1
Elif-Lâm-Râ![¹⁵⁶²] İŞTE BUNLAR, her hükmünde tam isabet kaydeden ilâhî kelâmın âyetleridir.[¹⁵⁶³]
[1562] Mânası konusunda sözün tükenmeyeceği bu harfler, Allah Rasûlü’nün aldığı vahyi tek bir harfini dahi zayi etmeden ilettiğinin lafzi şahididir (Bkz: 68:1, not 1). [1563] Kur’an’ın sıfatı olarak özne formu olan hakîmin kullanılması, vahyin inşâ edici bir özne oluşuna delâlet eder. “İşte bunlar” ile kastedilen, bazılarına göre bu âyetler, bazılarına göre de Kur’an’dır (Msl: Zemahşerî ve Taberî). Müteakip âyetlerin kapsamı, ikinci görüşü haklı kılmakla beraber, hassaten sûre içinde yer alan âyetlere vurgu olduğu da bir gerçektir.
2
Ne yani, kendi aralarından bir insan evladına: “İnsanları uyar; iman edenlere Rableri katında yüksek bir itibar kazanacakları müjdesini ver!” diye vahyetmemiz, insanların garibine mi gitti?[¹⁵⁶⁴] Küfre gömülüp gidenler (bir de utanmadan) “Dikkat edin! Bu var ya bu, düpedüz bir sihirbazdır!”[¹⁵⁶⁵] dediler.
[1564] Zımnen: İman Allah’a sadâkat yarışında ipi göğüslemektir. Kâne nâkıs fiilinin olaya delâlet etmeyip sadece zamana delâlet ettiğini kabul eder de li’n-nâsideki lâm edatını kâneye değil de ‘acebene ilişkin görürsek, edat ‘acebene geçişlilik anlamı verir. Bu durumda anlam şöyle olur: “…insanları acayipleştirdi mi?” Eğer kânenin haberi olarak ‘acebeni, ismi olarak da evhaynayı alırsak, o zaman da anlam şöyle olur: “…diye insanlara vahyetmiş olmamız bir gariplik midir?” [1565] Parantez içi açıklamanın, bağlaçsız ve edatsız bir şekilde yukarıdaki cümlelerin peşinden gelen bu ibarenin zımnî vurgusu olduğunu düşünüyoruz. İnkârcı Mekkeliler, aralarında yaşayan ve ittifakla el-emin (güvenilir kişi) adını verdikleri rasûlün geçmiş hayatından sihri andıran bir tek örnek gösterememişlerdir. Allah Rasûlü’ne “sihirbaz” iftirasını atanların gösterebildikleri tek gerekçe “O, kişiyle ebeveyninin, akrabasının, kavminin arasını ayırıyor” şeklindeydi (İbn Hişam, es-Sîra II, 132). 19. âyetin, bu ithama îmâ yoluyla cevap verdiğini düşünebiliriz. Söz konusu 19. âyet, aynı anne-babadan türeyen insanların farklı görüşlerde olmasının ilâhî yasa gereği olduğunu dile getirerek, müşriklerin Allah Rasûlü’ne sihirbaz iftirası atarken getirebildikleri “ebeveynle evladın arasını ayırıyor” delilini çürütüyordu.
3
KUŞKUSUZ sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı devrede yaratan;[¹⁵⁶⁶] ve sınırsız güç ve kudret makamına kurulup varlığı yöneten Allah’tır:[¹⁵⁶⁷] Yaratma işinde O’nun hiçbir destekçisi yoktu, varlık ancak O’nun izninden sonra vücut buldu.[¹⁵⁶⁸] İşte bu (niteliklere sahip) olan Allah’tır sizin Rabbiniz; artık yalnız O’na kulluk edin:[¹⁵⁶⁹] Hâlâ öğüt almayacak mısınız?
[1566] Lafzen: “altı günde” (Bkz: İbarenin nüzûl sürecinde ilk kullanıldığı 50:38, not 37). [1567] Kur’an’da Allah için siyaset yerine hep tedbir kullanılır. Zira siyaset “dikkat ve özen isteyen, dikkat ve özen gösterilmeyince bozulan” vurgusunu taşır. Hakikattir ki Allah’ın buna ihtiyacı yoktur (Krş: Furûk, s. 29). [1568] Ebu Müslim Isfahani’ye göre Ma min şefî’indeki “tek”in mukabili olan “çift, ikinci” anlamına şef‘den türetilmiştir. Bu durumda mâna mealde tercih ettiğimiz gibi olur. Yine Ebu Müslim, illa biiznihiyi “varlık, ancak O’nun izninden sonra vücut bulmuştur” şeklinde açıklamıştır (Râzî). Tercihimizin gerekçesi budur. Tüm şefaat anlayışları Zümer 44 ve Sebe 23 ışığında tashih edilmelidir (Bkz: kelimenin ilk geçtiği 74:48, not 39). [1569] Mekke putperestlerinin putlarını Allah katında kendilerine torpil geçecek aracılar olarak görmeleriyle alâkalıdır. “Yalnız O’na kulluk edin”; yani, “Yalnız O’ndan kayırma ve yardım dilenin!”
