Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Fatiha 1 / 7
1
RAHMÂN RAHÎM ALLAH’IN ADIYLA[¹] [1] Veya bânın mülabese vurgusuyla: “..Allah adına”. Açılımı: “Özünde merhametli, işinde merhametli Allah adına”. Besmele, ilk vahyin ilk âyetindeki “Rabbin adıyla/adına oku!” emrinin dil ile ifasıdır. Rasul için “Allah adına iletiyorum”, mü’minler için “Allah’ın adıyla alıp okuyorum” vurgusunu taşır. Besmelenin Fâtiha sûresinden bir âyet olup olmadığı ulema arasında tartışılmıştır. Tartışmalı olan mütevâtir olmayandır. Dolayısıyla Fâtiha’daki de dahil tüm sûre başlarındaki besmeleleri Kur’an’dan bir iktibas sayan görüş, daha isabetli görünmektedir. Mushaf’ta Besmele, Tevbe hariç tüm sûrelerin başında Kur’an’dan bir alıntı olarak yer alır (27:30). Bu yüzden cemaatle namazlarda besmele içten okunur. Dârakutnî bir soru üzerine besmelenin açıktan okunacağına dair sahih bir hadis olmadığını söyler (İbn Teymiyye, Tefsir). İnsanlıkla yaşıt bir anahtar olduğu, Hz. Nûh ve Hz. Süleyman’ın ağzından nakledilmesinden anlaşılmaktadır (11:41 ve 27:30). Eğer Kur’an’ı muhteşem bir site kabul edersek, Fâtiha bu sitenin ana kapısı, besmele de o kapının anahtarıdır. Besmele, kulluk listesinin altına atılan imzadır. Besmele Allah’la ve Allah’lı yapmaktır. Besmele O’nun sayesinde ve O’nun verdiği imkân ve güçle yaptığının bilincinde olmaktır. “Senin verdiklerinin farkındayım, Senden bağımsız bir varlık alanı düşünmüyorum” demektir. Besmele eylemle alâkalıdır. Zira besmele çeken biri, bir eyleme girişiyor, bir işe başlıyor demektir. Besmele, İslâm ahlâkının bir “eylem ahlâkı” olduğunu gösterir. Şeytandan uzak olduğunu isti’âze ile ikrar etmeyen, besmele ile Allah’ın yardımını celbedemez. Kötülüğe buğzetmeden iyiliğe muhabbet edilmez. Bu yüzden Kur’an’la bütünleşmek için onu okuyacak kişinin yapması gereken ilk hazırlık e‘ûzu billahi mine’ş-şeytâni’r-racîm’in kısaltma adı olan İsti‘âze’dir. “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” demektir. Bu Kur’anî bir emirdir: “Kur’an okuyacağın zaman, öncelikle kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” (16:98). Zira kalpleri evirip çeviren, ferman dinlemeyen gönle ferman dinleten Allah’tır. İsti‘âze, akleden kalbe aldırılan mânevi abdesttir. “Kafa karışıklığı” da dediğimiz akıl ve duygu kirlenmesi, Kur’an’da insanın ‘öteki’si olarak tanıtılan şeytana nisbet edilir (7:200). Bununla verilen mesaj açıktır: İnsanın kişiliği özüdür ve özü temizdir. Kirlenme ona ârız olan bir şeydir ve değerini düşürür. Kirlenen temizlenir ve tezkiye tam da budur. İstiâze bir söylem değil bir eylem emridir. İsti’âze aklî bir eylem değildir, iç telkine dayalı kalbî bir eylemdir. Bilinçten çok bilinçaltını inşâ eder. Vahiy-akıl diyaloğuna yönelik iç saldırıları önlemek için alınacak her tür önlem isti’âze kapsamına girer (Bkz: 16:98, not 108). Şeytan bu saldırıyı kendi gücüyle yapmaz, insanın ona iradesinden aktardığı güçle yapar. Zaten bu işlemin kendisi bir güç kaybıdır.
