysa endişesi taşıyan kuşku” anlamındaki rayb’den farklı olarak “birbirine karşıt iki şey arasında gidip gelmeyi, bocalama ve tereddüt durumunu” ifade eder (Külliyyât). Önce ilk muhatap olan Hz. Nebi’ye, sonra tüm muhataplara bir uyarıdır.
M.İslamoğlu 11:17
18
İmdi, kendi uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim biri olabilir mi? İşte onlar, (hesap vermek üzere) Rablerinin huzuruna çıkarılacaklar. Şahitlerse “İşte, Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır!” diyecekler. Unutmayın: Allah zalimleri rahmetinden tamamen dışlamıştır:
M.İslamoğlu 11:18
19
O zalimler ki, insanları Allah’ın yolundan çevirirler; onu çapraşık ve dolambaçlı göstermeye çabalarlar: çünkü onlar âhirete inanmazlar.
M.İslamoğlu 11:19
20
Bu tipler yeryüzünde (cezayı atlatsalar da, âhirette) yakalarını asla sıyıramayacaklar; Allah dışında onlara yardım edecek herhangi bir evliya/putlaştırılmış insanlar da olmayacak; azap onlara kat kat ağır gelecek:[¹⁷⁰⁹] zira onlar hakikati işitmeye tahammül edemiyorlardı ve gerçeği görmemekte direniyorlardı. [1709] Lem yekûnû ibaresinde gelecek zaman kastedilmesine rağmen bunun geçmiş zaman kipiyle ifade edilmesi, muhataba şu mesajı verir: bu sonucu olup-bitmiş gibi kesin bil! Ayetin son cümlesi, yukarıda yer alan evliyâ/putlaştırılanlar ile bağlantılı olarak, şöyle de çevrilebilir: “zira o evliya/putlaştırılanlar işitme yeteneğinden de, görme yeteneğinden de yoksundurlar.” (Keşşâf)
M.İslamoğlu 11:20
21
Bu tipler kendilerine yazık eden kimselerdir; ve uydurdukları kuruntu(ürünü aracı)lar, kendilerini yüzüstü bırakmıştır.[¹⁷¹⁰] [1710] Her tür şirk ve ilâhlaştırma insanın kendi kendisine söylediği yalandır; ve en tehlikeli yalan insanın kendisini inandırdığı yalandır.
M.İslamoğlu 11:21
22
(Daha dünyada bütün bunlar olacaksa,) âhirette ondan beter ziyana uğrayacakları kesindir.
M.İslamoğlu 11:22
23
Ne var ki iman edenler, Allah’ı razı eden değerler üretenler ve Rablerine gönülden boyun eğenler de var: işte cennet ehli olanlar da bunlardır; bunlar orada ebedî kalacaklardır.
M.İslamoğlu 11:23
24
Bu iki kesim insanın örneği, kör ve sağırla, gören ve işiten birinin arasındaki fark gibidir: Konum olarak hiç bu ikisi aynı düzeyde olabilir mi? Hâlâ ibret almayacak mısınız?[¹⁷¹¹] [1711] Bu âyet, birbiri peşi sıra ele alınacak olan altı ayrı kıssanın hemen öncesinde, insan tasavvuruna iyi-kötü ayrımını, gören-görmeyen, işiten-işitmeyen örneği çerçevesinde sunuyor. Yine aynı kıssaların farklı boyut ve vurgularla ele alındığı A’râf sûresinde, kıssaların hemen öncesinde yer alan âyet de iyi-kötü ayrımını verimli toprak-verimsiz toprak örneği temelinde sunmaktaydı (7:58).
M.İslamoğlu 11:24
25
DOĞRUSU, Nûh’u da mesajımızı kavmine taşımak için elçi olarak görevlendirmiştik. (Demişti ki:) “Bakın, ben size açık ve net bir uyarıyla geldim.
M.İslamoğlu 11:25
26
Şöyle ki: Başkasına değil sadece Allah’a kulluk edesiniz! Çünkü ben, elem veren bir Gün’ün cezasına çarptırılmanızdan korkuyorum.”
M.İslamoğlu 11:26
27
Bunun üzerine kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar edenler şöyle dedi: “Bakıyoruz da, sen de bizim gibi sadece ölümlü bir insansın. Yine, sana ayak takımına mensup sığ görüşlü kişilerin dışında kimsenin uymadığını görüyoruz.[¹⁷¹²] Sonuçta, sizin bize karşı bir üstünlüğünüzün olmadığını zannediyoruz.[¹⁷¹³] Aksine, sizin yalancı olduğunuzdan eminiz!” [1712] Her elçinin kula kulluktan kurtuluş çağrısına ilk koşup gelenler topumun mazlum ve mağdur kesimleri olmuştur. Bu da mağdur ve mazlum kesimlerin, ilâhî davetin doğal müttefikleri olduğunu gösterir. [1713] Güce ve paraya tapanlar, güce ve paraya teslim olurlar. Zımnen: Eğer bizim üstünlük alameti saydığımız güç, servet ve iktidar sizde olsaydı üstünlüğünüzü kabul ederdik.
M.İslamoğlu 11:27
28
Dedi ki: “Ey kavmim! Düşünsenize bir: ya ben Rabbimin katından gelen açık bir delile dayanıyorsam; dahası, ya O bana katından bir rahmet bahşettiği hâlde siz bunu görmüyorsanız? Şimdi siz, (O’nun delil ve rahmetini) görmeye dahi tahammül edemezken biz kalkıp da ona (imana) sizi zorlayabilir miyiz?[¹⁷¹⁴] [1714] Cümle içindeki hâ zamirleri, hem “delili”, hem de “rahmeti” görmektedir. Bunun yaklaşık açılımı şudur: “..siz bizim delile tâbi olup inanmamız sonucunda bize bahşedilen rahmeti görmezken, biz kalkıp da sizi delili görüp inanmaya zorlayabilir miyiz?” Bunun anlamı, “imanın sahibine bahşettiği rahmeti göremeyen, insanı o imana götüren delili göremez” demektir. Bir başka ifadeyle: Meyveyi dahi görmekten âciz olan, kökü ve saçağı nasıl görsün?
M.İslamoğlu 11:28
29
İmdi ey kavmim! (Çabama karşılık) sizden bir bedel beklentisi içerisinde değilim! Benim (çabamın) karşılığı Allah’a aittir. Dahası, (bana) güvenip inanan kimseleri de etrafımdan uzaklaştıracak değilim.[¹⁷¹⁵] Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklar(ına inanıyorlar). Ve fakat bu arada, ben de sizin cahilce davranan bir topluluk olduğunuzu düşünüyorum.[¹⁷¹⁶] [1715] Her elçi gönderildiği kavmin karşısına, Allah’ın elçisi olmanın doğal sonucu olarak davetinin karşılığını Allah’tan alacağı haberiyle çıkar. [1716] Yani: Bir elçiye pazarlık teklif etmek kendini bilmezliktir. Fiyatı olanların değeri olanlarla pazarlığı için Kâfirûn sûresi ve notlarına bakınız.
M.İslamoğlu 11:29
30
Bakın ey kavmim! Eğer onları etrafımdan uzaklaştırırsam, Allah’tan gelebilecek bir cezaya karşı bana kim yardım eder? Bunu da mı düşünemiyorsunuz?[¹⁷¹⁷] [1717] Nûh Peygamber hakikat kavgası verirken, inkârcı muhatapları sınıf kavgası veriyorlardı. Tek dertleri zulüm ve küfürle elde ettikleri güç, servet ve iktidarın ellerinde kalmasını sağlamaktı.
M.İslamoğlu 11:30