4
Hepinizin dönüşü O’nadır; (bu) Allah’ın gerçekleşmesi kaçınılmaz vaadidir. Çünkü O, insanı yaratmaya başladıktan sonra onun yaratılışını sürdürüyor ki; iman edip de o imanla uyumlu iyilik yapanları, hak ettiklerinden fazlasıyla[¹⁵⁷⁰] ödüllendirsin. İnkârda ısrar edenlere gelince: onların hakkı, inkârda direnişleri nedeniyle yudum yudum içecekleri kavurucu bir pişmanlık[¹⁵⁷¹] ve can yakıcı bir azaptır.
[1570] el-Kıst, yine Kur’an’da kullanılan el-‘adlin eşanlamlısı olarak görülemez. Tercihimizin gerekçesi için bkz: 49:9, not 12. [1571] Lafzen: “kavurucu bir içecek”. Bu mecazî ifade, öncelikle yürek yakıcı ve vicdanı kavurucu bir pişmanlığa delâlet etse gerektir. Râzî bu sûrenin 7. âyetindeki “ateşi” (en-nâr) tefsir ederken, ateşin ve yanmanın farklı türlerinden söz eder. Bunlardan birini de “psikolojik ve aklî ateş” diye adlandırır ve bunun hissedilen ateşten daha fazla yaktığını ifade eder.
5
Güneşi aydınlığın kaynağı ve ayı ışık yansıtıcı yapan;[¹⁵⁷²] yılların sayısını ve hesabı(nı) bilesiniz diye ona evreler takdir eden O’dur. Bunu başka değil, hakiki bir gaye için halk eden Allah, bilmek isteyen bir toplum için varlık âyetlerini[¹⁵⁷³] ayrıntılı olarak açıklıyor.
[1572] Dıyâ’ (dav’), Kur’an’da aydınlatan kaynak anlamında kullanılmıştır (Krş: 2:17; 28:71). Dilde ışığın kaynağı için kullanılır. Daha çok işlevsel ve hep maddî anlamdadır. Nûr ise, birinciyi de kapsayan ve maddî-mânevî, somut-soyut tüm ışıma ve ışıtma süreç, araç ve hâlleri için kullanılır (Müfredât; Lisân ve Mekayîs). Işığın azına da çoğuna da nûr adı verilebilir. Fakat dav’ sadece nurun çoğuna verilen addır. Bu nedenle gün ışığına dav’ denmiştir (İtkân III, 232). Ay için kullanıldığında “ışık yansıtıcı” anlamına geldiği kozmik bir hakikattir. Türkçe’de “aydınlık” ve “ışık” birbirlerinin yerine kullanılsalar da (Ş. Sami), birinciyi dıyâ’, ikinciyi nûr karşılığı olarak kullanmayı tercih ettik. [1573] Burada açıklananın “vahyî âyetler” değil, Güneş ve Ay gibi “kozmik âyetler” olduğu anlaşılmaktadır. Kevnî ve kavlî olanıyla tüm âyetler, aslında birer “gösterge”dirler; bir asla delâlet eder, bir hakikati gösterirler. Bu âyetlerin gösterdikleri gerçek ise “Mutlak Hakikat” olan Allah’tır. Yukarıdaki çevirimiz, işte bu yaklaşıma dayanmaktadır.
6
Çünkü gecenin ve gündüzün birbiri ardınca gelişi ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her şey, sorumluluk bilinci taşıyan bir toplum için hakikate yapılmış birer atıftır.[¹⁵⁷⁴]
[1574] Üstteki açıklamaya binaen, âyâtın bu bağlamdaki en uygun karşılığı. Zımnen: Âhirete iman, ahlâkî davranışın garantisidir.
7
Şu da bir gerçek ki; Bizim (rahmetimize) kavuşma umudu/arzusu olmayanlar[¹⁵⁷⁵] ve dünya hayatıyla kendilerini tatmin edenler,[¹⁵⁷⁶] üstelik (bir de) ayetlerimizden gafil olanlar var ya;
[1575] Aynı fiilin İlâhî rahmet ile birlikte kullanıldığı örnekler için bkz: 2:218; 17:57; 39:9. [1576] Zımnen: İki dünyalılar Allah’ın rızasıyla tatmin olurken (89:27-28), tek dünyalılar ilâhî rıza yerine koyarak tanrılaştırdıkları dünyalıklarla tatmin olurlar. Birine değer biçmek isteyen neyle tatmin olduğuna baksın. Dünyalıkla meşgul olmak kişiyi dünyalığa sahip kılar, dünyalıkla tatmin olmak kişiyi dünyalığa ait kılar. Bu sonuncusu felaketin ta kendisidir. Zira servet harika bir köle, berbat bir efendidir.