M.İslamoğlu 1:1
2
BÜTÜN ÖVGÜLER, bütün âlemlerin Rabbi[²] Allah’a mahsustur.[³] [2] “Âlemlerin Rabbi”ni Kur’an şöyle tefsir eder: “O göklerin, yerin ve bunlar arasındaki her şeyin Rabbidir” (26:24). Yani bütün bir varlığın, kâinâtın ve içindekilerin Rabbi. (Âlemîn’in “yaratılmışlar evreni” için kullanıldığına dair bir tahlil için bkz.: 21:18, not 22 ve 21:107, not 110.) [3] Açılımı: “Tüm zamanlarda, tüm mekânlarda, her varlığın övgüsü tümüyle Allah’a mahsustur”. Zira başka yerlerde zaman ve mekân kaydı kullanıldığı hâlde (Msl: 28:70 ve 30:18) burada zamansız ve mekânsız olarak gelmiştir. Kur’an’da lâm edatının sebep, mülk ve istihkak anlamlarına göre ibare “Allah içindir”, “Allah’ındır” veya “Allah’ın hakkıdır” mânalarına da gelir. Allah Rasûlü’nün “Ben Seni lâyıkıyla övemem, Sen kendini övdüğün gibisin” (Müslim, Salât 222) sözü esas alındığında bu ibare “Allah’ı lâyıkıyla ancak Allah över” anlamına gelir. Övgü meselesini Kur’an, en temel sorunlardan biri olarak takdim etmektedir. Fatiha gibi Kur’an’ın önsözü mesabesinde olan bir surenin, açılışı övgü meselesi üzerinden yapması bunun delilidir. Cahiliyye şirkinin temelinde, Allah’ın hakkı olan övgüleri, O’ndan başkalarına cömertçe dağıtmak yatar. En basit övgülerin bile insanı nasıl yoldan çıkardığı, bilinen bir hakikattir. Şu soru Kur’an’ın övgü problemine neden bu kadar önem verdiğini ortaya koymaya yeterlidir: Bir insan yergiyle mi daha kolay yoldan çıkarılır, övgüyle mi? Bu soruya aklı başında herkesin vereceği cevap bellidir: Övgüyle. Şu halde insanların egolarını şişirme, onları kibir ve gurura sevk etme ihtimali olan her övgü, Fatiha’daki ilâhî talime uymayan bir davranıştır. Hele hele sadece Allah için kullanılması yakışık alan övgüleri O’ndan başkaları için cömertçe sergilemek, Allah’ın hakkını ihlal yanında, ayartıcılığından dolayı, kul hakkını da ihlal anlamına gelir. Şükür ele geçene teşekkürdür. Şükür nimet verilince yapılır, hamd her zaman yapılır. Nimet verilse de alınsa da... Zira alırken de verirken de kul Allah’ın gözetimindedir. Ve Allah’ın gözetiminde olmak hamdi gerektirir. Alınca da hamd etmek anlaşılır bir şeydir. Zira nimeti veren O’ydu, daha büyüğünü vermek için küçüğünü almış olabilir, o musibet daha büyük bir belâya kalkan olabilir, dünyada alıp âhirette daha büyüğünü verebilir. Allah’tan başkasına hamd olmaz.
M.İslamoğlu 1:2
3
O özünde rahmet sahibi, işinde rahmet sahibidir.[⁴] [4] Veya: “Rahmetin sonsuz kaynağı olarak tüm varlığa rahmet eden, iman edenlere kat kat rahmet eden” (Krş: 67:19; 33:43); ya da “Sonsuz rahmetiyle her şeyi kuşatan ve rahmeti zâtının ayrılmaz bir vasfı olan (Menâr). Sıfat-ı müşebbehe olan Rahmân süreklilik ve değişmezlik bildirir. Mübalağa ile ism-i fail (veya sıfat-ı müşebbehe) olan Rahîm, oluş ve yenileniş bildirir. Abduh, çoğunluğun tercihi olan bu görüşe “delil yetersizliği” gerekçesiyle itiraz etmiştir. Ona göre doğru olan tam tersidir. Bunu da şöyle açıklar: Fu’lân vezni fa’âl vezni gibi mübalağa ifade eder. Tıpkı ğarsân (çok eken), atşân (çok susayan), ğadbân (çok kızan) sıfatları gibi sonradan ârız olan vasıflar için kullanılır. Faîl vezni ise alîm, hakîm gibi öze ait değişmez vasıflar için kullanılır (Menâr). Fakat, Elmalılı’nın da dediği gibi bu itiraz yersizdir. Rahmâniyyeti rahmetinin zâtî ve sabit olup varlığı özünden kuşattığına, Rahîmiyyeti rahmetin gerçek faili olarak rahmetini fiili ile celbeden varlıklara ihsan ettiğine delâlet eder. İlâhî Zât’ın tecellisi varlığın cevherine, ilâhî fiilin tecellisi varlığın fiiline yöneliktir. Tercihimizin gerekçesi budur.
