Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Adiyat 1 / 11
1
YAZIKLAR olsun;[⁵⁸⁵⁷] (vahye) dinmez bir hınçla saldıranlara,[⁵⁸⁵⁸] [5857] Yemin vav’ının cevabı sadedinde gelen 6-11. âyetler, bu bağlamda vavın “tazim” değil, “tehdit, tekdir ve kınama” vurgusu taşıdığının delilidir. Seleflerimiz vava azamet vurgusu verdikleri için, devamını da zorunlu olarak “Bedir’deki mü’min savaşçıların savaş atı” (veya “hacıların develeri”) olarak yorumlamışlardır. İbn Abbas’ın bu görüşü Hz. Ali’ye nakledildiğinde; “Bilgi sahibi olmadığın bir konuda insanlara görüş açıklıyorsun. Vallahi İslâm’da ilk savaş Bedir idi, bizim tarafta Zübeyr ve Mikdad’ın atından başka at yoktu” der (Taberî). Kaldı ki bu âyetler, savaş veya İslâmî mânada hac bir yana, henüz sözlü mücadelenin bile başlamadığı Mekke’nin ilk yıllarına aittir. Hepsinden öte, ‘âdiyât kelimesi her halükârda “düşman” ile ilgili bir mâna barındırır. el-‘Adv, ‘aduv, ‘adavet, ‘udvan ile aynı köktendir. Kelimenin sülâsî mücerredinin ‘a-d-y olma ihtimali bu sonucu değiştirmez. İştikâk açısından hepsi de aynı mânada buluşur. Baştaki yemin ile sûre baştan sona meşhed (sahne) kılınmıştır. Bu meşhedin iki yüzü sûrenin iki bölümünde görünür. İlk sekiz âyet dünyada görünen yüzü, son üç âyet âhirette görünen yüzüdür. İlk yüzdeki üslubun şiddet, hareket ve dehşeti, ikinci yüzdeki ğaybî hakikatlere muhatabın görür gibi inanmasını sağlamak amacına matuftur. Allah’ın insana imanı emretmesi, şefkatinin eseridir. [5858] ‘Adiyât ism-i failinin türetildiği el-‘adv, “hızlı gitmek, saldırmak, akın düzenlemek” anlamına gelir. ed-Dabh, “nefesi çıkaramadığı için göğüsten gelen hırıltılı ses”. Bizce bu sıfatlar, benzer durumdaki Murselât, Nâzi’ât, Sâffât ve Zâriyât sûrelerinin girişi gibi doğrudan veya dolaylı olarak vahiyle ilgilidir. Genellikle mukatta’â harfleriyle başlayan sûreler nasıl vahye atıfla başlıyorsa (Bkz: 68:1, not 1), mevsufsuz sıfatla başlayan sûreler de vahye işaret ederler. Bu işaretin “vahyin âyetleri”, “onu getiren melekler”, onun geldiği “peygamberler” veya gelen vahyin ona inanan veya onu inkâr eden muhatapları olması işin özünü değiştirmez.
M.İslamoğlu 100:1
2
ve (içindeki) öfke ateşiyle etrafı tutuşturanlara,
M.İslamoğlu 100:2
3
ve sabah(lar)a kadar kıskançlıktan kıvrananlara,[⁵⁸⁵⁹] [5859] Veya, “dibini boyladı, alçaklaştı” anlamındaki ğavr köküne nisbetle: “Sabah(lar)a kadar kin çukurunun dibini bulanlara”. Tercihimiz ğayr köküne nisbetledir. Kıskançlıktan kıvrananların başında Mekke’nin belâgat dâhisi Velid b. Muğire geliyordu. Bu kıskançlığın sebebi, Kur’an hakkında ne düşündüğünü soran Ebu Cehil’e verdiği şu cevapta görülür: “Ne mi düşünüyorum? Vallahi ona hiçbir şey benzemez. O ulaşılamayacak kadar yüksek bir şey!” (Kur’an karşısında onun yaşadığı derin tereddüt ve iç çelişki için bkz: Müddessir 18-25).
M.İslamoğlu 100:3
4
sonuçta bu kıskançlıkla tozu dumana katarak ortalığı bulandıranlara:
M.İslamoğlu 100:4
5
nihayet bu düşmanlıkla toplumun ortasına dalanlara…
M.İslamoğlu 100:5
6
Ki gerçekten de (bu) insan tipi Rabbine karşı çok nankördür;[⁵⁸⁶⁰] [5860] el-İnsândaki el ahd içindir. Dolayısıyla “nankörlük” insan soyunun vasfı değil, yukarıda olumsuz nitelikleri sayılan “insan tipi”nin vasfıdır. el-Kenûd, “çoraklaşıp verimliliğini yitiren toprak” (Mekâyîs). Rabbi insana o kadar cömert davranmaktadır ki, insan bu cömertlik karşısında ne yaparsa yapsın Rabbinin hakkını ödemekten âciz kalmaktadır.
M.İslamoğlu 100:6
7
üstelik insanın kendisi de buna şahittir;[⁵⁸⁶¹] [5861] İnnehudaki zamir insanı da Rabbi de görüyor. Çoğunluk birincisini, İbn Abbas, Hasan Basrî ve Süfyan ikincisini tercih etmiş. Mücahid ve Katâde her ikisini de tercih etmişler. Kur’an’da birden fazla yeri gören zamirler vardır (Bkz: 2:177; 9:99; 11:28; 10:83). Fakat bizce bu onlardan değildir. Zira bir sonraki âyette gelen innehu zamiri, bir öncekinin merciini de sabitlemektedir. Tercihimizin gerekçesi budur. Şehid, “ikrar eden” veya “bilen” mânasınadır.
M.İslamoğlu 100:7
8
zira o servete pek tutkundur![⁵⁸⁶²] [5862] Servet tutkunluğu, Allah’a karşı nankörlüğün sebebidir. Bazı kaynaklarda Allah Rasûlü’ne, bazılarındaysa sahabeye nisbet edilen senedi sorunlu “Dünya sevgisi tüm kötülüklerin başıdır” sözü, bu ve benzeri âyetlerin tefsiri olsa gerektir. Serveti paylaşmamanın Allah’a nankörlük sayılması pek manidardır.
M.İslamoğlu 100:8
9
O bilmez mi ki, kabirlerde bulunan herkes diriltilip ortaya çıkacağı zaman,
M.İslamoğlu 100:9
10
ve gönüllerde saklı her şey önlerine serildiği (zaman):
M.İslamoğlu 100:10
11
Elbet Rableri, o gün onları (bekleyen akıbetin) iç yüzünden bütünüyle haberdardır![⁵⁸⁶³] [5863] Veya habîre muhbir anlamı vererek: “haberdar edecektir”. Habîr, ‘Alîm olarak anlaşılamaz. Birçok âyette bu ikisinin birlikte kullanılması bir yana, Alîm’den farklı olarak Kur’an’da Habîr sadece Allah’a isnat edilir. Türetildiği kök olan habr, “suyun ana çıkış menfezi”, “ilk kırkım yün” demektir. Demek ki, Habîr olmak, onun gerçek aslını ve ilk illetini tüm ayrıntısıyla bilmektir ki, bu da yalnız Allah’a mahsustur. Sadekallahu’l‘azîm (Allah doğru söyledi). Ya Rab! Sen doğru söyledin, bize de doğru anlamayı bahşet!
M.İslamoğlu 100:11
Adiyat suresi tamamlandı