8
işte, işleye geldikleri bütün bu şeylerden dolayı onların son durağı ateştir.
9
Ne var ki iman eden ve imana lâyık davranışta bulunanlara gelince: Rableri onları imanları sayesinde,[¹⁵⁷⁷] zemininden ırmaklar akan, nimetlerle dolu Cennetlere ulaşan yola yöneltecektir.[¹⁵⁷⁸]
[1577] Cennetin, eylemle isbat edilmiş imanın ödülü olduğunun açık ve net ifadesi. [1578] Allah’ın hidayetini bu şekilde çevirimiz için bkz: 9:80, not 99.
10
Orada onların nidaları[¹⁵⁷⁹] “Muhteşemsin ey Allah’ım!” olur; ve kendilerine “Selam olsun size!..” diye mukabele edilir orada. Nihayet onların son nidası yankılanır: “el-hamdu lillahi Rabbi’l-‘âlemîn!”[¹⁵⁸⁰]
[1579] Bu bağlamda da‘vânın, “dua, övgü, anış, duyuru, çığlık, çağırış” (Mekâyîs ve Lisân) gibi birden fazla olan çağrışımlarını yansıtabileceğimiz en uygun Türkçe karşılık budur. Bu nidanın her şeyden önce “teşekkürü” çağrıştıran bir “sevinç çığlığı” olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. [1580] Mânası: “Hamd, bütün âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur!” Fâtiha’nın ilk cümlesi, cennete nail olmuş bir bahtiyarın ağzından çıkan ilk cümledir. Bir mü’min bunu her vakit namazının tüm rekâtlarında söylemekle, özünde cennete olan özlemini dile getirmiş olmaktadır. Eğer bunu sadece bir dil alışkanlığı olarak söylemeyip yürekten söylüyorsa, bu cümleyi söylediği her seferinde cennet duası ediyor demektir. Zira hasret kalbin duasıdır.
11
EĞER onların nimeti istemede acele ettikleri gibi Allah da insanlar için (hak ettikleri) cezayı[¹⁵⁸¹] vermede acele etseydi, onların sonunu getirecek hüküm hemen infaz edilirdi.[¹⁵⁸²] Şu hâlde, Bizim (rahmetimiz)le buluşmaya yüzü olmayanları küstahça taşkınlıkları içerisinde debelenmeye terkederiz.
[1581] Lafzen: “Şerri”. Burada bahsedilen ceza, kendisinden sonra ibret alınıp tevbe edilemeyecek bir ceza olduğu için “şer” olarak gelmiştir. Kur’an’ın hiçbir yerinde şer Allah’a izafe ve isnat edilmez. Fakat şer Nâs sûresi 4. âyette el-vesvâsi’l-hannâs olan şeytana izafe edilir. Enbiya sûresi 35. âyette Allah’ın insanı hayır ve şer ile imtihan etmesi, şerrin Allah’a izafe ve isnadı değildir. Şerre Allah tarafından izin verilmesinin gerekçesidir. Bu âyet kötülük ilâhı vaz eden her tür düalizm şirkini red içindir (Bkz: 21:35, not 46). Burada ca‘l fiili ile yapılan isnat ise, reddetmek için yapılır (Ca‘l ve halk farkı için bkz: 78:8-9, ilgili notlar). Yani “Eğer.. etseydi, fakat etmedi” mânasındadır. Ve böylece şerrin Allah’a isnat ve izafe edilemezliği kuralı bozulmamış, aksine pekişmiş olur (Bunu teyit için bkz: 3:26; 21:35 ve 72:10, ilgili notlar). [1582] Zımnen: Allah ihmal etmez imhal eder, yani süre tanır. Zira “O rahmeti kendisine ilke edinmiştir” (6:12).
12
Hem ne zaman insanoğlunun başına bir ziyan gelse, gerek yatarken, gerek otururken ya da ayaktayken (başlar) Biz’e yalvarıp yakarmaya. Biz onu başına gelen ziyandan kurtardığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan ziyandan kurtarmamız için Biz’e hiç yalvarmamış gibi (nankörleşir).[¹⁵⁸³] Hayatlarını boşa harcayanlara, yapageldikleri her şey (işte) böylesine cazip görünür.[¹⁵⁸⁴]
[1583] Emaneti mülkiyet sanmanın doğal sonucu budur. Sahibine ihanet eden akıl kötüyü iyi gösterir. [1584] İsrâfın büyüklüğü, kaybedilen imkândan çok imkânı doğru harcamadığı için kaybettiği nimetin büyüklüğüyle ölçülür. Burada kaybedilen Allah rızası ve onun karşılığı olan cennettir. İlâhî rızayı ve cenneti kaybedenin kaybını gösterecek bir rakam da yoktur.