M.İslamoğlu 1:3
4
O, Hesap Günü’nün hâkimidir.[⁵] [5] Lafzen: “Din Günü’nün...” Kur’an’a göre Din Günü: “hiçbir insanın bir başka insana asla fayda sağlayamayacağı bir gündür” (82:19). Bu âyet, devamındaki “yalnız senden yardım isteriz”in de gerekçesidir. (ed-Dîn hakkında ayrıntılı bir not için bkz: 107:1, not 1).
M.İslamoğlu 1:4
5
(Rabbimiz!) Yalnız sana kulluk eder[⁶] ve yalnız senden yardım isteriz![⁷] [6] VeyaVavın ta‘lîl vurgusuyla: “Yalnız sana kulluk ettiğimiz için yalnız senden yardım isteriz.” Kayıtsız şartsız itaat edilecek tek otorite Allah’tır. Onun dışındaki tüm otoritelere kayıtlı ve şartlı itaat edilir. [7] İlk 3 âyet Allah-insan ilişkisinin zirvesini teşkil eder. “Biz” kipinin kullanıldığı 4. âyetle insanın irade beyanı başlar. Amaç muhatapta doğru bir “biz” tasavvuru oluşturmaktır. Yardım edenin gerçekte sadece Allah olduğunu bilenler, sadece Allah’tan yardım isterler. Zımnen: Duanın kıblesini Allah’tan başkasına çevirmek, ona kulluk etmek demektir. İbadet Allah’ın razı olduğunu yapmak, ubudiyet Allah’ın yaptığından razı olmaktır. İyyâke na‘budu ibadette, iyyâke nesta‘în duada tevhiddir. Tıpkı lâilâhe illallah gibi nefy ve isbattan oluşur. Açılımı şudur: “başkasından değil yalnız senden...” Allah’tan başkasından istemekle ilgili muhteşem bir Kur’anî teşbih için bkz: 13:14.
M.İslamoğlu 1:5
6
Bizi yönelt Dosdoğru Yol’a;[⁸] [8] Krş: “Hiç şüphe yok ki, yegâne rehberlik Allah’ın rehberliğidir” (6:71) ve “O doğru yola yönelenlerin hidayetini artırır” (47:17). Bu âyet, “ilâhî rehberlik” mânasına gelen hidâyet’in kendiliğinden gelen bir şey değil, talep edilen bir şey olduğunu gösterir. İnsan Allah’tan tek bir şey isteyecekse, bu hiç kuşkusuz “ilâhî rehberlik” olmalıdır. Mushaf’ta bu talebin cevabı hemen yanı başına yerleştirilen Bakara 2’de verilmiştir: “(Ey hidayet isteyen kişi!) Al işte, bu kitap muttakiler için ilâhî bir rehberliktir”. Sırat öteden değil buradan başlar.
M.İslamoğlu 1:6
7
Nimet verdiklerinin yoluna;[⁹] gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil![¹⁰] [9] Allah’ın nimet verdikleri Nisâ 69’da beyan edilir (Krş: 6:90). Allah Rasûlü’nün son sözü olan er-rafiku’l-a’lâ, Nisâ sûresinin 69. âyeti ışığında “yüce dostlar” arasına karışma temennisi olarak anlaşılmalıdır. Bu, Fâtiha’da talim edilen duanın vefatı sırasında Rasulullah’ın yüreğinde olduğuna delildir. [10] Âyetin konusu gazaba uğrayan ve sapıtanlar değil, onların gittiği yol. Dolayısıyla âyetin muhatabı geçip gitmiş olanlar değil, şimdi ve gelecekte gazaba uğrayan ve sapıtanların yolunu takip edecek herkestir. Kur’an “gazaba uğrayanlara” yahudileşen İsrâiloğullarını, “sapıtanlara” ise teslisçi Hıristiyanlığı örnek gösterir (2:90 ve 5:77). Bu Kur’anî tesbit Allah Rasûlü’nün dilinden de bize kadar gelmiştir (Tirmizî, Tefsir 2). Bu sonuncu âyetle birlikte Fâtiha’nın konusunu şu beş terimle özetleyebiliriz: Tevhid, âhiret, ubudiyyet, nübüvvet ve adâlet.
M.İslamoğlu 1:7
Fatiha suresi tamamlandı