13
Doğrusu sizden önceki bir çok nesli de, zulmetmeye başlayınca yok oluşa mahkûm etmiştik. Oysa ki onlara (da) rasulleri hakikatin apaçık belgeleriyle gelmişlerdi; fakat onlar inanmamakta direndiler: günaha gömülüp giden toplumu işte böyle cezalandırırız.[¹⁵⁸⁵]
[1585] Tüm muhataplara zımnî bir uyarı: Sebepler tekerrür ediyorsa, sonuçların tekerrüründen daha doğal ne olabilir?
14
Daha sonra ise, öncekilerin peşinden sizi (helâk olanların yaşadığı) yerlere[¹⁵⁸⁶] mirasçı kıldık ki, nasıl davranacağınızı görüp gözetleyelim.
[1586] Buradaki el-ard, elbette tüm yeryüzü değil, helâk olan kavimlerin topraklarıdır.
15
Bir de ne zaman hakikatin apaçık kanıtları olan âyetlerimiz onlara okunsa, Bizim (rahmetimizle) buluşma arzusu ve umudu olmayan o kimseler derler ki: “Git, bize bundan başka bir hitab[¹⁵⁸⁷] getir, ya da onda değişiklik yap!”[¹⁵⁸⁸] (Ey Nebî)! De ki: “Onu kendime göre değiştirmem olacak şey değil. Ben yalnızca bana vahyedilene uyarım: çünkü ben Rabbime karşı gelecek olursam, korkunç bir Gün’ün azabından korkarım.”
[1587] Kur’an’ın sözlük mânası için bkz: 25:30, not 39. Burada belirsiz formda gelen Kur’an, isme değil vasfa yakın bir mastar olarak çevrilmelidir. Unutulmaması gereken nokta, “Kur’an” ifadesinin müşriklere atfen kullanılan bir cümle içerisinde geçmesidir. Bu ve buna benzer bir bağlamda “Kur’an” olarak çevirmek anlama problemine yol açacaktır. Çünkü, Hatib’in ve ilk muhatapların bu kelimeye yükledikleri anlamla modern muhatabın zihnindeki kavramlaşmış anlam bire bir örtüşmemektedir. Kelime kavramsal anlamını sonraki dönemlerde kazanmış, hatta tedvin asrından sonra “Mushaf” isminin yerine kullanılmaya başlanmıştır. Oysa Kur’an, hatib olan Allah’la muhatab olan insan arasında canlı, aktif ve yaşanan bir diyalogun eseri olarak sözlü bir “hitab”, Mushaf ise Allah Rasûlü’nden sonra vahiy metninin kaydedildiği yazılı bir “kitap”tır. Anlama faaliyetinin ilk ve zorunlu adımı, anlamın kaynağından hedefine taşınırken yolda uğradığı “anlam kaybını” asgariye indirmektir. İşte bu yüzden, kur’ânin lafzı için yalnızca mantukunu değil mefhumunu da iyi yansıttığını düşündüğümüz “hitab” karşılığını kullandık. [1588] Müşriklerin bu talebi açıkça gösteriyor ki, onlar mesajını, hedefini ve inşâ etmek istedikleri dünyayı çok iyi bildikleri bir Kur’an’a karşı çıktılar. İtirazları Kur’an’ın getirdiği öğretinin özüne, içeriğine yönelikti. Onlar esasen iyi ve kötüyü belirleme yetkisinin ellerinden çıkmasına itiraz ediyorlardı. “Değiştir” demekle, itirazlarının Hz. Muhammed’e değil vahyin kaynağına yönelik olduğunu itiraf ediyorlardı. Bununla zımnen “hayat tarzımıza dokunmayacak bir içeriğe razıyız” demiş oluyorlardı.
16
De ki: “Eğer Allah öyle tercih etseydi, ben onu size okumazdım; zaten O da onu size göndermezdi. Hem doğrusu şu ki; ondan önce yıllarımı sizin aranızda geçirmişim: bu kadarını olsun düşünemiyor musunuz?”
17
Hem kendi uydurduğu yalanları Allah’a yakıştırandan, ya da O’nun mesajlarını yalanlayandan daha zalim biri olabilir mi?[¹⁵⁸⁹] Gerçek şu ki; günaha gömülenler asla iflah olmaz!
[1589] Hem Müşriklerin yaptığı “kendi üretti” iftirasının cezasını, hem de onların inkârının cezasını hatırlatan bir ifade.
18
Bir de Allah’ın peşi sıra kendilerine yararı da zararı da dokunmayan varlıklara[¹⁵⁹⁰] kulluk edip de, üstelik “İşte şunlar Allah katında bizim kayırıcılarımızdır” diyenler (iflah olmaz).[¹⁵⁹¹] De ki: “Yoksa siz Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O, sınırsız yüceliği ve aşkın varlığıyla, onların putlaştırdığı her şeyden beridir.
[1590] Ebu Ubeyde, buradaki mâ (şey) ilgi zamirinin ellezi (kimse) yerine kullanıldığını söyler (Mecaz). Tercihimiz olan “varlıklar” bu ikisini de içermektedir. [1591] Bu âyet şefaat (kayırıcılık, torpil) inancının müşriklerin şirkinin hem sebebi hem sonucu olduğunu gösterir. Buradaki “kayırıcılık” ile müşriklerin dünyada sahip oldukları refah da, âhiretteki torpil beklentisi de kastedilmiş olabilir. Bu durumda 7 ve 15. âyette “bizim huzurumuza çıkarılacaklarını asla ummayanlar” ifadelerini, Mekke kodamanlarından olan ve kökeni karanlık ve karışık bir inkâr ideolojisine mensup çok özel bir gruba hasretmek gerekir. Mekke’de eline aldığı kemiği ufalayıp savurarak; “Ne yani, şimdi ölüp de toprak olduktan sonra yeniden mi diriltileceğiz?” (56:47-48; ayrıca bkz: 36:78) diyen ve ilkel bir materyalizm olan “dehriliğin” peşinden giden (45:24) sınırlı sayıda bir gurup da vardı. Ebu Cehil, Ümeyye b. Halef, kardeşi Ubeyy b. Halef gibi isimler bu gruba mensuptu. Bunlar, nihilizme çıkan ilkel bir materyalizm olan “dehri” ideolojiye mensuplardı. Bunlarla iç içe seçkin bir başka gurup daha vardı ki, onlar da Hire’den beslenen “düalist batıniliğe” (gnostisizm) mensup bir guruptu. Abdu’d-Dâr’ın reisi Nadr b. Haris (Genellikle hekim olan Taif’li Nadr b. Haris ile karıştırılır), Ukbe b. Ebi Muayt, Munebbih b. Hacac ve kardeşi Nubeyh, Ebu Süfyan ve oğulları Muaviye ve Yezid gibi isimler de bu gruba mensuptu. İbn Kelbî el-Mesâlib’inde bu isimleri “Mekke’deki zındıklar” arasında sayar. ‘Zındık’ terimi genelde Mani, Mazdek, Zerdüşt dini gibi inançlara mensup düalist batınileri ifade eden bir ıstılahtır. Bu çok küçük bir elit dışında müşrik kitle âhireti mutlak anlamda inkâr etmiyorlardı. Ama Allah inançları nasıl yozlaşmışsa, âhiret inançları da öylesine yozlaşmıştı. Onların Allah inancındaki çarpıklık “şirk” biçiminde, âhiret inançlarındaki çarpıklık da “şefaat” biçiminde tezahür etmiştir. “Ki onlar o (haber) hakkında ihtilaf ediyorlar” diyen Nebe’ 3, müşriklerin âhiret konusunda farklı düşünceler taşıdıklarına delâlet eder (Ayrıntı için bkz: 45:32; 70:38; 78:3, ilg. notlar).
19
[¹⁵⁹²] İNSANLIK başlangıçta aynı duygu, düşünce ve ideal etrafında toplanmış bir topluluktan oluşuyordu; fakat sonradan ayrı görüşlere saptılar.[¹⁵⁹³] Ve eğer Rabbin tarafından daha önceden bir yasaya bağlanmamış olsaydı, onların kendi aralarında tartıştıkları konularda (daha başından) hüküm verilip iş bitirilirdi.[¹⁵⁹⁴]
[1592] Burada metinde yer alıp çeviride görünmeyen, ama çeviriye ibtidaiye olarak yansıyan bir vav vardır. [1593] İlk olanı ilkel sayan modern Antropoloji’nin önyargıya dayalı tezlerini çürüten ve alternatif Antropoloji’nin temellerini atan bir ifade. [1594] Kur’an’ın muhatabında inşâ ettiği çoğulcu zihniyetin sık karşılaştığımız temellerinden biri. Sözgeliminden şunu çıkarıyoruz: “.. fakat Rabbin farklılığı insanlık için bir yasa kıldı”.
20
BİR de diyorlar ki: “Ona Rabbinden bir ilâhî kudret delîli indirilmeli değil miydi?” Buna karşılık de ki: “Gayba ait hakikatler yalnızca Allah’a ait bir alandır:[¹⁵⁹⁵] şimdi artık bekleyin (akıbetinizi)! İyi bilin ki, ben de sizinle birlikte bekleyeceğim!”[¹⁵⁹⁶]
[1595] Konu “ilâhî kudret delîli” olduğu için, “aşkın hakikat” olarak çevirdiğimiz ğayb bu bağlamda, sadece ilâhî bilgiye değil, aynı zamanda ilâhî eyleme de tekabül eder. Çevirimizin gerekçesi budur. [1596] Beklenen iki şeydir: Ya fiilî mucize gönderip inanmayınca helâk etmek, ya da onun yerine gönderilen Kur’an mucizesine inanmayanlara dünyada mühlet verip âhirette cezalandırmak.
21
Ve ne zaman, kendilerine dokunan bir sıkıntının ardından bu tiplere rahmet(imizden) bir parça tattırsak, derhal âyetlerimiz hakkında tuzak tezler kurgulamaya başlarlar.[¹⁵⁹⁷] De ki: “Allah her tür tuzağı boşa çıkarmada çok daha seri davranır.”[¹⁵⁹⁸] Dikkat edin, elçilerimiz inceden inceye tasarladığınız her tuzağı kayda alıyorlar.
[1597] Mekrun masdarı iz edatıyla birlikte, hemen gerçekleşen bir eyleme dönüşür (Bkz: Ferrâ). ”Bu tipler”, sûrenin buraya kadarki âyetlerinde ele alınan olumsuz tipler. “Âyetlerimiz”, yalnızca mesajları değil, âyetin girişinde anlatılan türden olayları, yani “âyât-ı hâdisâtı” da kapsıyor. Buna karşı tasarlanan “tuzak tezler”, vahyin kaynağı hakkında şeytanca tasarlanmış iftiralar (krş: Âyet 2) olabileceği gibi, kâinat ve hadisat âyetleri hakkında sahibini tuzağa düşürmekten başka bir işe yaramayan kurgusal tasarımlar da olabilir. Bunların başında, insana dokunan iyilik ya da kötülüğün bir “mesaj” taşımadığı, olayların Allah’tan bağımsız gerçekleştiği vehmi gelir. Bu tür bir aklın başına gelen olaylara karşı duruşu da, tıpkı 5-6. âyetlerde ele alınan kevnî âyetlere karşı duruşuna benzer (Krş: Âyet: 7-8). Böyle bir duruşun sahibi, gerçek nedenlerle olaylar arasındaki bağlantıyı kuramayacağı, buna çalışsa bile kurduğu bağlantı yanıltıcı olacağı için, kurduğu tuzağa kendisi düşen biri konumundadır. [1598] Müşâkele sanatı gereği Allah’a atfedilen mekranın en isabetli karşılığı (Krş: 2:15, not 21).
22
Karada ve denizde seyrü sefer yapmanızı sağlayan O’dur.[¹⁵⁹⁹] Dahası (tutun ki) sizler gemide bulunuyorsunuz, tatlı bir rüzgârda onunla yol alıyorsunuz, üstelik tam da bunun sevinciyle mest olmuşsunuz; derken bir fırtına yakalıyor gemiyi ve dalgalar her yandan yolcuları kuşatıyor. Artık onlar dört bir yandan (ölümle) sarıldıklarına kanaat getirmiş vaziyetteler; tüm içtenlikle Allah’a yönelip yalnız O’nun nizamına sığınarak; “Eğer bizi bu belâdan kurtarırsan yemin olsun ki şükredenlerden olacağız!” diye yalvarıp yakarıyorlar.
[1599] Miladî 7. yüzyılın akışkanlar dinamiğini bilmeyen insanı için, özellikle çöl insanı için deniz yolculuğu gerçekten olağanüstü bir şeydir ve Kur’an muhataplarına Allah’ın büyüklüğünü anlatırken o günün insanının dikkatini celbeden bu olayı örnek vermektedir. Bu tarihsel olay üzerinden verilen mesaj evrenseldir: Ey insan, keramet suda değil ona o yasayı koyanda! Bu gerçeği aklından çıkardığın gün, denizdekinde değilse de yüreğindeki fırtınada batarsın!
23
Sonunda (ne oluyor, biliyor musunuz): kurtarmasının hemen ardından bu kimseler, yeryüzünde hak hukuk dinlemeden azgınlık yapmaya başlıyorlar.[¹⁶⁰⁰] Ey insanlık! Yaptığınız azgınlıkların neticesi gelip yine sizi bulur. Evet, bu dünya hayatının geçici hazzını sürersiniz; ama sonunda dönüşünüz Bize olur; Biz de yaptıklarınızı bir bir size haber veririz.[¹⁶⁰¹]
[1600] 12. âyette dile getirilen nankörce tavır. [1601] 22. âyette “siz” zamiriyle söze girildi, ardından “onlar” zamirine geçildi. 23. âyette yine “siz”le söz tamamlandı. “Siz”den “onlara” geçiş, adeta bir soyutlama çağrısıdır. Bununla insana kendisini dışardan seyretme, hayatını karşısına alıp sorgulama yolu (tecrit) gösterilmektedir. Bu ruhsal arınmaya giden yolun ilk durağıdır. Âyetin üslûbu, bunun temsilî bir anlatım olduğunu açıkça gösteriyor. Ve vahiy dilin tüm imkânlarını insanın hidayeti için seferber ediyor. İşte rahmet bu!
24
Bu dünyanın cezbedici hayatı, olsa olsa şu misale benzer: gökten indirdiğimiz bir su (düşünün); nihayet o insanların ve hayvanların kendisinden beslendiği bitkilerce emilir. Derken toprak (yapay) bir parlaklık ve baştan çıkarıcı bir tezyin[¹⁶⁰²] ile arz-ı endam edip de sakinleri onun üzerinde tamamıyla hâkim olduklarını düşünmeye başladıklarında; bir gece vakti ya da güpegündüz, (ansızın) emrimizin infaz (vakti) geliverir: Böylece onu, sanki önceden hiç safa sürmemiş gibi kökünü kuruturuz![¹⁶⁰³] İşte Biz, düşünen bir toplum için âyetlerimizi böyle açık ve anlaşılır bir biçimde dile getiriyoruz.
[1602] Zuhruf, “altın” anlamına da kullanılan madenî bir parlaklığa ve müdâhaleyle oluşturulmuş sentetik güzelliğe bir gönderme olsa gerek. Parantez içi açıklama işte bu anlamı yansıtmak içindir. İz-zeyyenet bu kurgusallığı îmâ için “tezyin” diye aktarılmıştır. Bu âyet, doğaya insanın bir emanet değil de bir tutsak gibi muamele edip kendi ayartıcı şehvet ve iktidar tutkularını onun üzerinden tatmin etmesine bir cevap teşkil etmektedir. [1603] Hasîd: Ekin ve otçul bitkiler için “kökünden sökmek” (Mecâz). O dönemde bölgedeki hasat yöntemi böyle olduğu için. Çayır-çimeni cennet zanneden insanın, üzerine bir kaç öğle güneşi değdikten sonra sararıp yok olan o güzelliğin yerinde yeller estiğini görünce kapılacağı düş kırıklığına bir atıf.
25
Böylelikle Allah (insanı) mutluluk ve güvenlik yurduna çağırmakta[¹⁶⁰⁴] ve isteyeni/istediğini dosdoğru bir yola yöneltmektedir.[¹⁶⁰⁵]
[1604] Bir üstteki âyetten de anlaşılacağı gibi, bizim “zemin” ile karşıladığımız dâr, sadece öte dünyada değil bu dünyada da insanın kendisiyle, çevresiyle ve Rabbiyle barışık yaşadığı bir ortamın oluşturulması çağrısıdır. [1605] Zımnen: ‘Allah isteyeni ve hak edeni, dosdoğru bir yola yöneltmeyi ister.’ Çevirimiz, men ile birlikte gelen yeşâ’ fiillerinin, çift özneyi gören konumuna dayanmaktadır. Bu öznelerden biri men ilgi zamiri, diğeri de gizli huve zamiridir (Ra‘d 27 ve notuna bkz). “Hidayet” ya da “dalalet”, birinci çoğul şahıs kipiyle (biz) neşâ’ formunda gelen 19 âyetten sadece birinde kullanılır (42:52). Onda da mücerret olarak “biz doğru yola yöneltiriz” şeklinde değil, bir mef’ûlü bih ile “Onun için bir ışık yaratırız, dilediğimizi o ışık sayesinde doğru yola iletiriz” şeklinde gelir. Bu da hedâ ve dalâl ile kullanılan yeşâ’ fiilinin, mutlak irade sahibi Allah ile mukayyet irade sahibi insan arasında mülazemet olduğunu destekler niteliktedir. Bu şu anlama gelir: İnsan tercih etmeden, Allah dilemez. Ya da: İnsan kendisi için neyi isterse, Allah da o insan için onu ister. (Ayrıca iniş sürecinde ilk kullanıldığı yer olan 74:31’in ilgili notuna bkz.) Bu âyetin zımnî açılımı şudur: Allah herkesi ebedî saadete çağırıyor; ne var ki herkes içerisinden bu çağrıyı kabul edenleri ebedî saadetin kutlu yoluna yöneltiyor.
26
İyi ve yararlı davranmakta sebat gösterenlere, (karşılık olarak) ondan daha iyisi ve (kat kat) fazlası var.[¹⁶⁰⁶] Dahası (o gün) onların ne yüzleri kara çıkar,[¹⁶⁰⁷] ne de onursuzluktan başları eğilir: işte bunlar Cennet’in sakinleridirler; orada yerleşip kalmak üzre girerler.
[1606] Parantez içi açıklamalar, bu âyetteki ziyâde’nin niteliğini açıklayan şu âyete birer atıftırlar: “Kim (İlâhî mahkemeye) bir iyilikle gelirse, yaptığının on katını kazanacaktır” (6:160). [1607] Bir sonraki âyette tasvir edilen cehennemliklerin aksine (Krş: 39:60; 75:22-25; 80:38-40; 83:24). Kara yüz gam ve kederi, ak yüz sevinç ve neşeyi ifade eden bir mecazdır.
27
Kötülük yapmakta ısrar edenler ise, sadece yaptıkları kötülüğün misliyle cezalandırılacaklar. Ve onlar (o gün) öyle bir aşağılanmaya mahkûm olurlar ki -Allah’ın gazabından kaçıp sığınacakları biri de olmadığı (için)- sanki zifiri bir gecenin karanlığı sıvanmış gibi suratları (utanç ve zilletten) kapkara kesilir: işte bunlar (da) ateşin sakinleridirler; onlar (da) orada yerleşip kalmak üzre girerler.
28
Ve bir gün onların tümünü bir araya toplayacak, ardından da (hayattayken) Allah’a has özellikleri başkalarına yakıştırmakta direnenlere diyeceğiz ki: “Siz ve ilâhlık yakıştırdıklarınız: haydi yerlerinize!”[¹⁶⁰⁸] İşte böylece onların arasını kesip ayırmış (olacağız). Ve (o zaman) onların ilâhlık yakıştırdıkları, dönüp kendilerine şöyle diyecek: “Zaten siz, hiç bir zaman bize tapıyor değildiniz ki;[¹⁶⁰⁹]
[1608] Âyetteki “yer” (mekân), fizikî olmaktan daha çok konum ve makamla ilgilidir. Yani, şirk koşanlar, bu yaptıklarının “tanrı atama” anlamına geldiğini, dolayısıyla yaratılmış olma konumlarını unutup, kendilerini Yaratanı “tayin edici” bir makama yerleştirdiklerini; Allah’a ortak koştukları varlıkları ise, kendi konumlarının dışında olmamaları gereken bir makama yakıştırdıklarını ifade ediyor. Cümlenin mâna ve mefhumu bu şekilde tamamlandığı için, takdirî bir ilaveye gerek yoktur. Dilci müfessirlerin ilklerinden olan Ahfeş (ö. 209 h.) bu ibareye bir “bekleyin” fiili takdir ettiği için (Maani’l-Kur’an), başta Taberî ve Beydavi olmak üzere daha sonra gelen bir çok klasik ve çağdaş (R. Rıza ve Esed) müfessir onu tekrarlamışlardır. Sadece Elmalılı, mealindeki tercihiyle bunun istisnasını teşkil eder. Zaten hemen devamında “onların aralarının kesin bir biçimde ayrıldığı” ifade edilmektedir. “Bekleyin” ilavesi, bu bağlamda hem gereksiz, hem anlam bozucudur. [1609] Zımnen: Aslında siz kendi heva ve hevesinize, kendi benliğinize taptınız. Kulluk edeceği tanrıyı seçme ya da Allah’a ait bir niteliği başka bir varlığa verme yetkisini kendisine tanıyan bir akıl, gerçekte kendisini tanrılaştırmıştır. İnsanın tanrısını ya da onun yetki ve sınırlarını kendisinin belirleyeceğini düşünmesi, sahte tanrılara kul köle olmasından daha vahim bir sapmadır.
29
ve artık bizimle sizin aranızda şahid olarak Allah’ın yeterli olduğu (bir hakikat var) ki, o da şu: Sizin (bize) kulluk ettiğinizden bizim hiç haberimiz olmadı bile.”
30
İşte o an ve orada herkes geride bıraktıklarından sınav verir, (yaptıklarının sonucunu görür);[¹⁶¹⁰] en nihayet Allah’a, o yüceler yücesi gerçek sahiplerine döndürülürler[¹⁶¹¹] ve (çarpık tasavvurlarının) ürettiği sahte ilâhlar kendilerini yüzüstü bırakır.[¹⁶¹²]
[1610] “Sınav” anlamı verdiğimiz teblû, “karnesini okur” anlamına gelen tetlû olarak da okunmuştur. [1611] İnsanların kendi amellerinin sonuçları hakkında bilgi sahibi olmalarının belâ (sınav) ile ifade edilmesi bir mecazdır. İbtilâ bilgiyi hâsıl eden sebeptir. Sebebe ait ismin sonuç hakkında kullanılması mecazdır (Râzî). Ruddû ilallah (Allah’a döndürülürler), bu ve buna benzer bağlamda geçtiği yerlerde insanın bozulan istikametinin âhirette düzeltileceğine ilişkin olarak anlaşılabilir. İnsan dünya hayatında neye ya da nereye yönelmiş olursa olsun, sonunda yalnızca Allah’a yönelmek durumundadır. Bu, aynı zamanda insanın yönelişini bozan bilinç ve tasavvur sapmalarından kurtularak Allah’ın birliği, mutlaklığı ve hakikatin kaynağı oluşu hakkında doğru bir idrake kavuşması anlamını taşır. Zaten insan, buna yatkın bir altyapıya (fıtrat) sahiptir. Fakat o kendisine karşı yabancılaştığı (esrafû ‘alâ enfusihim) için, Rabbine karşı da yabancılaşmış (dalâl), kendi aslî gerçeğinin hatırlatılıp kaybettiği gerçek tabiatına dönme çağrısına ise kulak tıkamıştır. Fakat en sonunda görmezden geldiği gerçeği; yani varlığın ilk sebebinin ve son gayesinin Allah olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalacaktır. [1612] İbareye bu bağlamda verebileceğimiz en uygun mâna.
Sonraki 30 ayet →